FÂTIH SULTAN MEHMED DEVRI

yorum yok
733 okuma
22 Aralık, 2017

FÂTıH SULTAN MEHMED DEVRı

(ıı. MEHEMMED)

Kaynaklarin, âdil, akil, heybetli, cesaretli, idrak sahibi, iyi giyimli, kadirsinas, âlimlerin dostu, sairlerin hâmisi, hakka kail ve maarif erbabina uygun bir pâdisah olarak tavsif ettigi Fâtih Sultan Mehemmed Han, tarihin kayd ettigi büyük sahsiyetlerin basinda gelir. Bu bakimdan onun, sahsiyet ve karekterini oldugu benzeri bütünüyle ortaya koymak çok aşırı güçtür. çünkü o, beser kudretinin ulasabilecegi en yüksek noktalara çikmis ve kendinden evvela ya da sonra gelmis olanlarla mukayese edilemeyecek derecede büyük bir hüviyet kazanmisti. Onun, Manisa`da geçirdigi ikinci sehzadelik devresi, gerek sahsi, gerek Osmanli Devleti için çok aşırı üretken ve faydali olmustu. Zira, 5 yil süren bu çağda o, sahsiyetini olgunlastiran önemli bir çalisma ve fikrî etkinlik içinde bulunmustu.

pad3.jpg (29315 Byte)Bu bes senelik müddet zarfinda o, bir yandan akademik bir etkinlik devresine girerek liyakatli hocalarin refakatinda malumatini genisletmis, felsefe ve riyaziye (matematik) okumustu. döneminin ciddi iki dili olan Arapça ve Farsça`yi ana dili bunun gibi ögrenmisti. Bu meyanda o, Latince, Yunanca ve Sirpça ögrenme imkânlarini da bulmustu. Tarih, cografya ve askerlik bilgisine de iyice vâkifti. Bir yandan da dünya cihangirlerinin biyografilerini dikkatle tedkik ederek her birinin dogru ve yanlis taraflarina parmak koymustu. Böylece, yasanmis tarih maceralarinin muhasebe ve yekûnu, onu, proje ve sistem fikrinin lüzumuna esasli bir sekilde inandirmisti.

Devletin, gelecekteki ihtiyaçlarini karsilamak yolunda kendini geregi bu gibi hazirlamak için gece uyumamis, gündüz dinlenmemis, hayatinin bir solugunu dahi bos geçirmemis olan genç sehzâde, hesapli ve sistemli gelecegin genç fâtihi, saltanatinin devaminca, her zaman baslanacak bir isin plani ve bitecek bir isin endisesi ile yorulacakti.

Babasi, ıı. Murad`in vefati üzerine 16 Muharrem 855 (18 Subat 1451) Persembe günü Edirne`de Osmanli tahtina geçen ıı. Mehmed`in dogum tarihi 27 Receb 835 (30 Mart 1432) olarak kabul edilmekle beraber, buna yakin farkli tarihler de verilmektedir. Dogum tarihsel hakkinda farkli görüslerin bulunduguna münasebet edilen Fâtih Sultan Mehmed`in annesinin kimligi hakkinda da degisik görüsler bulunmaktadir. Bu farkli görüsler, Batili yazarlarca öne sürülmüslerdir ki, kaynaklarimiz bu görüslerin tamamini reddedecek sekilde açik ve net bilgiler vermektedirler. Zira kaynaklarimiz, konuyu, ıı. Murad`in evliliginden itibaren takib ederler. Nitekim kaynaklarimiz, Fâtih Sultan Mehmed`in annesinin Müslüman Türk oldugu ve ısfendiyar Beyi`nin kizi yada torunu oldugu, isminin de Hüma Hatun oldugunu belirtirler. Ayni sekilde ısmail Hami Danismend de Bursa mahkeme (ser`iyye) sicillerine dayanarak konuyu tafsilatli bir sekilde ele alarak söyle der:

“Fâtih`in annesi olarak gösterilen Türk prensesi, Kastamonu ve Sinop`ta hüküm süren Candarogullari hanedanindan ısfendiyar Bey`in kizi veya torunu Halime, veyahut Hatice Hatun`dur. ıkinci Murad`in bu kizla izdivaci hicretin 827 (m. 1424) yilindadir.” Müellif, arastirmasinda bu ihtilaflarin sebeplerini de açiklar. fakat konuyu fazla dagitmamak için biz bunun üzerinde çok durmayacagiz. bununla beraber yeni arastirmalarin ortaya çikardigi gerçek ad ve hüviyeti ile alakalı bilgiyi aynen nakletmeden geçemiyecegiz. “Daha sonralari Bursa mahkeme sicillerinde yapilan tedkiklere göre Fâtih`in muhterem annesi, Hüma Hatun`dur. Bu bahtiyar kadinin türbesi Bursa`da Muradiye Câmii`nin sark tarafinda müze idaresince istimlak edilen bir bahçe içindedir. Câmiden çarsiya dogru gidilirken bu zarif âbide, câmiden yüz metre kadar ilerdedir. Memduh Turgud Koyunluoglu`nun Bursa Halkevi nesriyati içinde çikan “ıznik ve Bursa tarihi”nin 152-153. sayfalarinda “Hâtuniye Künbedi” ismiyle bahsedilen bu türbeyi Fâtih, babasi Sultan ıkinci Murad daha hayatta iken ölen annesi için hicrî (m. 1449) tarihinde, yani ıstanbul`un fethinden dört yıl önce yaptirmistir. Kitabesi Arapça`dir.

Bu kitâbenin en büyük kiymeti, Fâtih`in annesinin yabanci rivayetlerde iddia edildigi gibi ıstanbul`da medfun olmayip türbesinin Bursa`da bulundugunu ve yine ayni yabanci masallarinda iddia edildigi bu gibi Hiristiyan şekilde öldügü için türbesi kapali olmayip, Müslüman oldugunun kitâbe ile sabit oldugunu artik hiç bir tereddüde imkân birakmayacak bir tam olarak ortaya koymasidir. Yalniz kitâbede bu Hatun`un ismi yok, fakat bu da Bursa mahkeme sicillerinin 31,201 ve 370 sayili defterlerinin 35, 64 ve 40. sayfalarinda bulunmustur. Fâtih`in annesinin ismi Hümâ Hâtun`dur.

FÂTıH`ıN CüLÛSU VE KARAMAN SEFERı

Fâtih diye tarihe geçen ve Türklerin yetistirdigi en büyük sahsiyetlerin basinda gelen Sultan ıı. Mehmed, Manisa`da sancak beyi bulundugu sirada, babasi, Edirne`de vefat etmisti. Vezir-i azam çandarlizâde Halil Pasa, bu ölümü gizli tutarak durumu Manisa`da bulunan genç sehzâdeye bir ulakla bildirir. Edirne`den yola çikan ulak, üç gün sonra ölüm haberini Manisa`ya getirir. Bizans tarihçisi Dukas, bu haberlesmeyi su ifadelerle dile getirerek o çağda bile Osmanli Devleti`nde posta vazifesi gören ulak (tatar)larin nasil sür`atli yol aldiklarini ve gizlilige nasil riayet ettiklerini anlatir:

“Subatin besinci günü bir ulak, güçlü kanatli kartal kusu bu gibi Manisa`ya geldi ve Mehmed`e iyice mühürlenmis bir mektup verdi. Mehmed, mektubu açip okuyunca, babasinin vefat ettigini gördü. name, Halil ve diger vezirler tarafindan imza olunmus bulunuyordu. Mektupta babasinin vefatini yazdiklari gibi, zaman kaybetmeksizin ve mümkün ise Pigasos (mitolojide kanatli atlara verilen bir isim) cinsinden uçar bir cet binip, pâdisahin vefati, civar milletlerce duyulmadan önce, Trakya`ya gelmesini yaziyorlardi. Mehmed, mektupta yazilanlara uygun şekilde hemen çok (sür`atli) kosan Arap atlarindan birine atladi ve sarayi erkânina: “Beni seven armamdan gelsin” dedi. önünde sarayindaki kullarindan okçular ve çabuk yürüyenler, iki yanlarinda kahraman dilâverler yaya olarak ve kiliç takinanlar ile mizrakli süvariler arkadan geliyorlardi. Bu suretle tertip olunan alay, iki günde Manisa`dan Bogaz`a vararak, Gelibolu Bogazi`ni geçtiler. Mehmed, maiyetinden geride kalanlarin gelebilmeleri için Gelibolu`da iki gün daha bekledi. Bu arada Edirne`ye bir ulak göndererek, Gelibolu Bogazini geçtigini bildirdi. Halkin bas kaldirip karisikliklarda bulunmamasi için, yeni pâdisahin Gelibolu`da bulundugu her tarafa yayildi.” Gelibolu`dan devinim eden genç pâdisah, Edirne`ye ulasmakta pek acele etmedi. Sehrin disinda vezirler, beylerbeyiler, sancakbeyleri, ulema ve ordu tarafindan karsilandi. Lehinde büyük tezahüratlar yapildi.

Fâtih Sultan Mehmed`in, babasinin ölüm haberini almasi ve Manisa`dan devinim etmesi yeni arastirmalarda su sekilde verilir:

“Vezir-i a`zâm, kimseye duyurmadan acele Manisa`ya ölüm haberini eristirdi. Yedi gün sonra haberi piyasa Sultan Mehmed, yaninda atabegi Sehabeddin Pasa oldugu durumda, sür`atli bir sekilde hareket ederek iki günde çanakkale Bogazi`na geldi. Bizans`in bogazlari kesmeleri ve Orhan`i 1444 yilinda oldugu benzeri Rumeli`de serbest birakmalari uzak bir ihtimal degildi. Genç Sultan, Gelibolu`ya geçmeye muvaffak oldu. Bundan sonra onun, o derecede telas ve endise etmedigini görüyoruz. Gelibolu`da babasinin ölümü ve yeni pâdisahin geldigi haberi yayildi. Chalkondyles`in sözünü ettigi Edirne`deki yeniçeri ayaklanmasi, yeni Sultan`in, Gelibolu`ya varmasindan sonra olmalidir. Buna göre Yeniçeriler, sur haricinde toplanip sehri yagmaya hazirlanmislardi. ancak çandarli Halil`in büyük otoritesi ve enerjisi yardımıyla büyük bir kargasanin önü alindi. Halil, kalan kapikulu askerleri ile alelacele topladigi kuvvetleri, bunlarin üzerine sevk ederek, silahlarini birakmazlarsa kiliçtan geçirileceklerini, yeni sultani beklemelerini ve o geldikten sonra kendilerine ihsanda bulunacagini söyledi. Asker “çandarli`ya olan hürmetleri dolayisiyla” isyandan vazgeçti. Bunun akabinde Sultan Mehmed, pâyitahta girerek tahta oturdu ve yeniçerilerden sadakat yemini aldi.

Bu rivayetteki unsurlar, olaylarin gelismesi ile tam bir uygunluk halindedir. Halil Pasa`nin, yençeriler üstündeki nüfuzu, Sultan Mehmed`in ancak onun müdahalesinden sonra tahta gelip yerlesebilmesi, bilhassa kayda deger. Yeni Sultan adina vaad edilen bahsis ise, yeniçeriler tarafindan, Karaman seferinde adeta tehdidle alinacaktir.

Babasinin ölümünden onbes gün sonra Sultan ıı. Mehmed, Osmanli ülkesinin pâdisahi sifatiyla Edirne`de ikinci defa tahta çikti (16 Muharrem 855/18 Subat 1451).

Sultan Murad`in zamansiz ölümü ve oglu Mehmed`in tahta geçmesi sonucunda devletin iç ve dis siyasetinde bir degisikligin olmasi bekleniyordu. Sultan ıkinci Murad`in ölümünden sonra hükümdar şekilde Edirne`de gördügümüz müstakbel ıstanbul Fâtihi, inzibatli ve sistemli bir hazirlik ile manevî bir olus devresinin suurunu tasiyarak artik is basinda bulunuyordu.

Osmanli devlet teskilâtinda da, büyük ve köklü degisiklikleri yapacak olan genç hükümdarin büyük talihi, devlet otoritesinin siyaset ahlâkini kuran ve kontrolü altinda tutan âlimlerden mürekkep müsavir kuvvetlerle kendi kendini çevrelemis olmasi idi. Zira bu zümre, bagli bulunduklari prensiplerin müdafaasini, imanlarinin geregi bildiklerinden, pâdisahlik makamina karsi serdengeçti bir pervasizlikla her zaman medenî cesaret gösterirlerdi. ıste hükümdarin karar ve hareketlerinin tosladigi duvar, bu salâbet ve müeyyideler sistemi idi.

Dünyanin hiçbir devrinde, hiçbir idarenin bas çeviremeyecegi bu mücahidler sinifi, kendi prensiplerinin sasmaz ölçüleriyle, hükümdarlik makamina karsi bir tasfiye cihazi vazifesini görmüslerdir. Devrandan nimet beklemedikleri ve dünyanin varligindan sâd, yoklugundan ise nâsâd olmadiklari için, kimseden çekinmemis, kendilerini kimseye borçlu ve zebûn hissetmemekle de hürriyetlerini kimseye bagislamamislardir.

ıste genç hükümdar, çocuk yasindan itibaren böyle bir muhit ve bu anlayista bir hoca ve müsahib kadrosu tarafindan çevrelenmistir. Bunlardan Molla Hüsrev, Molla Güranî, Hocazâde, Hizir Bey çelebi, Ali Tusî, Molla Zirek, Sinan Pasa, Molla Lütfi, Fahreddin-i Acemî, Hoca Hayreddin bu gibi ilim, irfan ve san`at erbabi, feyzine feyz katarak fikrî ve edebî istiklâlini hazirlamis, bir yandan da baraj vazifesiyle coskun ve taskin kararlarinin demlenip durulmasina hizmet etmislerdir.

Su kadar mevcut ki, bu halkanin tam merkez yerinde, hepsinden imtiyazli ve hepsinden cesaretli bir hocasi daha vardi ki, tek basina gözünü hükümdara dikmis olan bu meydan erinin bayağı Ak Semseddin idi.

Sultan Mehmed, tahta oturur oturmaz durumun nezaketini kavramis ve bu sebeple babasinin vezirlerini yerinde birakmisti. ınalcik, Mehmed`in cülûsu ile Vezir-i a`zam Halil Pasa`nin rakiplerinin, iktidara geldiklerini söylemektedir. Bu konuda Bizans tarihçisi Dukas asagidaki ifadeleri kullanarak mevzuya bir açiklik getirir: “Mehmed, tahtina oturdugu sirada tüm valiler ve babasinin vezirleri, Halil Pasa ile ıshak Pasa, karsi tarafta uzakta duruyorlardi. Kendi vezirleri ise Hadim Sahin (Sehabeddin) ve ıbrahim, âdet vechiyle pâdisahin yaninda yer almislardi. O zaman Sultan Mehmed, kendi veziri Sahin`e sordu: “Babamin vezirleri sebep uzakta duruyorlar? Bunlari çagir ve Halil`e eski yerini almasini söyle. ıshak da Anadolu ordulari komutanlari ve esrafi ile beraber, babamin cesedini Bursa`ya gömsünler. Sark vilayetlerinin (Anadolu Beylerbeyi) de idaresine nezâret etsin” dedi. Vezirler, pâdisahin bu sözünü duyunca hemen kosarak usûlleri vechiyle pâdisahin elini öptüler. Bu suretle Halil basvezir oldu. ıshak da Murad`in cenazesini alarak oldukça çok esraf ve âyâniyle birlikte ve büyük bir intizam içinde Bursa`ya gitti. Cenazeyi orada kendisinin hazirlatmis oldugu türbeye defnetti. Bu cenaze alayinda fukaraya pek çok fazla paralar verildi.”

Genç pâdisah, tahta çikar çikmaz devletin hududlarinda tehlikeler bas göstermeye basladi. ılk kez, henüz bir çocuk şekilde tahta çiktigi zamanki buhranli durumlar tekrarlanmak üzereydi. Enverî (Düstûrnâmt., s. 94) bu durum için “Fitne ve âsûb doldu her diyar” diyerek durumun vehametini ortaya koyar. Gerçekten de Anadolu ayaklanmisti. Karamanoglu ıbrahim Bey harekete geçerek, Fâtih`in babasi Murad tarafindan ele geçirilmis bulunan bölgeleri zaptetmis ve Alaiye üzerine yürümüstü. ıbrahim Bey, Bati Anadolu`da, Sultan ıkinci Murad`in son kez ortadan kaldirdigi beylikler için, Karaman`dan gönderdigi saltanat davasi güden iddiacilar, Aydin, Mentese ve Germiyan`da faaliyete geçmislerdi. Bu konularda fazla tafsilata sahip olmamakla beraber, Anadolu Beylerbeyi`nin bunlarla ugrasmak zorunda kaldigina bakilirsa bu hareketler ilk etapta basarili olmuslardi denebilir. öyle anlasiliyor ki, Anadolu`da hal endise verecek bir boyuta ulasmisti.

Genç hükümdar, bu müskül ve sikintili durumda, ister istemez babasinin baris politikasini sürdürmek durumunda kalacagini anlamisti. Bu bakimdan. Anadolu`yu kurtarmak için, batida birçok fedakârliklarda bulunmak zorunda kaldi. Böylece, o tarafi (bati sinirlarini) emniyete alarak barisi saglamaya çalisti. Gelen Sirp elçisinin arzuları kabul edildi. Despot`un, Sultan Murad`la yaptigi “Yeminle musaddak” muahede ve ittifaklari yenilemeye razi oldu. ıı. Murad`in resmî müsaadesiyle 1449 yilinda Bizans tahtina geçmis olan eski Mora Despotu Konstantin de, yeni pâdisahin durumundan azamî sekilde istifadeye çalisti. Fâtih, tahta geçince, Konstantin hem tebrikte bulunmak, hem de eski andlasmalari tastik ettirmek için bir Bizans elçisi gönderdi. Yeni Sultan, barisi teyid ve eski ahidleri tastik ettigi bu gibi, ayrica, yaninda bulunan Osmanli saltanatinin müddeisi, Orhan`in masraflarina karsilik, Bati Trakya`da Karasu irmagi üstündeki alanların hasilatindan yilda, 300 bin akça isteyen imparatorun bu dilegini de kabul etti.

Gelecegin ıstanbul Fâtihi`nin bu sekildeki hareket ve davranislari, onun iyi bir diplomat oldugunu göstermektedir. Bu bakimdan, Edirne`deki cülûsu esnasinda, Bizanslilara karsi mültefit davranmasinin elbette bir sebebi ve m.�nâsi vardi. Onun, o zamandaki düsüncelerine yaklasmak ve onlari kesfetmek pek güç bir is olmakla birlikte, muhtemelen Fâtih, henüz hazirlikli bulunmadigi su siralarda, Bizans`in tesviki ile Hiristiyan milletlerin kendisine bazi engelleri çikarabileceklerini hesaba katarak Bizans`la dost kalmayi uygun görmüstür. ılk defa hükümdar oldugu süre, çocuklugundan faydalanmak üzere Hiristiyan milletlerin nasil harekete geçmis olduklarini hiç süphesiz unutmamis olan genç pâdisah, herhalde gene böyle bir durumla karsilasabilir endisesiyle olacak ki, simdilik bu sekilde davranmayi müsait görmüstü. öyle anlasiliyor ki Fâtih, Bizans hakkinda baska çeşitli düsünüyordu. lakin henüz tahta çikmis olan bu gencin, etrafini ürkütmemesi gerekiyordu. Böyle bir davranis bitkisel bir hareketti. O da öyle yapti. Onun için Karaman seferi esnasinda kendisine yapilmis bulunan teklifleri sukûnetle dinlemis ve onlari kabul eder bir tavir takinmisti. lakin Karamanoglu ıbrahim Bey itaat altina alinir alinmaz is degismis ve bu seferin dönüsünde pâdisah, Rumeli Hisari`nin yapilmasini emredecektir. Bu hisarin yapilisi, Bizans`a yersiz isteklerinin güzel bir cevabi idi. Böylece Bizans, yakin gelecekte ne bunun gibi bir tehlike ile karsilastigini fakat o süre idrak etmis ve derhal agiz degistirerek kuvvetli hasimlari karsisinda her süre yaptigi bu gibi, bu sefer de yalvarmak, bunu yapamayinca da igfal etmekle durumunu kurtarmaya çalismistir. Bu bakimdan, hisarin yapilmak istendigi yerin, Galatalilara ait oldugunu ileri sürerek meseleyi diplomatça halletmeye çalismis ise de, Fâtih`in verdigi yanıt, hem susturucu hem de oksayici olmustur. Anlasma geregince genç pâdisah, ıstanbul kusatmasi müddetince Galata Cenevizlileri ile dost kaldi. Hatta Galatalilarin, gizliden gizliye Bizanslilara yardim ettiklerini bildigi durumda bunu, açiga vurmayi menfaatlerine uygun bulmadi. ıstanbul alinincaya kadar onlarin bu sekildeki düsmanca hareketlerine göz yumarak onlari görmezlikten geldi. oysa ıstanbul`un fethini müteakip günlerde, Galatalilar için, kendi bahs ettiklerinden baska hiçbir yasa tanimayarak, orayi da dogrudan dogruya Türk topraklarina bagladi.

ülkesinin, arasında bulundugu nazik hal nedeni ile, düsmanlari ile olan eski antlasmalari yenilemeyi müsait gören genç hükümdarin bu davranisi, Avrupa tarafindan yanlis bir sekilde degerlendirilmisti. Bunun için de Avrupa, onun hakkinda yanlis fikirler beslemekteydi. Onun, devletlerle olan muahedeleri yenilemesi ve onlara karsi yumusak davranmasi böyle bir fikrin ortaya çikmasina neden olmustu. Zira onlara göre, birkaç kez tahtindan mahrum edilerek Manisa`ya gönderilen Sultan Murad`in bu genç sehzâdesi hakkinda Bizans`ta ve tüm Avrupa`da acele yasalar verilmis ve o, kabiliyetsiz bir delikanli şekilde taninmisti. Bundan dolayi Sultan Murad`in ölümü ve Fâtih`in tahta çikisi her tarafta büyük bir memnuniyet uyandirmisti. sebebi ise bu delikanlinin beceriksizligi yüzünden, Osmanli Devleti`nin kendiliginden sona erecegi hülyasi, Avrupa`da yine kök salmaya baslamis ve Hiristiyanlik âleminin kuvvetlerini,fatih.jpg (8736 Byte) beraber ve sür`atle hareket etmeleri lazimgelen bu devrede, tamamiyle felce ugratmisti. Aslinda yeni ve genç hükümdar da Avrupa`da böyle bir fikrin yayilmasini istiyordu. Onun yumusak tavri, onlarda böyle bir düsüncenin meydana gelmesini saglamisti. Bu sebepten dolayı hiç kimse, Osmanlilara karsi harekete geçmeyi düsünmüyordu. Yalniz Franciccus Phlelphus bu düsünce ve fikirde degildi. O, Sultan Murad`in ölümünü takib eden günlerde, Osmanlilar ve onlarin devleti hakkinda fikirlerini kaleme aldigi bir mektupla Fransa krali Vıı. Charles`a bildirmisti. Avrupadaki mevcud fikirleri, pesin hükümleri ve yanlis düsünceleri aksettiren bu mektubunda Phlelphus, Fransa kralina diğer Hiristiyan devletlerin basina geçmesini ve Osmanlilara karsi yürümesini istiyordu. nedeni ise ona göre Osmanlilarin kudreti çoktan kirilmisti. Harbe sokabilecekleri kuvvet olsa olsa 60 bin kisi olabilirdi. Baslarinda da savaş görmemis, deneyimsiz, sefih, kadinlara düskün ve budala bir delikanli vardi. Phlelphus, bu kadarla da yetinmiyor, Fransa kralinin takib edecegi yolu bile gösteriyordu. Ona göre müsait bir rüzgârla Hiristiyan ordusunun bir günde Tarent`den Peleponez`e geçecegini, Mora despotlarinin, tüm kuvvetleriyle bu orduya katilacagini, Arnavutlarla ıtalyanlarin bu orduyu destekleyecegini ileri sürüyordu. Böylece, çok kisa bir zamanda Türklerin Avrupa`dan kovulacagini, hatta Asya`da Müslüman hakimiyetinin kirilacagini iddia ediyordu.

KARAMAN SEFERı

Her firsatta, Osmanlilara karsi hasmâne (düsmanca) bir tavir içine giren Karaman Beyligi, yasadigi müddetçe, Osmanli Devleti`ne karsi olası olabilen bütün fenaliklari yapmis, “Hiristiyanligi takviye ederek Müslümanligi zaafa götürmeye” çalismisti. Yildirim Bâyezid`in müthis pençesi altinda bir an ezilmeye mahkum olan bu beylik, Yildirim ile Timur (Timur-i bî-nûr) arasindaki mücadele ve Yildirim`in maglubiyeti ile sonuçlanan Ankara Savasi`ndan sonra yine meydana çikarak, gerek çelebi Sultan Mehmed zamaninda, gerekse ıkinci Murad dönemlerinde durmadan Osmanlilar aleyhinde faaliyette bulunmustu. Fâtih`in, küçük yasta tahta çikmasini firsat bilen bu beylik, Orta Anadolu`da gene bir gaile meydana getirmeye çalismis ise de, genç hükümdarin çok sür`atli devinim edisi, buna imkân birakmamisti. fakat, Fâtih biliyordu ki, Karamanlilar, bir firsat vukuunda yine ortaya çikacaklardi.

Gerçekten, genç hükümdarin ilk gailesi, gene Karamanoglu`nun, Anadolu`daki diger beyliklerle elele vererek bir talih denemesine daha kalkismasi olmustu. karamanoglu ıbrahim Bey, bu defa da saltanat degisikliginden istifade etmek istedi. Bu yoldaki gâye ve düsüncesini gerçeklestirebilmek için de Venedik Cumhuriyeti ile bir anlasma yapti. Alaiye`ye giderek Venediklilerle irtibat kurmak istedigi bu gibi, Anadolu beylerinin ogullarindan bazilarina da kuvvet vererek onlari, Osmanli hududlari içine gönderdi. Bunlar, Germiyan, Aydin ve Mentese beylikleri idi.

Kaynaklarimiz bu konu için su bilgiyi verirler: Karamanoglu, birkaç haramzâde tutup, her birisini bir taifeye serdar edüp, bir tanesi Germiyanogludur diye Kütahya üzerine, bir tanesi Menteseogludur diye Mentese yöresine, birisi de Aydinogludur diye Aydin vilayetine göndermisti. Bunlar, o vilayetleri talan edüp halka karsi olmadik iskenceler yapip, salginlar saldilar. Kendisi de edepsizlik ve sirrette yardimcilari olan adamlari ile Alaiye üzerine yürümüstü. O günlerde özgüroglu ısa Bey, Anadolu Beylerbeyi idi. Karamanoglu`nun uygunsuz davranislarini ve cezalandirilmasi gereken islerini tahta (Pâdisah) arzetmis, Karaman`la savasmak için izin istemisti. Genç hükümdar, ısa Bey`in böyle zor bir hizmeti basaramayacagini düsünerek onu görevinden alir. Bosalan bu göreve Vezir ıshak Pasa`yi tayin eder. Anadolu Beylerbeyi olan ıshak Pasa, bas kaldiran bu kalabaligi dagitmak üzere öncü olarak gönderilir. Pâdisahin kendisi de devlet ve ikballe Gelibolu Bogazi`ndan geçip Bursa`ya gelir.

Genç hükümdar, Karamanoglu ıbrahim Bey`in, bu faaliyetleri ile kendisine bagli olan Aksehir, Beysehir ve Seydisehir bu gibi yerleri isgal etmesi üzerine, ilk seferini Karamanoglu üzerine yapmak mecburiyetinde kaldi. Bu arada bir taarruza maruz kalmamak için Rumeli Beylerbeyi olan Dayi Karaca Pasa`yi, Rumeli askeri ile Sofya`da birakti. Sultan Mehmed, ıshak Pasa`yi Karaman`a dogru gönderirken, kendisi de onu takip etmeye basladi. Bursa yolu ile Karaman topraklari üzerine devinim ettigi zaman, veraset iddia ederek ayaklanmis olanlarin tamaminin Karaman`a iltica ettiklerini isitmisti. Yasli ıbrahim Bey ise artik her seyden ümidini kesmisti. ısyan için kiskirttigi tüm elemanlar, hareketten kalmis, Fâtih`in geldigi yerlerde de halkin ona tabi oldugunu görmüstü. Bu durum karsisinda Taseli daglarina çekilmek durumunda kalan ıbrahim Bey, oradan, suçunun bagislanmasini dilemek ve barisi saglamak üzere bir mektupla Molla Veli`yi pâdisaha yollar. Ayrica, sulhun yapilabilmesine tavassutta bulunmalari için pâdisahin vezirlerine çok aşırı miktarda hediyeler yollamisti. Filhakika vezirlerin “ve ulema ve eimme ve mesayih”in sefaatiyle pâdisah sulha razi oldu. Yapilan anlasmaya göre Aksehir, Beysehir ve Seydisehir yine Osmanlilara birakiliyor, seferlerde de bir miktar Karaman askeri bulundurulacagi taahhüd ediliyordu. yine bu anlasmaya göre ıbrahim Bey, kizini da pâdisaha verecekti. fakat Fâtih`in böyle bir evliliginin olduguna dair kaynaklarimizda bir bilgiye rastlantı edilememektedir.

öyle anlasiliyor ki, ta Edirne`den kalkarak Anadolu ortalarina kadar gelen pâdisahin, Karamanoglu isine bir son vermeden barisa riza göstermesi, vezirlerin sefaatinin bir sonucu olmasa gerekir. ç ünkü her firsatta, Osmanliya karsi olan düsmanligini açiga çikaran ve düsmanca hareketlerde bulunan Karamanoglu için Fâtih, hiç te iyi düsünmüyordu. Onun, Karamanoglu hakkinda:

“Bizümle saltanat lafin idermis ol Karamanî

Huda fursat verirse ger kara yire karam âni”

demesi, onun Karamanoglu hakkinda nasil düsündügünü göstermektedir. Zaten o, Karaman Beyligi`ni ortadan kaldirmak emeli ile sefere çikmisti. Bu durumda, ele geçen bu firsat aninda onu ortadan kaldirmasi gerekirken, birdenbire barisçi bir sekilde hareket etmesinin elbette bir sebebi olmalidir. Gerçekten de hadiseler, Karaman seferinde zaman kayb etmesine müsait görünmüyordu. nedeni ise en küçük firsatlardan bile faydalanmayi ihmal etmeyen Bizans, gene kipirdanmaya baslamisti. Zira, daha önceki anlasmaya göre, kendilerine çorlu`dan berisi birakilmis ise de Bizanslilar, bu sefer esnasinda Fâtih`i sorunsuz birakmamislar ve ortada bir neden yokken onu tehdid etmek istemislerdi. Bunu da Osmanli ordusunun Frikya`da bulundugu bir sirada, elçilerin ordugaha gelmesi ile açikça ortaya koymuslardi. Bu sartlar altinda genç hükümdar, Karamanoglu`nun tekliflerini yeterli bulmak durumunda kaldigi için barisa riza göstermisti. sebebiyse o, hem Bizans`in uygunsuz bir zamanda harekete geçip taht ve saltanat müddeisi olan Orhan`i serbest birakmasindan, hem de Hiristiyan dünyayi onun aleyhinde harekete geçirmesinden endise ediyordu. Ayrica o, ıstanbul`un fethi hakkindaki ulvî tasavvurlarini endisesiz bir sekilde tatbikten baska bir sey düsünmüyordu. Bunun için de karada ve denizde tüm komsulari ile baris zorunda bulunmak, Sultan Mehmed için mühim ve gerekli idi.

Karaman seferinden dönüp Bursa`ya yaklastigi sirada yeniçeriler hünkari karsilayip ilk seferi oldugu için töre geregi sefer bahsisi istediler. Pâdisah, Sehabeddin Pasa ve Turahan Bey`in tavsiyesiyle 10 kese akça verilmesini emrettiyse de onlarin bu sekildeki hareket ve cür`etleri, canini sikmisti. Bu sebepten dolayı birkaç gün sonra Yeniçeri Agasi Dogan Bey`i azletti. Yayabasilarini da asker arasinda disiplini saglayamadiklarindan dolayi dövdürterek Yeniçeri Agaligi`na Mustafa Bey`i tayin etti.

Genç hükümdar, Karaman seferi dönüsünde Bursa`ya geldikten sonra Anadolu Beylerbeyi şekilde tayin ettigi ishak Pasa`yi, Mentese Beyligi`ne göndermisti. ıshak Pasa, Menteseogullarindan Ahmed Bey`in oglu ılyas Bey üzerine gitmis, onun agir isiten kulagina hiç olmazsa görmek suretiyle, onun anlayacagi sekilde sözleri okuyup, dilâverliginin geregi şekilde kendisini, adi geçen ülkeden atmaya niyetlenmisti. ıshak Pasa`ya karsi tutunamayacagini anlayan ılyas Bey, Rodos`a kaçmisti. O ana kadar Ankara`da oturmakta olan Anadolu Beylerbeyileri artık Kütahya`yi merkez edindiler. Solakzâde, gerek Bursa`daki olay, gerekse Mentese konusunda su ayrıntıları vermektedir:

“Sulhtan (baris) sonra azimetlerini Bursa yönüne çevirdiler. Sehre yakin geldiklerinde, Yeniçeri alay baglayip, saadetli pâdisahtan bahsis ricasinda bulundular. Sehabeddin Pasa ile Turahan Bey, yeniçerinin durmalarinin sebebini beyan eyleyince, ihsan için on kese akça ferman buyurdular. fakat bu uygunsuz hareket, pâdisahin hatirinda kirginliga yol açti. Birkaç gün geçtikten sonra, agalari mesabesinde olan Sekbanbasi Kazanci Dogan Bey, iyi bir sekilde dövüldükten sonra azl olundu. Agaliga, Mustafa Bey adinda akilli ve yigit biri getirildi. tüm yayabasilar ve dabcilar dayaktan geçti. Bursa`ya dahil olduklari gün, Anadolu Beylerbeyisi ıshak Pasa`yi Mentese iline gönderdi. Böylece Mentese oglu ılyas Bey, bu vilayetten çikarildi. Rodos adasina kaçti. Tasarrufu altinda olan memleketlerini ele geçirme yoluna gittiler. O zamana kadar Anadolu Beylerbeyileri, Ankara`da oturmakta idiler. ıshak Pasa`dan sonra bugün de oldugu bu gibi Kütahya`da sakin olmalari kanun haline geldi.

ıSTANBUL`UN FETHıNE DOGRU

ıstanbul, Schlumberger`in ifadesine göre, babasi Sultan Murad`in vasiyetiyle kendisine tavsiye edilmis ve ecdadi olan bütün sultanlarin zihinlerini isgal etmis oldugu bu muazzam tesebbüsü gerçeklestirmek dileyen Sultan Mehmed, devamli olarak bu fethi nasil basarabilecegini düsünüyordu. Zira bu sehrin fethi, Osmanli Türklerine yalnızca yeni bir baskent kazandirmayacak, ayni sürede kurduklari devletin, Avrupa kitasindaki topraklarinin garantisi olacakti. Egemenlikleri altindaki ülkelerin merkezinde ve Avrupa-Asya geçidi üstünde bulunan bu yeni baskent ellerinde yapılmaksızın Türklerin menfaatlerini güvenlik arasında hissetmeleri imkansizdi. menfaatlerini tedirgin eden Rumlar degil, Hiristiyanlarin birleserek Constantinopolis benzeri bir üsten harekete geçmeleri ihtimaliydi.

Sultan Mehmed, Konstantiniye`yi ele geçirmek suretiyle “müjdeli emîr” olmak ve Osmanli Asya`si ile Avrupa`sini birbirine baglayip devletin tabiî sinirlarini, cografî ve siyasî birligini saglamak istiyordu. Hammer, hükümdara bu düsünceyi gerçeklestirme imkanini veren olaylari su ifadelerle dile getirir:

“Bizans ımparatoru Kostantin, mevsimsiz olarak ve maharetsizce bir hareketle, pâdisahin fetih arzusunu derhal uygulamasini tacil (sür`atlendirecek) edecek davranislarda bulundu. Sultan ıkinci Mehmed, Anadolu`da, ıbrahim Bey tarafindan saçilmis olan nifak tohumlarini gidermeye çalistigi sirada, Bizans elçileri ordugaha gelerek Orhan`a tahsis edilmis olan akçanin hemen ödenmesini istemisler ve belirtilen paranin iki katı olarak verilmeyecek olmasi şeklinde, sehzâdenin serbest birakilacagini tehdid edici bir dille beyan etmislerdi.” Bu neviden bir hareket, bir bakima Fâtih`i tehdid ediyordu. öyle anlasiliyor ki, bu tehdidin sonu da gelmeyecekti. Zira isi santaja kadar götürmek demek olan bu istek, Osmanlilari devamli surette rahatsiz edecekti. Gerçekten, Karaman seferi esnasinda ımparator Konstantin ve senato, bu seferi firsat bilerek gönderdigi elçilerle Sehzâde Orhan`a verilen tahsisatin arttirilmasini ve sayet bu yapilmazsa sehzâdeyi Rumeli`ye saliverecegini de tehdid olarak bildirmekte idi. Gelen elçilerin evvela vezir-i en iyi görerek arzularini bildirmeleri, protokol geregi oldugundan elçiler, imparatorun tekliflerini Halil Pasa`ya bildirdiler.

Bu tekliflere göre imparator, ıstanbul`da bulunan Sehzâde Orhan`in her sene verilmektedir olan tahsisatinin, masraflarini karsilayamamasindan dolayi artirilmasini istemekte, sayet bu teklifi kabul edilmeyecek olursa bayağı geçen sehzadeyi Rumeli`ye saliverecegini tehdidkarâne bir sekilde bildirmekte idi. Bunu ögrenen Halil Pasa, henüz imzasi kurumayan ahde muhalif hareketlerinden dolayi agir sözler söyleyerek elçileri tehdid ettikten sonra:

“Simdi Anadolu`ya sefer ettigimizi ve Frikya`da bulundugumuzu gördügünüzden istifade ederek, âdetiniz oldugu üzre uydurdugunuz sözlerle bizi korkutmak istiyorsunuz. biz çocuk degiliz, elinizden ne gelirse yapiniz. Orhan`i Trakya`ya pâdisah yapmak istiyorsaniz hiç durmayin. Macarlari da getirmek istiyorsaniz dâvet ediniz. Yalniz sunu biliniz ki hiç bir seye muvaffak olamayacaksiniz. tersine ellerinizdekini de kayb edeceksiniz. Mamafih söylediklerinizi pâdisahima arzedecegim. O, ne der ve nasil arzu ederse o olacaktir”. diyerek durumu Sultan Mehmed`e bildirir. Hükümdar, imparator ve senatonun bu hevesleri karsisinda hiddetlenecektir. fakat uygun zamani bekledigi için elçileri güler yüzle karsilar. Onlara, yakin sürede Edirne`ye dönecegini ve orada görüserek arzularini yerine getirecegini söyledikten sonra onlari tatli dil ve ümitli bir sekilde geri gönderdi.

ımparatorun, Sultan Mehmed`i tahrik eden bu hevesleri ve elçilerin söyledikleri, Bizans tarihçisi Dukas tarafindan tafsilatli bir sekilde su ifadelerle nakledilir:

“Budala Bizanslilar, iyi düsünmeden, bos bir düşünce ortaya atarak Mehmed`e elçiler gönderdiler. Âdet oldugu üzre elçiler, söyleyeceklerini önce vezire söylerlerdi. Bu elçiler vezire dediler ki: “ımparator Konstantinos her yıl kendisine verilmektedir olan 300 bin akçayi almaya razi olmuyor. Sizin pâdisahiniz bunun gibi, Osmanogullarindan olan Sehzâde Orhan, kemal çagina ermis bir gençtir. Her gün birçok kimse kendisine gelerek, ona “emîr” diye hitab ediyor ve kendisini pâdisah ilan etmek istiyorlar. Orhan ise bunlara ihsanlarda bulunmak ve kendilerine hediyeler vermek istiyor ise de, parasi olmadigindan ve para arzulamak için başvuru edecek baska bir yeri bulunmadigindan imparatora basvuruyor. Ya tahsisati iki misline iblag ediniz veya Orhan`i serbest birakacagiz. Osmanogullarini beslemeye zorunlu degiliz. Bunlarin, beytülmaldan infak olunmalari gerekir. Orhan`in, tarafimizdan vaki olan tevkifi ve sehirden disari çikmamasi için aldigimiz tedbirler yeterlidir.”

Halil Pasa, bunlari ve daha baska sözleri dinledikten ve Pâdisah Mehmed`e söylemek üzere imparator ve senatonun bu tekliflerini duyduktan sonra, elçilere sunlari söyledi: Ey akilsiz ve saskin Bizanslilar! Tasavvurlarinizdaki seytanliklari çoktan bilirdim. Bu bildiklerinizi unutun… Daha dün denecek derecede yakin bir sürede sizinle yeminle teyid olunmus ahitnâmeyi yaptik ve diyebiliriz ki, mürekkebi henüz kurumamistir. Simdi ise Anadolu`ya sefer yaptigimizi ve Frikya`da bulundugumuzu gördügünüzden faydalanarak, âdetiniz oldugu üzre uydurdugunuz korkuluklari bize göstermek suretiyle bizi ürkütmek istiyorsunuz. Biz, düşünce ve kudretten mahrum çocuk degiliz. Elinizden ne gelirse yapiniz. Orhan`i Trakya pâdisahi yapmak isterseniz hiç durmayin. Macarlari Tuna`dan bu tarafa geçirtmeyi düsünüyorsaniz onlar da gelsinler. Siz de daha öncelikle kayb ettiginiz yerleri arka almak için taarruza geçmek isterseniz bunu da yapiniz. Yalniz sunu biliniz ki, bunlardan hiç birine muvaffak olamayacaksiniz. aksine ellerinizde bulunani da kayb edersiniz. Mamafih, söylediklerinizi pâdisahima arzedecegim, o ne arzu ederse o olacak.”

Mehmed, basvezir ile elçiler arasinda konusulan yukaridaki hususlari duyunca aşırı hiddetlendi. fakat bunu dikkat çekici etmedi. Bizans elçilerini kabul ederek, bunlara dedi ki: “Az zamanda Edirne`ye dönmek niyetindeyim. Oraya geliniz, imparatoru ve sehre ait tüm hususlari orada bana söyleyiniz. ıstenilen her seyi vermeye hazirim.” Mehmed bu sözleri ve daha buna aynı tatli sözler söyleyerek bunlara yol verdi. Birkaç gün sonra Bogazi geçip Edirne`ye gelen Mehmed, Karasu civarinda bulunan köylere, sâdik kölelerinden birtanesini göndererek imparator için tahsis olunan iradin (gelirin) verilmesini yasakladi. Bu gelirin tahsiline memur olanlari ve buna nezaret edenleri oradan kovdu. Bu suretle yalnızca bir yıl bu gelir alinmis oldu.”

BOGAZKESEN (RUMELı) HıSARı`NıN YAPıLMASı

ıkinci Mehmed, gerkek dedelerinin ve gerekse babasinin girismis olduklari büyük ve cür`etli tesebbüsü gerçeklestirmek istiyordu. tabiat ve cografya, ıstanbul`u, dogu ve batidaki Osmanli ülkelerine merkez yapmisti. Kostantiniyye, baska bir devletin elinde kaldikça Osmanli ülkesi, Hiristiyan istilasina açik bulunacagi bu gibi, Avrupa ile Asya arasindaki bag ve ilgi da emniyete alinamazdi. Böylece devlet, tam ve saglam bir vücud olacak yerde, gövdesi ortasindan ikiye bölünmüs şekilde parçalanmak tehlikesine maruz kalirdi.

Gerçekten su ana kadar, Osmanlilar tarafindan ıstanbul`un fethi için yapilan tesebbüslerin her birinde bir engel çikarak veya çikarilarak muvafakiyet önlenmisti. lakin burasi, imparatorun elinde bulundukça Osmanlilarin Rumeli`ye tam olarak hakim olmalari olası degildi. Nitekim, Varna muharebesine gidilirken, çanakkale`nin ve hatta Sarayburnu ile Bogaza dogru olan yerlerin düsman tarafindan tutulmus olmasi, bu arada ıstanbul`un da, düsmani tesvik eden imparatorun elinde bulunmasi yüzünden büyük tehlikeler altinda Ceneviz gemilerine 40 bin duka altin verilerek Rumeli sahiline geçilebilmisti. Su durumda, iki kitadaki Osmanli hakimiyetinin, devamli şekilde sinsi bir siyasetle, Osmanlilar aleyhinde çalisan Bizanslilar yüzünden, ne kadar korkunç tehlikeler arzettigini hadiseler göstermektedir.

ıkinci Mehmed, Karaman seferinden dönerken çanakkale Bogazi`nin Frenk gemilerince tutuldugu haberini alinca, ıstanbul Bogazi`na gelip babasinin geçtigi yerden Rumeli sahiline geçer. Bu geçis esnasinda, Anadolu Hisari`nin karsisina bir kale yapilmasini emreder. ıstanbul`un fethinden baska bir sey düsünmeyen Sultan Mehmed, bütün planlarini onun üzerine koruyordu. Bunun için atilan ilk adim, Bogazkesen Hisari`nin insasi oldu. Askerî ehemmiyeti kadar âbidevî degeri de yüksek olan bu muazzam kalenin insasi, Türk tarihinin varmis oldugu seviyeyi göstermesi bakimindan mühimdir. Dört buçuk ay gibi akil almaz derecede kisa bir zamana sigdirilan bu insaat, gerek tuttugunu koparan bir tesebbüs, teskilât, idâre ve ikmal dehasi olarak hükümdarin; gerek yardimci ve tatbikatçi şekilde fikri, madde planinda gerçeklestiren kütlenin yüksek bir teknik seviyesine sehâdet etmektedir.

Osmanlilarin, iki kita arasindaki gidip gelmeleri esnasinda, tehlikelerle karsi karsiya gelmelerinin kazandigi tecrübeleri, henüz kuvvetli bir donanmaya sahip olamayan bu devlet için, ıstanbul`a sahip olmaktan baska çare olmadigini ortaya koymustu. Zira tehlikeli durumlar, ancak bu sayede atlatilabilirdi. Böylece, pâdisahin emri üzerine, Karadeniz`den gelecek her türlü yardima mani olmak ve iki sahil arasinda karsidan karsiya geçmeyi saglayabilmek için, Bogazkesen Hisari denilen Rumeli Hisari`nin yapilmasiyla ise baslandi. Sultan Mehmed, Karaman seferinden Edirne`ye döner dönmez, Anadolu ve Rumeli`ye fermanlar göndererek bin kisilik bir insaat ustasi kadrosu ile o miktarda amele ve kireçci istedigi bunun gibi insaata ait malzemenin ilk bahara kadar hazirlanmasini buyruk ile bogazda bir hisar yaptirilacagini bildirir. Bizans tarihçisi Dukas, bu haber üzerine gerek ıstanbul, gerekse diger yerlerdeki Hiristiyanlarin nasil büyük bir telasa kapildiklarini su cümlelerle belirtir:

“ıstanbul`da, tüm Asya ve Trakya ile adalarda bulunan Hiristiyanlar, bu haberi duyunca çok fazla üzüldüler. Aralarindaki konusmalarda bundan baska bir seyden bahsetmiyorlardi. ancak “artik ıstanbul`un son günü geldi, milletimizin bulunmamakta olma çanlari çalmaya basladi. Deccal`in günleri geldi, ne olacagiz? ve ya, ne yapalim? Ey Allah`imiz! Canimizi al ki, bu kullarin, sehrin bulunmaz olusunu kendi gözleri ile görmesinler. Senin düsmanlarin, bu sehri muhafaza eden azizler nerededirler demesinler.” Bu münacati yalniz ıstanbul halki degil, Anadolu`da daginik surette ikamet eden, adalarda ve garp vilayetlerinde bulunan Hiristiyanlar aglayarak bagiriyorlardi.”

“Kulle-i cedide” diye de isimlendirilen günümüzdeki Rumeli Hisari`nda, Fâtih`in vakfiyesinden anlasildigina göre bir de cami vardi. Bu camide görev gören imam (hitabet vazifesi dahil), bu hizmete karsilik her gün altı akça, müezzin (temizlik isleri dahil) 4 akça ücret aliyordu. bayağı geçen hisarin yeri tesbite çalisilirken bogazin en dar yerindeki (660 m.) bu noktanin seçimi, askerî sevk ve yönetim bakimindan mühim idi. Bu yeni hisarin, karsisindaki hisar ile beraber bogaz geçisini kapatabilmesi tasarlanmisti. Geçisi, makaslama ates ile önlemek ve akintilar yüzünden gemilerin burada, yani hisarin bulundugu kiyiya yaklasmak zorunda kalacaklarindan istifade ediliyordu. Hisar, yaklasan hedefleri toplarinin en irak mesafesinden karsilayarak, güneyde en uzun mesafeye kadar takip edebiliyordu.

Sultan Mehmed`in kale yaptirmak istedigi mevki, Bizanslilarin Hermaneum Promontarium dedikleri, bogazin en dar noktayı olup, milattan bes asir öncelikle ıran Sahi Dârâ, muazzam ordusu ile buradan Avrupa kitasina geçmisti.

Hisarin yapilmasi ile ilgili hazirliklar üzerine telasa düsen imparator, Edirne`ye elçiler gönderdi. Bunlar, aldiklari talimat geregi, Sehzade Orhan`in tahsisatindan bahsetmeyeceklerdi. Pâdisahla anlasabilmek için her fedakârliga katlanacaklardi. ımparator, elçiler vâsitasiyle ı. Murad`dan itibaren gelip geçmis bütün pâdisahlarin, ıstanbul`un hariminde bir kale yapmak ve hatta bir kulübe dahi yapmak istemediklerini, Yildirim Bâyezid`in, Manuel`in muvafakati üzere Türklerle meskun olan Anadolu sahilindeki kaleyi (Anadolu Hisari) yaptirdigini bildirdikten sonra, kale yaptirmak suretiyle Frenklerin gidip gelmelerine mani olmak ve gümrük resimlerini (vergi) hiçe indirip ıstanbul`u aç birakmak istedigini beyanla bunu yapmamasi için ne istiyorsa onu vereceklerini bildirmisti.

Sultan Mehmed, imparatorun gönderdigi elçiler vâsitasiyle söylenilen seyleri dinledikten sonra:

“Ben, sehirden bir sey almiyorum. ımparator, sehrin hendeginden disari hiç bir seye malik degildir. Sayet mukaddes Agiz`da (Bogaz`da) bir kale insa etmek istersem, beni men etmeye hakkiniz bulunmaz. Her yer benim mülküm altinda bulunuyor. Anadolu yakasinda bulunan kaleler benimdir ve bunlarin içinde oturanlar da Türktürler. Garpta meskûn olmayan yerler de benimdir. Bizans`in orada oturmaya haklari yoktur. Macar Krali üzerimize yürüdügü zaman o karadan gelirken, Frenklerin kadirgalari Ege Denizi Bogazina gelerek Gelibolu Bogazini kapatarak, babamin Trakya`ya geçmesine mani oldular. O zaman babam, mukaddes Agiz`in yukarisina çikarak babasinin* insa eyledigi kaleye yakin bir yerden Allah`in inayeti yardımıyla kayiklar ile bogazi geçti. Binaenaleyh, babamin bogazi geçmek için ne zorluklara katlandigini ve ne sikintilara girdigini pekala bilirsiniz. Babamin, ıstanbul Bogazi`ni geçmemesi için imparatorun kadirgalari kesiflerde bulunuyorlardi. Ben, daha çocuktum. Edirne`de oturuyor, Macarlarin gelmelerini bekliyordum. Macarlar, Varna civarindaki yerleri yagma ediyorlardi. Bunlari gören imparatorunuz seviniyordu. Müslümanlar ise izdirap çekiyorlardi. Kâfirler de sevinç ve meserret arasında idiler. aşırı büyük tehlikeler ile bogazi geçen babam, karsi tarafa geçer geçmez, Anadolu kiyisinda bulunan kalenin karsisina, garp tarafinda diger bir kale yaptiracagina yemin etti. O, bu yemini yerine getirmeye muvaffak olamadi. Allah`in inayeti ile bunu ben yapmak istiyorum. neden buna engel olmak istiyosunuz? Memleketimde istedigimi yapmaya gücüm yetmiyecek mi? Gidiniz ve imparatora deyiniz ki, simdiki pâdisah eski pâdisahlara benzemiyor. Onlarin yapamadiklari seyleri bu rahatça yapabilecektir. Onlarin istemedikleri seyleri, bu isteyecek ve yapacaktir. Simdiden sonra bu husus için gelenlerin derisi yüzülecektir.”

Dukas`in, bu ifadelerinden anlasildigina göre Sultan Mehmed, Rumeli Hisari`nin insasina mani olmak arzulayan Bizans ımparatoru`na, tarihî hadiseleri hatirlatmak şekli ile bu tesebbüsündeki hakliligini isbat etmeye çalisir. Onun için bu isten vaz geçmesinin mümkün olamayacagini tehdid yollu bir tarzda ona bildirir.

Rumeli Hisari`nin yapilmasi hazirliklarina 1451-52 kisinda baslanmistir. ılkbaharin baslangicinda Mart ayinin sonlarina dogru, Rumeli tarafina Anadolu Hisari`nin karsisina bol miktarda insaat materyali, ehil, amele ve kireççi gelmisti. Kereste ızmit ile Karadeniz Ereglisi`nden, taslar ise Anadolu tarafindan getirilmisti. çalismak üzere külliyetli miktarda insan gelmisti. Sultan Mehmed, bu sirada kara yolu ile bogaza gelerek bilirkisilerle (teknik eleman, mühendis) o havaliyi gezdi. Denizin akintisi hakkinda malumat aldi. ıki kıyı arasindaki mesafeyi ölçtürdü. Kalenin yapilacagi sahayi kendisi tayin ile hududunu tesbit ettirdi. Bundan sonra bir rivayete öre önce kiyida, hisarin cenup-dogu kösesindeki kule insa edilerek malzeme ve çalismalarin selameti emniyete alinmistir.

Fâtih Sultan Mehmed, hisarin duvarlarinin Arapça “Muhammed” kelimesi seklinde olmasini istediginden planini da ona göre tasarlamisti. Buna göre her “Mim” (M) harfinin yerinde bir kule bulunmasini arzuluyordu. Kulelerden ikisi, birbirinin yaninda ve burunun eteginde idi. üçüncüsü denize daha yakindi. “H” ve “D” harflerinin bulunduklari yerlerde istihkamlar yapildi. Pâdisah, bunlarin yapilmasina itina gösteriyor ve bizzat nezâret ediyordu. Gerçekten 3 köseli olarak düsünülen hisarin projesi, bizzat Sultan Mehmed tarafindan tasarlanmisti. Eski lahza`aneye uyularak, hisarin yapilmasinda devletin ileri gelenlerinden de faydalanildigi ve bunlarin, masraflara katildiklari görülür. Bu insanlarin, kule ve surlarin bir kisminin yapilmasina nezâret ettikleri anlasilmaktadir. Nitekim hükümdar, kale insasini 3 vezir arasinda taksim eder. üç kösenin doguda, yani deniz sahilinde olan bir kösesine akropol şekilde gayet metin bir burç yaptirma vazifesini Halil Pasa`ya verdi. Yamaçta, yani güneyde bulunan diger köseye büyük bir burç yapilmasini Zaganos Pasa`ya, ve üçüncü köseye, yani kuzeye düsen tarafa yapilacak burcu da Saruca Pasa`ya verdi. Vezir Sehabeddin Pasa da bütün insaata nezâret etti.

Kaynaklar, Rumeli Hisari`nin, bizzat Sultan Mehmed`in idaresinde 1000 kadar ehil ve onun iki katı isçi çalistirilarak dört ay gibi aşırı kisa bir sürede (Hammer`e göre üç aydan daha az) tamamlandigini belirtmektedirler. bununla birlikte insaatin bütün mekan ve safhalarinda çalisanlarin sayisinin, yukarida verilenden daha fazla olduguna isaret ediliyor. Zira Dukas, “insaati arsin üzerine ustalara taksim etti. Ustalar bin kisi kadardi. Her ustanin yanina iki yardimci koydu. Kale duvarinin iç ve dis taraflarinda da miktari kâfi ustalar ve yardimci ustalar çalistirdi.” demektedir. Buna göre 21 Mart 1452`de insaatina baslanan Bogazkesen (Rumeli) Hisari, bes-alti bin kisinin çalismasi sonucunda Temmuz ayinin sonlarinda tamamlandi.

Fatih zamaninda Osmanli

Rumeli Hisari`nin askerî önemi üzerinde duran ve bu konu hakkında epey bilgi verici Hüseyin Dagtekin, adi geçen hisarin, insa edildigi yerin aslinda insaata müsait olmadigini, buna ragmen Osmanli hükümdarinin, günümüz askerî tekniklerine uygun bir sekilde onu nasil mükemmel bir sekilde insa ettirdigini söyle anlatir:

“Gerçekten, Rumeli Hisari tahkimatinin, en gayr-i müsait arazi sartlarina ragmen, kiymetinden hiçbir sey kaybetmeden, bir benzerine kuvvet rastlantı eildebilecek kadar büyük bir maharet gösterilerek, insa edildigi yere ve çevreye intibak ettirilmek suretiyle vücuda getirilmis tipik bir tahkimat örnegi teskil ettigi görülmektedir. Bundan baska, yeni hisarin en önemli bahsi olan bu konuyu islerken kalenin, görülen arazi üzerine yerlestirilmesinde hakim olan askerî görüsün, günümüzün tabiye esaslari hakkindaki görüsleri kadar ileri oldugunu müsahede ettigimizden, besyüz yil önce insa edilmis oldugu durumda, uygar bilgilerin verdigi görüslerle tedkik etmekte herhangi bir tehlike olmadigini sözlerimize ek edebiliriz.”

ılk dönem, Osmanli askerî mimarisinin güzel bir örnegi olan bu hisara yerlestirilen silah ve diger mühimmattan bahsetmeden, sırf bu dönemdeki askerî mimarînin ne denli saglam olduguna bir iki örnekle isaret etmek isteriz. Bilindigi bunun gibi, ıstanbul`un fethinden öncelikle Yildirim Bâyezid tarafindan, Bogaziçi`nde yaptirilan Anadolu Hisari ile Fâtih Sultan Mehmed tarafindan yaptirilan Rumeli Hisari surlari ve ıstanbul`un alinmasindan sonra Theodosius surlarinin stratejik bir noktasinda yapilan Yedikule, Osmanlilarin ilk müstahkem mevkileri hakkinda bize bir fikir vermektedir.

Hisarin insaati esnasinda, deniz tarafindan gelebilecek bir saldiriya ugramamak için, Gelibolu tersanesindeki donanmadan otuz kadar harp ve bir hayli nakliye gemisi bogaza getirilmisti. Bu yeni kaleye top ve topçular kondu. Böylece karsi karsiya bulunan iki hisar yardımıyla, bogaz geçisleri kontrol altina alinmis oldu. Hisarin komutanligina Firuz Aga`yi tayin eden hükümdar, onun maiyetine dört yüz yeniçeri askeri ile silah ve cephane verdi. Bundan sonra, Edirne`ye gitmek üzere olan hükümdar, iki gün ıstanbul surlarini ve hendeklerini tedkik ettikten sonra buradan ayrilip, Eylül ayinin ilk günü Edirne`ye döner.

ıSTANBUL FETHıNıN HAZıRLıKLARı

Fâtih Sultan Mehmed, Rumeli Hisari (Bogazkesen)`nin tamamlanmasindan sonra ordusu ile birlikte ıstanbul surlarina iyice yaklasarak sehri yakindan görebilmisti. O, hem arazi hem de surlarla ilgili tedkikler yaptiktan sonra 1 Eylül günü Edirne`ye dönmüstü. Onun buradaki en önemli düsüncesiıstanbul`u almakti. Nitekim Dukas, genç hükümdarin ıstanbul`u almak için ne denli kararli oldugunu verdigi su bilgi ile ortaya koymaktadir:

“Harman vakti geçti, sonbahar baslamak üzere idi. Sultan Mehmed, Edirne`deki sarayinda vakit geçiriyor, lakin gözüne uyku girmiyordu. Gece gündüz ıstanbul`u nasil alabilecegini ve nasil bu sehrin sahibi olabilecegini düsünüyordu.”

ıç dünyasinda, Kostantiniyye`nin fethi mevzuunda kendisini, uzun asirlarin gönlünden ve dilinden yuvarlanagelen bir manevî müjdenin son ve gerçek temsilcisi olarak gören hükümdar, zihnî ve ruhî imkanlarini bütün hizi ve bereketiyle her zaman bu nokta üstünde toplamisti. ayrıca çevresini teskil eden devlet adamlarinin ciddi bir kismi, hakli ya da haksiz endiselerle onu böyle bir maceraya atilmakta desteklemiyorlardi. Hatta daha da ileri giderek, tecrübelerinden, bilgilerinden, hamiyetlerinden ve korkularindan söz açarak önüne yiginlarca engeller çikariyorlardi. Böylece, onun kararini tasvib etmediklerini ortaya koyuyorlardi. O devri yasamis bir tarihçi şekilde Tursun Bey, bu mücadeleleri özetle söyle anlatir: “Her çend erkân-i devlet ve mülâziman-i hazret, tasrih ü kinaye birle, ânun metânet ü menâatini, ve mülûk-i metre�zinin fethü kasdinda hazayn (hazineler) harc idüp, cem`-i asakir eyleyüb deva bulmadiklarin sem`-i serifine ilka ederler idi. Ve âna taarruzdan ziyade fitneye neden olmak tevehhümatin ve ihtimalatin söylerler idi.” lakin pâdisah bunlara asla iltifat etmezdi.” öyle anlasiliyor ki Pâdisah, süre süre, Vezir-i a`zam Halil Pasa`nin, Rumlari himaye etmekte oldugunu duyuyordu. Buna inanmasa bile pasanin bazi süpheli hareketlerini kendisi de görmüstü. Bu sebeple, devlet erkâni ile ulema ve komutanlarin fikirlerini ögrenmek üzere onlari bir toplantiya çagirdi. Herhalde bu toplantinin mahiyetini kimse bilmiyordu. Zira toplantiya gelenler agirlanmis, yedirilip içirildikten sonra dualar edilmis ve bundan sonra da vezirler tarafindan devlet isleri ile ilgili olarak hükümdara bilgi verilmisti. ıste bundan sonradir ki Fâtih Sultan Mehmed, meclistekilere “müddet-i medid ve ahd-i baiddir ki, âgene-i zamir-i münirimde bir suret mürtesem olmustur. Âni sizinle müsavere muraddir” diyerek söze baslar. “ınsanlar, düşünce, anlayis ve zeka bakimindan ne kadar ileride olurlarsa olsunlar, bu meziyetler, menfaatlerini baskalari ile müsavere etmekten alikoymamali.” düsüncesine sahip olan hükümdar, Hz. Peygamberin dahi bundan müstagni kalmadigini ve böyle yapilmasini tavsiye ettigini*, bu tavsiyesinde de onun, Kur`lahza-i Kerim`in âyetini** gözönünde bulundurdugunu söyleyerek, ortaya atacagi konu üstünde herkesin fikrini açikça belirtmesini istemisti. Meclistekiler, pâdisahin düsüncesi yaninda kendilerininkinin bir sey ifade etmeyecegini, ama pâdisahin emirlerini yerine getirmis olmak için düsünebildiklerini arzedeceklerini söyleyince pâdisah yine söze baslayarak: “… Dünya devleti müebbed olmamakta ve cihan-i fânide kimesne baki ve muhalled kalmaz” der. Bundan sonra yaratilistaki gayenin, Allah Teâlâ`yi bilip onun birligini kabul etmek ve yasandigi müddetçe onun “dergâhina takarrub” etmeye çaba etmek oldugunu, bu vesile ile en çok ve faziletli insanin, küfür ve dalalet arasında bulunanlara karsi cani ve mali ile cihad eden insan oldugunu hadislerle belirtir. Bundan sonra Sultan Mehmed, “belde-i tayyibe-i Kostantiniyye ki bag-i irem andan bir kûse ve süreyya nâk bostanindan bir kemterin kûse, adı ve resmi ile şehirlerde meshur ve dillerde mezkûr ve kütüb-i tevârihte mesturdur. Ne vechi vardir ki, ânun bu gibi menzil-i serif ve makam-i latif benim vast-i memleketimde ve arsa-i vilayetimde olup dahi eyyam-i devletimde küfr ocagi ve bagiler yatagi ve tagiler duragi ola. Elhasil niyetim ve himmetim ânun üzerine mukarrer ve musammam olmustur.” der. Günümüzün Türkçesiyle söylemek gerekirse o söyle diyordu: ırem baginin kendinden bir köse oldugu Kostantiniyye, bayağı ve sani ile dillerde söylenmis, şehirlerde ünü taninmis ve tarih kitaplarinda yazilmistir. Niçin böyle güzel ve degerli bir yer ülkemin ortasinda ve idarem arasinda olup ta saltanatim günlerinde küfür ocagi, taskinlar yatagi ve âsiler duragi olsun. Kisacasi Bizans`in üzerine gitmeye niyetliyim. Umarim ki, tedbirimiz Allah`in takdirine müsait düser. Bu arada devletin kurulusundan, Rumeliye geçisten, ıstanbul`un, ülkesinin ortasinda bir küfür beldesi şekilde kalisindan, Bizans`in tezvirat ve çevirdigi entrikalardan bahseden pâdisah, sözlerine söyle devam eder: “Kendimizi ecdadimiza layik olmayan halefler olarak göstermeyelim, aksine, onlarin en has nesli oldugumuzu, onlarin kahramanlik ve meziyetlerinin benzerini gösterebilecegimizi ortaya koyalim. Zira onlar, nice tehlike ve sikintilarla kisa bir süre arasında Asya ve Avrupa`daki tüm bu bölgeleri ele geçirip oralarin hakimi oldular. Nice büyük sehir ve kaleleri fethe kadir oldular. dedikten sonra Bizans isini halletmeden hiç bir ciddi tesebbüse girismeyecegini, bundan dolayi devlet erkâninin bu husustaki fikirlerini ögrenmek istedigini belirtir. Bunun üzerine meclis, isi müzakereye baslar. Bir kisim devlet erkâni, pâdisahin fikrine uyar, bir kismi da muhalif kalir. Muhaliflere göre ıstanbul, alinmasi kuvvet bir sehirdi. sebebiyse arasında bol nüfusu ve etrafinda aşırı kuvvetli bir suru vardi. Sehrin, siddetle müdafaa edilecegine göre, alinamama ihtimali de vardi. Böyle bir durumda, devletin prestiji azalacakti. Onun için böyle bir tesebbüse girismemek icab ederdi. Gerçi hükümdar, Bizans`in bol malzemeye ve külliyetli miktarda silaha sahip oldugunu biliyordu. fakat meseleyi isten anlayan kimselerle müsavere etmis ve buranin “akl ü önlem”le alinabilecegi sonucuna varmisti. Nisanci Mehmed Pasa, gerek sehrin zaptinin zorlugu, gerekse Fâtih`in kararligi hakkinda su bilgiyi verir: “Bu sehri, Rum, Sam ve Trabzon denizlerinin kucakladigi iki kita sarmisti. Kâfirlerden büyük bir kalabalik bu sehri gece, gündüz koruyordu. Dogru ve saglam düsünce sahibi olanlar, buranin fethine imkân bulunmadigina, kâfirlerin elinden alinmasinin muhal (imkânsiz) olduguna, buraya metre�lik olmaya çalismanin soguk demiri dövmeye, burayi elde etmek istemenin seytandan hayir ummaya benzedigine hükmediyorlardi. fakat yüce hazrete yüksek himmet, kutlu kuvvet, saglam ve kötülüklerden arinmis nefs verildigi için, unsurlar kendisine pek açik surette boyun egiyordu. Bu sehrin, savasçi kâfirlerin eli altinda kalmasini iyi görmüyordu.*

Tacizâde Cafer çelebi de (s. 8) Meclisteki bu farkli iki görüsü söyle nakleder: “Vezirlerden degisik görüsler geldi. ısabetli görüsleri olan zeki, akilli, gözü pek ve celâdet sahibi olanlar, pâdisahin bu düsüncesini yerinde bulup gerekenin yapilmasi için hazirliklara baslanmasini istiyorlardi. Bir kismi ise surlarin saglamligi, giris ve çikis noktalarinin zorlugunu ileri sürerek ıstanbul fethini, Anka kusunu avlamaya benzettiler. Keza onlar, buranin zaptini, gök kubbenin fethine denk sayilacagindan, bundan vazgeçilmesinin daha uygun olacagini söylediler. Bu fikirler karsisinda genç sultan:

“Allah`in takdiri olunca, alisilagelmis nice imkânsizliklar, kolaylasir. tüm kâinat onun aksine çalissa da yarar vermez. Bunun tersine kolay ve elde edilmesi pratik bir isi de, sayet Allah dilemez ise, tümce âlem onu yapmaya yönelse, yine de basaramaz. Bu konudaki ümidim ne mal ve mülk bolluguna, ne ordu ve kahramanlarin çokluguna, ne de savas âlet ve vasitalarinin fazlaliginadir. tersine, sadece Hakk`in lütuf ve yardiminadir. temel gayem de, ıslâmt.in ulu prensiplerini ortaya koymaktir. Eger o kalenin benim tarafimdan fethi takdir buyurulmus ise, kale burçlari tas ve topraktan degil, saf demirden de olsa hiddet ve kahr atesi ile onu eritip mum gibi yumusatirim” der.

Muhalif küme, çandarli Halil Pasa etrafinda toplaniyordu. Pâdisahin, bu muhalefetten kötü halde cani sikilmis olmalidir ki “eger o kal`anin benim elimde feth olmasi mukadder olmus ola, burç ve barulari tas ve topraktan degil de demirden olmus olsa ates-i hism ve kahrla mum bunun gibi eritip yumusak eylerim.” diyecektir. Hükümdarin yakinlarindan bir zümre ise, bu fikrinde kendisini destekliyor, hamleci kararlarina, emekleri, istekleri ve heyecanlari ile yardim ediyorlardi. Meclis disinda, bu ikinci grubun fikrine katilanlarin basinda Aksemseddin geliyordu. O, bir taraftan genç hükümdarin ruh yapisinda bir cihad açarak onu kendi kendisinin emîri kilip kütle emrine kostuktan sonra, bu orta malini “fi-sebilillah” cihada tesvik etmesi pek tabii idi.

Meclisten, ıstanbul`un feth edilmesine dair karar çiktiktan sonra, beylerbeyilerine, sancakbeyleri ile subasilarina ve askerlikle ilgili olanlarin tamamina “ahkâmetrei serife” yazilarak bahara kadar hazirlanmalari ve savasa katilmak üzere toplanmalari emrolundu. Bu sebeple, Rumeli ile Anadolu`daki Osmanli sehir ve kasabalarinda geceli gündüzlü çalismalara baslandi. fakat Gelibolu ile Edirne`deki etkinlik hepsinden daha fazla idi. Gelibolu`da tezgahlara yeni yeni gemiler konuyordu. Bu arada bakir kapli (zirhli) gemilerin de yapilmasina özen gösteriliyordu. Kritovulos, genç hükümdarin bu neviden faaliyetlerinden bahsederken sunlari söylüyor: “Bir taraftan yeni gemilerin insasi, öbür taraftan da, süre asimi yüzünden tamire muhtaç olanlari da tamir ettiriyordu. Bu gemilerin bir kismi zirhli şekilde yapilmisti. Otuz ve elli çift kürekle sür`atli bir sekilde hareket eden hafif gemiler de yaptirdi. O, gerek yeni gemi insaati, gerekse tamir konusunda hiç bir masraftan kaçinmamisti. Bundan baska o, ülkesinin kiyilarinda bulunan gemileri toplayip onlara komutan, dümenci ve diger görevlileri yerlestirdi. Gerek savas, gerekse kusatma için kara ordusundan çok fazla, deniz kuvvetlerine ciddiyet verdiginden bu ordunun daha iyi ve itinali seçilmesine çaba etti. Komutasi Gelibolu valisi olan Baltaoglu Süleyman Bey`e verilmis olan bu donanma, 1453 baharinda Gelibolu`dan ıstanbul`a dogru hareket etti.”

Donanmadaki bu gemilerin sayisinda farkli rakamlar verilmekle birlikte genellikle su rakamlar üstünde durulmaktadir: Donanma, Gelibolu`dan devinim ettigi aman 147 harp gemisinden mürekkepti. Bunlarin 12`si çektirme, 80 tanesi çifte güverteli kürekli, 55 tanesi de küçük çaptaki gemilerdi. Bu gemilerin arasında kürekçilerden baska yirmi bin kadar azeb askeri bulunuyordu.

Edirne`ye gelince: Buradaki hazirliklarla bizzat padisahin kendisi mesgul olmaktadır, geceli gündüzlü durmadan çalisiyordu. Uyku zamanlarinda bile fethi düsünen padisah, çok defa yataginin arasında rahatsiz bir gece geçiriyordu. Dukas, onun bu andaki halet-i ruhiyesini su sözlerle bize nakleder:

“Mehmed, gece gündüz, gerek yatarken, gerek uyanik bulundugu yıllarda, ister sarayinda bulunsun, ister sarayin haricinde olsun, ne sekilde harb ederse ve ne bunun gibi vasitalari kullanirsa ıstanbul`u zapta muvaffak olacagini düsünüp zihnini yoruyordu. çok defalar aksam olunca, ata binerek yalniz basina, bazen yanina iki kisi alarak,kimi yaya yürüyerek, asker kiyafetinde bütün Edirne`yi dolasiyor ve hakkinda söylenen sözleri bizzat dinliyordu.”

ıste yine böyle uykusuz geçirdigi gecelerin birinde çandarli`yi huzuruna getirterek, altin ve gümüse aldanmamasini kendisine ihtar ettikten sonra, muharebenin yakinda baslayacagini, Allah`in inayeti ve Peygamberin imdadi ile ıstanbul`u alacagini, bu iste kendisine yardim etmesini söyledi.

Bu gece sohbeti ve olaylari hakkında şekilde Bizansli tarihçi Dukas, çok fazla önemli bilgiler vermektedir. Ona göre:

“Bir aksam, gece yarisindan sonra, saray bekçilerinden birkaç tanesini göndererek Halil Pasa (çandarli)`yi saraya getirtti. Bu bekçiler, pasanin konagina giderek, pâdisahin iradesini, pasanin harem agalarina bildirdiler. Bunlar da pasanin yatak odasina giderek, pâdisahin kendisini davet ettigini söylediler. Halil Pasa bayilacak derecede korktu. Karisi ile çocuklarini öptükten sonra çikti. yanında altinlar ile dolu bir de altin tepsi aldi. Daha evvela de belirttigimiz benzeri pasanin kalbinde bir korkusu vardi. Halil Pasa, pâdisahin yatak odasina girdigi zaman, pâdisahi oturmus ve elbisesini giyinmis bir vaziyette gördü. hemen etek öperek altin tepsiyi önüne koydu. Pâdisah altinlari görünce, “Lala, bunlar nedir?” diye sordu. O da cevaben dedik ki, “Sevketmeâb! Devletin büyüklerini, pâdisah fevkalade bir saatte huzuruna çağrı ettigi vakit, elleri bos girmek âdet degildir. Ben ise, huzurunuza çikmak için getirdigim bu altinlar benim degildir. Sana ait olan altinlari sana takdim ediyorum”. Pâdisah da cevap olarak dedi ki, “Senin altinlarina ihtiyacim yok. Hatta sana bunlardan fazla altin ihsan edecegim. Senden yalniz bir sey istiyorum. Bana ıstanbul`u ver.” Halil Pasa, pâdisahin bu son sözü ve ilgiyi üzerine titredi. Zira öteden buyana Bizanslilarin hukukunu müdafaa ediyordu. Onlarin sag eli mesabesinde idi. Bizanslilar da, pasanin bu sag elini hediyelerle doldururlardi. Türkler pasaya “kâfir ortagi” adini taktilar ve herkes ona “dinsizlerin ortagi ve yardimcisi” diyordu.

Halil, pâdisahin son taleplerine karsi dedi ki: “Sevketmeâb! Bizans ımparatorlugu`nun büyük bir kismina seni sahip etmis olan Cenab-i hak, ıstanbul`u da sana ihsan edecektir. Ben eminim ki, senin elinden kurtulmayacaktir. Allah`in inayeti ile ben ve bütün kullarin, büyük iste muvaffak olmak ugrunda birbirimiz ile yarisarak mallarimizi, canlarimizi feda edecegiz ve kanlarimizi dökecegiz. Binaenaleyh bu hususta müsterih ol.” Halil Pasa`nin bu sözleri, bu korkunç ejderi biraz teskin etmisti. Halil`e dedi ki: “Yatagimin bu bas yastigini görüyor musun? Bu yastagi bütün gece yatagimin bir ucundan diğer ucuna ve diger uctan öteki uca nakletmekle mesgul oldum. Yataga yatiyor ve kalkiyordum, gözüme uyku girmiyordu. Altin veya gümüs paralar seni aldatarak, intac etmek istedigim büyük isi arka birakmaya sevk etmesin! Bizanslilarla yakinda mühim bir sekilde savaş yapacagiz, Allah`in yardimi ve Peygamberin imdadi ile ıstanbul`u alacagiz”. Mehmed, bunlari ve buna aynı baska oksayici sözleri söyledi. halbuki pâdisahin bu oksayici sözleri arasinda kalbi burkan, kani kurutan ve isiran ihtarlar da vardi. Bu ihtarlardan sonra pâdisah, Halil Pasa`ya ruhsat verdi ve “sulh ve müsâlemetle” git dedi.

Mehmed o gecelerde, sabahlara kadar ıstanbul`un fethi isi ile mesgul oluyordu. Eline sehrin haritasi ile mürekkep alarak ve sehrin etrafindaki mevkilerin seklini resm ederek, harp fennine asina olanlara toplarin ve muhasara aletlerinin nerelere konmasi lazim geldigini tesbit ettigi bunun gibi, lagim açilacak yerleri de resim (proje) üzerinde isaret ediyor, hendeklerin baslarini ve merdivenlerin surun hangi tarafina konmasi lazim geldigini gösteriyordu. Velhasil bütün gece bu hazirliklarla mesgul olmaktadır, sabahlari, gece verilen kararlarin akillica ve düsmana karsi hilekârane tatbik ve icrasini emrediyordu.”

Edirne`de bulunan Fâtih Sultan Mehmed`in, yakindan ilgilendigi baska bir konu daha vardi. Bu da ordusunu toplarla techiz etme isi idi. Tarihte bir topçu parkina sahib olan ilk hükümdarin Fâtih oldugu belirtilmektedir. Surasi bir gerçektir ki, ıstanbul`un fethinde en mühim rolü oynayan vâsitalardan biri toptur. Gerçi topun bir harp silahi şekilde kullanilmasi ıstanbul`un kusatilmasi ile birlikte baslamis degildir. ama o tarihe kadar toplar, çaplari ve sayilari itibarıyla çok bir sey anlatım etmiyorlardi. Fâtih Sultan Mehmed, bu silahin tahrib gücünün büyüklügüne inandigi içindir ki, o tarihe kadar görülmeyen sayi ve çapta top yapilmasina ciddiyet verdi. Büyük çapta toplarin yapilma isini Orban (Urban) adindaki Macarla Türk mimarlarindan Müslihiddin ve mühendis Sarica üzerlerine aldilar. Saruca büyük bir top dökmeye muvaffak oldu. Orban da çok aşırı büyük çapta bir top yapabilecegini, ama gülle yapmasini bilmedigi için bu ise karismayacagini söyledi. Bunun üzerine pâdisah, mermi isini bizzat üzerine aldi. Kaynaklar, genç hükümdar ile Orban arasinda geçen muhavereyi su sekilde verirler: Orban: “Büyük toplarinizi dökebilirim, fakat mermi ve ince hesaplardan anlamam” deyince hükümdar “Benim senden istedigim sadece topu iyi dökmenden ibarettir. Kalani ben düsünürüm” demisti.

ıkinci Mehmed, ıstanbul muhasarasinda çok büyük rol oynayacak olan bu essiz toplarin en ince teferruatina kadar bütün hesap ve planlarini kendisi yaptigi bunun gibi, resimlerini de bizzat çizmisti. Kendi nezâreti altinda döktürmüs oldugu toplardan birisi aşırı büyüktü. Büyük emek ve masraflarla yapilan bu toplara “sahî” denmisti. Bu toplarla atilan gülleler, Kara Deniz sahillerinden getirilen kara bir tastan veyahut yuvarlak bir hale getirilen mermerlerden yapiliyordu. Dukas, büyük topun Edirne`deki ilk tecrübe atisindan, uzun uzadiya bahseder. Bu topun, Edirne`den ıstanbul`a kadar getirilebilmesi için iki ay kadar bir zamana ihtiyaç hasil olmustu. Top, otuz araba ve altmis manda ile çekiliyordu. Onun her iki tarafinda, ikiser sima adam bulundugundan yolda kaymamasi saglaniyordu. Yollarin fena yerlerine tahta dösemek ve köprü yapmak üzere ayrica elli ehil ile ikiyüz amele önden gidiyordu. ıstanbul`u kusatmak üzere hareket eden Türk ordusunda 3 büyük top ile ondört batarya top vardi. Subat baslarinda Edirne`de baslayan sevkiyat, Mart sonlarina dogru, ıstanbul`dan bes mil kadar uzakta bulunan bir yere gelmis oldu.

Anadolu ve Rumeli`de beylerbeyiler ile sancakbeyleri lüzumlu miktarda askeri topluyor, techiz ediyor ve belirlenen senelerde yerlerinde bulunmalarini saglamak için çalisiyorlardi. Anadolu askerleri, Bogazin dogu sahilindeki Beykoz kasabasinin üzerindeki ormanliklarda toplandilar. Fâtih, bunlari karsiya geçirmek üzere Beykoz, Kilyos ve Fenerbahçe`de dalyanlari bulunan Rallis Petropulos adindaki Rum`a komut verdi. Petropulos bu emri, iki gemisiyle askerleri ve mühimmati karsiya geçirmek suretiyle yerine getirdi.

Genç hükümdar, kusatma boyunca ıstanbul`a yapilabilecek tüm yardimlara mani olmak için her çareyi düsünüyor ve her tedbire basvuruyordu. Bu maksatla o, Turhan Bey ile ogullari Ahmed ve ömer Beyleri Mora topraklarina akina memur etti. nedeniyse Mora`da, Bizans ımparatoru`nun kardesleri Dimitrios ile Thomas hüküm sürmekte idiler. Fâtih, ımparator Constantinos`un, bunlardan yardim istedigini ögrenmisti. Bu sebeple, Turhan Bey, 1 Ekim`de sefere çikmisti. Osmanli hücumlari, Despotlarin kuvvetlerini bulunmamakta ederek onlara göz açtirmadigi bu gibi Bizans tarafindan beklenen yardimin gelmesine de mani olmuslardi. Bu arada Subat 1453`te hükümdarin emri ile Dayi Karaca Bey, ıstanbul civarindaki Rum kasabalarini teker teker ele geçirdi. Bu kasabalar, Karadeniz sahilindeki Misivri, Ahyolu, Vize ile Ayios Stefanos idi. Bigados da kendiliginden teslim oldu.

Hükümdar, savasla ilgili tüm tedbirleri aldiktan ve bütün hazirliklarini tamamladiktan sonra 23 Mart 1453 (12 Rebiulevvel 857) günü Edirne`den devinim eder. Kesan mevkiinde mola sağlayan hükümdar, çanakkale Bogazi`ndan geçecek olan Anadolu kuvvetlerinin gelmesini bekler. Kesan`da kendisine iltihak eden bu orduyu sektör pâdisah, yoluna devam ederek 1453 Nisan`inin besinde ıstanbul surlari önüne gelir. Ertesi gün, yani 6 Nisan (26 Rebiülevvel) Cuma günü de sehri kusatma altina alir. Bizans tarihçisi Dukas ve ondan naklen Hammer, Fatih`in gelisini ve otagini kurusunu söyle anlatirlar: “Paskalyayi takib eden Cuma günü (6 Nisan) Mehmed, sehir önünde görünerek (Egrikapi) karsisina gelen tepenin arkasinda çadirini kurdu. Ordusunun meydana getirdigi çizgi, sarayin Tahta kapisindan Yaldizli kapiya kadar uzaniyordu. yine Tahtakapidan Kosmidi (Eyüb civari)`ye kadar cenup tarafta bulunan baglara ve ovalara yaymis idi. Bu yerler, esasen daha evvel Karacia (Karaca Bey) tarafindan tahrib olunmuslardi. Nisanin 6. Cuma günü, sehir muhasara edildi. Büyük top, imparatorun yine tahkim ettirmis oldugu Egrikapi (Kaligarya) önüne konmustu. Pâdisah, bu kapinin tahrib edilemeyecegini anlayinca topu Sen-Romen kapisi önüne tasitti. Bundan dolayi bu kapi “Topkapi” adini almistir.”

Takriben iki ay sonra “Fâtih” diye anilacak olan Mehmed`in ordulari, ıstanbul surlari önünde göründükleri zaman, Katolik Hiristiyan dünyasi, Katolik ve Ortodoks kiliselerinin birlesmesi gerektigini, bu birlesme için, bundan daha iyi bir zamanin olamayacagini düsünüyor ve fakat bu sayede Bizans`a yardim yapilabilecegine inaniyordu. Bu yardimla o, Ortodoks Kilesisi`ni asimile edip yüzde yüz ortadan kaldirmayi hedefliyordu. dönemin Hiristiyan âlemindeki bu çekisme ile, ıslâmetredan alinan ilhamla, Osmanlinin sahip oldugu dinî müsamahasi (hosgörü)ni karsilastirma bakimindan bu mevzuda kisaca ve özet olarak bilgi vermek istiyoruz. Böylece, Ortodoks Mezhebi`ndeki Rumlarin, içinde bulunduklari psikolojik durumu anlama imkânini da bulmus olacagiz. Bu karsilastirmayi da bizzat kendi kaynaklarindan yapmakla meseleye daha rahat bir açiklama getirmis olacagiz.

“Mehmed`in askerleri tahribat için ıstanbul kapilarina dayanirken, sehir halki Rum ve Latin kiliselerinin birlesmelerini saglamak veya engellemek için birbirleri ile budalaca çekisiyorlardi. o tarihten bir önceki yilin 12 Araliginda, Ayasofya`da iki firka (mezheb) arasinda seklî bir uzlasma saglanmistir. ama bu uzlasma, Avrupa`nin büyük devletlerini, kendi sonuçlari ile ilgilendirip bu yoldan biraz yardim saglamak arzusu ile yapilmisti. Sizmatizm atesi henüz sönmemis oldugundan, her gün bir takim çirkin çekismeler görülüyordu. Muhaliflerin düsmanligi son dereceyi bulmustu. Bir grup papaz ve ileri gelenler, imparator ile birlikte Katolik âyininde hazir bulunurlar iken, baska kesisler ile halkin bir kismi manastirlardan çikmiyorlardi.” Hammer, bu konu için daha fazla tafsilat vererek iki kilisenin nasil birbirleri ile çatistiklarini anlatir. ama biz, dönemin Bizans tarihçisi olan Dukas`in verdigi bilgiyi de vermek şekli ile Katolik ve Ortodoks kiliselerinin birbirlerine karsi olan bu hasmâne tavirlarini ortaya koymaya çalisacagiz.

“Gennadios, her gün birlesme taraftarlari aleyhine va`z etmekten ve yazilar yazmaktan arka kalmiyordu. Saint Thomas Akinu`nun sahsi ve eserleri aleyhine yeni mütalaalar ve itirazlar düzen ediyordu. Bir de Dimitri Kidoni aleyhinde bulunuyor ve bunlarin rafizî olduklarini isbat ediyordu. Senatodan bas amiral büyük duka (Lukas Notaras), Genadios ile ayni fikri paylasiyor ve onunla is birligi yapiyordu. ıstanbul aleyhine toplanmis olan sayisiz Türk askerlerini gören halka hitaben bu büyük duka, Latinler aleyhine sunlari söylemeye cesaret etti: “ıstanbul`un içinde, Türk sarigini görmek, Latin serpusunu görmekten daha iyidir.”

Görüldügü benzeri ımparator, Avrupadan yardim alabilmek için Papa tarafindan sart kosulan Katolik kilisesi ile birlesmeyi kabul etmis, onun gönderdigi Kardinal ızidor vasitasiyle Ayasofya`da âyin yapilmisti. Bu hareket, Hiristiyanligin, Ortodoks Mezhebi`ne bagli olan halkta, büyük bir nefret uyandirmisti. Latinlere karsi olan bu nefretin kökleri aşırı eskilere dayaniyordu. Zira 1204`teki Latin istilasinin aci hatiralari, halkin hafizasindan daha silinmemisti. Sehirde yaptiklari yagma ve Rumlara yapilan iskenceler ile onlari her çeşitli haktan mahrum edisleri, henüz unutulmamisti. Bu istila esnasinda ıstanbul`daki âbidelerin çogu tahrib edilmis, mezarlar soyulmus, oldukça çok eser mahvolmus ve Türk fethine kadar bu facianin izi silinememisti. Türkler, ıstanbul`a girdiklerinde bir kismi aşırı harab 50`ye yakin kilise, bazi resmî yapılar, yikilmis müesseseler, bozuk yöntemler ve terk edilmis saraylar bulmuslardi. Bu sekildeki tahribata karsilik, Müslüman Türk`ün müsamahasi biliniyor, Osmanli hükümdarlarinin vicdan hürriyetine, din ve mezheb serbestisine verdikleri mukaddes m.�nâ farkediliyordu. Rumlar, her mezhepteki hiristiyanlarin, mal, can ve din hürriyetine sahip olarak Osmanli ülkesindeki sorunsuzca hayatlarini gipta ile karisik bir hayranlikla müsahede ediyorlardi. Bu, Müslüman ve büyük devletin, gayr-i müslim tebeasina (vatandasina) verdigi büyük rahatlik ve kazanç imkanlari da bunlara ilave edilince, bazi Bizanslilarca Osmanli idaresi bir nimet ve kurtulus şekilde görülüyordu. Bu anlayisin bir sonucu olarak, imparatordan sonra, en yüksek dereceli devlet adami olan Grandük Notaras: “Konstantinipolis`te kardinal sapkasi görmektense Türk sarigini bakmayı tercih ederim” diyordu. Makamindan uzaklastirilan eski patrik Gennadios (fetihten sonra Fâtih tarafindan Rum Patrikligi`ne getirilen kimse) da Ortodoksluk için enfazla tercihin bu olduguna inaniyordu. Zira Türk sarigi, düsmanlari olan milletler tarafindan bile hakkin, dogrulugun, adaletin, din ve vicdan serbestisinin isareti şekilde görülüyordu. Tazim ve tekrim edilmekte, onun hakim oldugu idare araniyordu. Hatta bir rahibe bütün hiristiyanlarin saskin bakislari önünde mezheb degistirmeyi red ederek tam olarak ıslâmt.� olan kiyafeti kabul edip, Hz. Peygamberin nübüvvetini tasdik ettigini haykirmisti. sebebi ise, Sultan Mehmed`in temsil ettigi idare, insan tabiat ve yaratilisina son derece uygun idi. Devrinde hayal edilen ve istek edilen esaslara dayanmis bulunuyordu. Bu, onun ıslâmetremümessilligini ne kadar azametle temsil ettigini gösterir.

KUSATMA VE ıSTANBULUN FETHı

Bilindigi bi Cuma, içinde Cuma Namazi bulundugundan Müslümanlarcaek şekilde kabul ediliyor. ıste böyle bir günde Edirne`den baslayan hareket, altı Nisan (26 Rebiülevvel) gününe rastlantı eden baska bir Cuma günü, genç hükümdarin, ordusu ile beraber edâ ettigi (kildigi) Cuma Namazi`ni müteakip baslayan kusatma ile ilgili yerli ve yabanci bir çok kaynakta bilgi bulunmaktadir. Birbirlerini tamamlar mahiyette olan bu teferruatları kisaca ve ana hatlari ile vermek gerekiyor. Zira tafsilatina girdigimiz süre sırf bu kusatmanin, hacimli bir eseri dolduracak kadar genis olacagi görülecektir. Bu sebeple biz, konunun detaylarina girmeden vermek ve kaynaklarina dipnotta isaret etmekle yetinmek istiyoruz.

Cuma namazindan sonra muhasara hareketine baslanilmasini emreden genç hükümdar, maddî kuvvet kadar metre�nevî kuvvetin de tesirine inaniyordu. Bu sebeple sultanin etrafinda, ulema, mesayih ve bunlarin talebelerinden meydana gelen bir halka bulunuyordu. Bunlar, asker arasinda gazâ ve cihadin faziletinden bahsederek onlari “Feth-i Mübin”e tesvik ediyorlardi. Onlar, bununla da yetinmeyerek “Feth-i Mübin”in muhakkak oldugunu, Kostantiniyye fethinin Sultan Mehmed tarafindan gerçeklestirilecegini askere telkin ediyorlardi. Âlimler, seyhler ve seyyidlerden meydana gelen halkadan bahseden Hoca Sa`duddin Efendi bu konu için su bilgileri vermektedir:

“Ulema, mesayih ve seyyidler, eski âdetleri üzre ol gazi hükümdarin katinda bulunmak, gaza sevabini elde etmekle yüceldiler. Onun otagi yaninda yürüyüp dua etmekten bir an bile geri kalmadilar. Sultan-i âlisan (sani yüce sultan)la at basi giderek onun * âyet-i kerimesinde belirtildigi benzeri “onun verdigi nimetlere sükr ederler” derecelerine dogru yöneldiler. Her lahza, fetih ve zaferin nasib olmasi duasina, emel ve dileklerinin gerçeklesmesi için yakarista bulundular. Gerçekten de rehberi zafer olan bu seferde, temiz ruhlar birlikte, gayb ordulari ise askerin öncüsü şekilde ilerlemekte idi. ama o tarihlerde hayatta olan ve saklı sirlari bilenlerden ve kerametleri zahir olan Aksemseddin Hazretleri ile Akbiyik Dede, ıslâmt.askerlerine sima akligi olmak için duaya devam ediyor ve hükümdarin emri geregince otag yaninda yürüyorlardi. Böylece onlar da, dilekleri gerçeklestiren Allah`in yardimlarini taleb için ayni yola düstüler.”

Bizans surlari önünde saf tutan Osmanli ordusunda, piyadeler sagli sollu ayrilmis, geri ve yanlara süvariler konmustu. üç tane büyük hücum firkasi teskil edilmis ve 14 bataryalik bir topçu parki kurulmustu. Kisa bir süre içinde muhasara için mevki piyasa ordu, hazirliklarini yürütürken Sultan, Bizans ımparatoru`na, Mehmed Pasa`yi, baska bir rivayette de ısfendiyar oglu ısmail Bey`i elçi şekilde gönderip, sayet teslim olurlarsa, halkin mal ve canlarinin güvenlikte bulunacagini, isteyenlerin tüm esyasiyla birlikte arzuladiklari yere gidebilmekte serbest olacaklarini, ters takdirde harp hukukunun gerektirdigi seylerin yapilacagini bildirdi. Bu teklifin reddedilmesi üzerine, kusatma hareketine hiz verildi. Sahî denilen büyük top, zamanımızda Topkapi denilen yerde mevzilendirildi. 12 Nisan`da safakla birlikte topçu bataryalari atese baslayarak, surlar bombardimana tutuldu. Bu bombardimanlarin çok ustalikli yapildigi, nokta atislari ile surlardaki muhayyel bir üçgen dövülerek, zedelenen kenarlarin üzerine, ortasina yapilan top darbeleriyle büyük gedikler açildigi rivayet edilir. Bu sekildeki bir bombardiman, Türk topçusunun harp teknigindeki maharetlerini göstermektedir. Schlumberger, bu konuda asagidaki ifadeleri kullanarak Osmanli topçusunun, bu fetihteki rolüne isaret eder:

“gene Nisan`in on ikinci günü büyük bombardimanin basladigi gündü. Bu elem sağlayan tarihten itibaren muhasaranin son buldugu 29 Mayis tarihine kadar yedi hafta boyunca o korkunç toplar, günün her saatinde sasmaz bir intizam dahilinde dehset saçan bir gürültü ile agir mermer güllelerini Bizans surlarina firlatmaktan bir an bile arka kalmadilar. Simdiye kadar hiç kimsenin asla isitmemis oldugu bu harikulade top patlamalarini isiten hurafe perest (hurafelere inanan) halkin, duçar oldugu canhiras feryad ve dehset, tasavvur edilsin. Tesirin tahribkarligi derhal görüldü. Asirlar oyunca nice kuvvetli milletlerin hücumlarina dayanmis olan bu asirlik duvarlarda, derhal gedikler açilmaya baslandi. Bu gülleler, kesif bir toz ve duman bulutu arasında müthis bir gürültü ile geliyor, surlara çarpip tahribatini yaptiktan sonra bin parça oluyorlardi. Kusatilmis olanlar, çok aşırı kisa bir mesafeden yapilan bu ilk top atesini müteakip, bin seneden bu güne bu sevgili beldenin maglup edilemez bir tanriçasi makaminda tuttuklari ve varligiyla magrur olduklari bu köhne surun kendilerini korumaya yetmeyecegini anladiklari süre, tarifi imkansiz bir ye`s ve kedere kapildilar.”

Mutlak surette galip gelmek azmiyle bütün hazirliklarini tamamlayan Sultan Mehmed, ortaçagin en büyük kalesini yikmak için yaptirdigi müthis toplari ile ıstanbul surlari önüne gelip muhasaraya baslar. altı Nisan – 29 Mayis arasinda 54 gün süren kusatmanin tafsilatina girmek istemiyoruz. ancak, Fâtih ünvanini alacak olan Sultan Mehmed, ıstanbul surlari önünde, kendisini tüm mukadderatla karsi karsiya getiren iki çetin imtihan daha geçirmisti. Durumun nazikligini ortaya koymasi bakimindan kisaca bunlardan söz etmek gerekiyor.

20 Nisan`da bugday yüklü bir Bizans gemisiyle dört Ceneviz gemisi, Baltaoglu Süleyman Pasa`nin tüm gayretlerine ragmen, Lodos rüzgari ve Bogaz`daki akinti sebebiyle Halic`e girmeyi basardilar. Bu basari, Bizans`ta büyük bir ümit ve sevinç uyandirdi. Bu gemilerin, batililar tarafindan gönderilen donanmanin öncüleri oldugu sayiasi yayildi. Tursun Bey`in ifadesiyle bu olay, “ehl-i ıslâmt.arasina fütur ve perisanî saldi. Amma mt.`nide âyet-i kerimesinin isaretine uygun şekilde bu hadise, alinan tedbirlerle Müslümanlarin lehine tecelli edecektir. Gerçekten, muhasarayi basarisizliga ugratacak büyük bir tehlike belirmisti. ümitsizlik, bozgun dogurabilirdi. O zaman, Aksemseddin tarafindan Pâdisaha sunulmus olan bir mektup, bu muvaffakiyetsizligin, umumî bir hayal kirikligi dogurdugunu ve zaferi süpheye düsürdügünü isbat etmektedir. mektup, alinmasi gereken tedbirleri de tavsiye etmektedir.

Düsman gemilerinin Halic`e girmesi üzerine, hisimla atini denize dogru süren ve kaftani islanincaya kadar denize girmis olan genç hükümdar, bu durumu hazmedemeyerek Baltaoglu`nu komutanliktan azlip, onun yerine Hamza Bey`i tayin eder.

Sultan, bütün vezir ve komutanlarin katildigi bir Divan toplar. Orada, çandarli ile ona tabi olanlar, ortaya çikan durumdan istifade ile ımparator`la müzakerelere girisilmesi ve muhasaranin kaldirilmasi fikrini tekrar ortaya atarlar. Genç hükümdar için durumun ne kadar nazik bir hale geldigini tasavvur etmek mümkündür. Vaziyeti, çandarli Halil Pasa`nin eski rakibi ve fetih fikrinin kuvvetli müdafii Zaganos Pasa kurtarir. Sehabeddin Pasa ve Koca Turahan Bey`le Aksemseddin`in ve Sultanin hocasi Ahmed Güranî (Molla Güranî)`nin yardimlari ile bu bedbin görünüsü yenmeye ve savasa devam azmini yenilemeye muvaffak olurlar. Bunlar, tesci` edici sözleriyle askerin cesaretini yükselttiler. Hoca Sa`duddin bu konu için sunlari söyler: “Ulemanin ileri gelenlerinden Seyh Ahmed Güranî, büyük seyhlerden Aksemseddin ve makami ulu vezirlerden Zaganos Pasa, ülkeler hakimi sultan ile ayni görüs ve fikirde olup, baris ve anlasma yöntemini benimsememislerdi. Fetih alâmetleri belirdigi sirada isten el çekmek görev anlayisina sigmaz diyerek zaferleri gölge edinen askerlere nasihatlarda bulundular ve tatli bir dille “sonra Rum ülkesi size açilacaktir” hükmünde belirtilen gerçek vaadi hatirlatarak “büyük savas, Kostantiniyyenin fethidir” gerçeginden hareketle ortaya konan gayret ve ihtimami bir bir gazilere anlattilar.”

Bizans`in, Haliç tarafindan da tazyiki için limana girise mani olan zincirin kirilmasi denenmisse de basari saglanamamisti. Bunun üzerine ince donanmanin Halic`e karadan geçirilmesi genç hükümdar tarafindan düsünülmüstü. Bizans Rumlari arasinda da “Gemilerin karadan yüzdürüldügü görülünceye kadar ıstanbul`un zaptinin kimseye müyesser olmayacagi” hususunda bir inanç ve anlayis bulundugundan, kusatilanlarin bütün ümitlerini kirmak için bu ise tesebbüs edilmistir. O sirada, Galata, Cenevizlilerin elinde bulunup ayri bir kalesi vardi. Bura sakinleri, Türklerle arkadaş olmakla birlikte gece olduğunda de Bizanslilara yardim etmekteydiler. Halic`e denizden girmenin imkansizligi yüzünden 50-70 kadem uzunlugundaki 15-22 sira kürekli 70 kadar gemi, 22 Nisan gecesi sabaha kadar Halic`e geçirildi. Solakzâde bunu “Himmet-i merdân ile Besiktas dedikleri yerden Kasim Pasa deresine dogru, dag parçasi bu gibi gemilerin altina rugan (yag) ile terbiye olunmus kütükler döseyip, bir rivayette yelkenler açarak yürüttüler ve gemileri birbirine baglayarak üzerine metrisler koydular” cümleleri ile anlatir. Bu sevkiyat yapilirken Beyoglu tepelerine yerlestirilen bataryalarla Haliç`teki Bizans donanmasi taciz edilip hareketsiz birakildigi gibi surlarin etrafinda da bombardimana devam edilip, temel etkinlik, iyi bir sekilde gizlenmisti. Sabahleyin 70 parça kadar geminin, Haliç`te yelken açtigini gören Bizanslilar, hayret ve dehsetle bu manzarayi seyre baslamislardi. Bu sekilde, karadan gemi yürüterek denize indirme teknigi büyük bir basari idi.

Fâtih, bununla da kalmadi, ihtiyaç karsisinda büyük dehâsinin yeni bir kesfini de ortaya koydu. Havan toplari döktürdü. Onlarin, balistik hesaplarini bizzat yaparak tecrübelerinde bulundu. Beyoglu sirtlarindan ve Galata surlarindan asirma atislarla Haliç`teki düsman gemilerini batirmaya basladi. Böylece yeni bir cephe açilmasi ve Bizans`in her taraftan sikistirilmasi, ımparator`u, en agir sartlari kabul ederek baris teklifinde bulunmaya zorladi. fakat Fâtih, ımparator`un gönderdigi elçilere: “Ya ben Bizans`i alirim, ya Bizans beni” diyecek kadar, fetih isinde azimli oldugunu ve teslimden baska bir teklifi kabul etmeyecegini bildirmisti.

Gemilerin Halic`e indirilmesinden sonra Defterdar ile Kumbarahane ıskelesi arasinda bin kadar duba üzerine, bes askerin yan yana yürümesine imkân verecek ve top geçirilebilecek sekilde muntazam, saglam dösemeli bir köprü kurdurdu. O dönem tekniginin bir harikasi kabul edilen bu köprü, Rumlarin metre�neviyatlarini yine ve esasli bir sekilde sarsti.

Fâtih Sultan Mehmed`in karsilastigi ve âdeta sınav edildigi buhranli ikinci hadiseye geçmeden evvela, onun düsmani olan ve Fâtih`i sahsen taniyan Bizans imparatorluk prensi meshur tarihçi Dukas`in karadan yürütülen gemiler ile pâdisahin bu husustaki faaliyetleri hakkindaki düsüncelerini buraya almayi faydali buldugumuzu belirtmek isteriz. O, söyle diyor:

“Pâdisah, cesurâne ve cür`etkârane bir planin tatbik ve icrasini düsündü. Galata`nin sark tarafinda ve çifte sutun altindaki cihette olan yer ile, Galata`nin diger cihetinde ve Kosmidion denilen yerin karsisindaki Haliç sahili arasinda bulunan ve Galata`nin arkasinda olan ormanlik dag yolunun düzeltilmesini emr etti. Bu yolu, olası oldugu kadar düzelttiler ve makaralar ile gemileri denizden karaya çikardilar. Bu gemilerin, geçidin (Bogaz) mukaddes agzindan çekerek, kara yolu ile,Halic`e nakl olunmalarini emr etti. Bu suretle emir icra olundu. Gemiler çekiliyordu. Her birinin bas tarafinda bir kaptan ve arka tarafinda bir dümenci oturuyordu. Bir digeri de elinde küregi tutarak, yelkeni harekete geçiriyordu; biri de davul, baska biri de borazan çaliyor ve denizcilere ait sarkilar okuyordu. Muvafik rüzgarin esmekte oldugu sirada, ormanlari ve dereleri asarak, denize varincaya kadar karadan geçiyorlardi. Bu gemilerin sayisi seksen idi. Bunlar arasinda iki sira kürekli kadirgalar da vardi. geri kalan gemileri orada biraktilar. Böyle bir harikayi kim gördü ve kim isitti? Keyahsar (Keyhüsrev) denizde köprü insa ederek, karada yürür gibi bu köprü üzerinden karsiya asker geçirdi. Bu yeni Makedonyali ve bana kalirsa neslinin en son pâdisahi olan Mehmed, karayi denize tahvil etti (çevirdi). Ve gemileri dalgalar yerine, daglarin tepelerinden geçirdi. Binaenaleyh bu, Keyahsar`i da geçti. Zira Keyahsar, Elispondos (çanakkale Bogazi)`u geçti ve Atinalilara maglub olarak muhakkar (hakarete ugramis) bir durumda arka döndü. Mehmed ise, karayi denizde oldugu bunun gibi geçti ve Bizanslilari mahv etti. Ve hakiki altin benzeri parlayan Atina`yi (burada kastedilen ıstanbul`dur) yani dünyayi tezyin eden (süsleyen) sehirlerin kraliçesini feth etti.”

ıstanbul`un, kusatma altina girdigi günden, düsecegi gününe kadar Haliç`te büyük bir Venedik gemisinde bulunarak, gelişmeleri yakindan takib etmis olan vak`anüvis Nicolas Barbaro, efsanevî mes`ale isigi altinda gemilerin, dag ve tepelerden geçisinin dehset saçici cereyanini, taifelerin sevk ve setaretini, tekbir seslerini, neşe nârâlarini ve davul âvâzelerini uzun uzun anlattiktan sonra “Bu gemilerin, sanki denizde imis gibi karada hareketleri hadisesini gözleriyle takib etmemis bir kimse için bunun, inanilmayacak kadar garip bir görünüm oldugunu yine ederim. Ben bunu, Keyhüsrev`in Athos dagini yarmasinda gösterdigi cearet ve fedakârligin kat kat üstünde bulurum. Bunlari bizzat gözlerimle gördüm. Eger bu harikulade olayin meydana gelmesinde hazir bulunmamis olsaydim, buna inanilmaz ve garip masallar benzeri görünmüs olacak olan diger rivayetlere de artik inanirim” der.

Fâtih Sultan Mehmed`in, muhasara esnasinda karsilastigi ve âdeta sınav edildigi ikinci mühim hadise, Mayis sonlarina dogru kendisini göstermisti. nerdeyse bütün kaynaklarin belirttigine göre o günlerde Osmanli ordugâhinda, Bati hükümdarlarinin birlestikleri, Hunyad`in sehri kurtarmak üzere güçlü bir ordu ile yolda oldugu ve büyük bir Haçli donanmasinin Agriboz`a ya da Sakiz Adasi`na ulastigi sayialari yayilip büyük bir endiseye sebep oldu. tekrar mirildanmalar basladi. Basindan beri kusatmaya karsi bunun gibi görünen çandarli, hakli çikacak gibiydi. Gerçekten, Venedik, 7 Mayis`ta hazirladigi bir donanmayi G. Loredano komutasinda Ege sularina göndermisti. Papa da kendi hesabina bes kadirga techiz ettirip yola çikarmisti. diğer tarafta Karamanoglu, Venediklilere verdigi söz üzerine ıstanbul surlari önünde herhangi bir gevseme şeklinde harekete geçmeye hazir bulunuyordu. güçlü bir casus sebekesine sahip olan Osmanli hükümdarinin, bu etkinlik ve hazirliklardan habersiz kalmasina olanak yoktu. Bir gecikme, sonucu çok fazla tehlikeli ve mes`um neticeler dogurabilirdi. Tâcîzâde`nin ifadesiyle: “Te`hir olicak mebada derya yüzünden dahi küffardan muavin gelip halka zaaf-i kalb târi olmaga sebep ola”. Gerçekten de ıstanbul muhasarasinin sonlarina dogru (25, 26 Mayis) bir Macar heyeti, Osmanli karargâhina gelir. Bu heyet vâsitasiyle, Jan Hunyad`in, naiplikten çekildigi ve Ladislas`in kral oldugu ögreniliyordu. Bu nedenden Jan Hunyad, Sultan Mehmed`le 3 seneyi kapsayacak sekilde yapmis oldugu mütarekenin, ahidnâmesini arka istiyordu. Zira idareyi genç krala devr etmekle imzalamis oldugu ahidnâmenin geçersiz oldugunu ve bu sebepten dolayı onu geri isteyerek ve Osmanli hükümdarinin ahidnâmesini de iade ediyordu. Macar heyeti, vezir-i azam ve onun yaninda bulunan iki vezirle görüsür. Sefir, efendisinden aldigi talimat üzerine, pâdisahtan ıstanbul kusatmasinin kaldirilmasini ister. ters takdirde Macarlarin, Bizans`in lehinde hareket edip onlarin yaninda yer alacaklarini bildirir. Macar elçilik heyeti, Bati devletlerine ait bir filonun da Bizans`a yardima gelmekte oldugunu bildirir.

Macar elçisiyle olan görüsme, genç hükümdara bildirilir. Macarlarin Rumlara yardim edeceklerine dair olan tehdidi ve bir Bati filosunun yardima gelecegi sözleri, Sultan Mehmed`i düsündürür. Bunun üzerine, 27 Mayis aksami bir meclis toplayarak vaziyeti görüsür. Vezir-i a`zam Halil Pasa, daha önce görmüs oldugu 3 Haçli seferinin tehlikelerini yakindan bildigi ve Bati Hiristiyanlarinin yeni bir Haçli seferi düzenlemelerinden korktugu için, imparatorun agir bir vergiye baglanarak muhasaranin kaldirilmasini teklif eder. özellikle Hiristiyan Bati`nin birleserek Müslüman Türkleri Balkanlardan atmak üzere harekete geçebileceklerini, bunun da daha büyük bir felakete neden olacagini söyler. Zira o, Yildirim Bâyezid`in akibetini, ızladi, Varna ve ıkinci Kosova muharebelerini hatirliyordu. Buna karsilik Zaganos Pasa, ıstanbul`a yardim yapilamayacagini, Bati devletleri arasindaki rekabetin bu yardima engel olacagini, yardim yapilsa bile ciddi olamayacagini söyler. Onun bu görüsüne bazi ümera ile ulema ve Aksemseddin istirak ediyorlardi. Benimsenen bu görüs üzerine, umumi bir hücuma karar verilmekte.

Gerçi, Venedik ya da Papa`nin donanmasinin Sakiz`a geldigi haberi alinmisti. Son şekilde yapilacak hücumun neticesine kadar Macar elçisi iade edilmeyerek alikonuldu. Bu arada muhasaranin uzamasi, bazi dedikodulara sebep olmustu. Pâdisah da endiseli ve sikintili idi. ancak Aksemseddin`in sebat ve saldırı edilmesi ile ilgili mektubu ve manevî tebsirati havi yazisi, herhalde Sultan Mehmed üzerinde tesirli olmustur.

Fetih esnasinda, Sultan Mehmed ile Aksemseddin arasindaki talep, tesvik ve sabri tavsiye hususu, su ifadelerde açiklik kazanir. “Bâhusus, fetih tarihinin iç yüzünü yönetim eden Aksemseddin, cepheden cepheye at oynatan, kafasi ve bedeniyle de en agir ve zorlu yükü tasiyan pâdisahin bir dinamo bu gibi zaman zaman bosalir olan mt.�neviyatini besliyor ve takviye ediyordu.

Genç hükümdar, sihirbaz kudretiyle kal`alar kurdurmus, toplar döktürmüs, donanmasina bir gecede daglari asirtmis, genç, dinç, nizamli ve talimli ordusuyla karalari denizlere çevirtmis, denizleri tutusturtmustu. fakat gene de Bizans surlarina çarpip püsküren ve uzadikça uzayan muhasaradan da zaman zaman ümitsizlige düser gibi oluyordu. Ne ki genç hükümdarin kulagina durmaksizin “Korkma, sehri alacaksin” diyen ses, ona her süre deste ve yar olmaktadır bulunuyordu.

lakin bir çeşitli neticelenmeyen kusatma ve Ortodoks kiliseninin son ve tek ümid olarak Katolik kilisesine boyun egmesine karsilik, Papa`nin da Avrupa`li kuvvetleri, sehre yardimci olmak üzere gönderme ihtimallerinin kizistigi bir gerçekti. ıste biçagin kemige dayandigi bu çok fazla nazik demde, pâdisahin, Veliyüddinoglu Ahmed Pasa`yi, Ak Seyh`in çadirina niyaz ve sual babinda göndererek seyhinden fethin gününü, hatta saatini ve sehre girilecek noktayi ögrenmis görüyoruz.

fakat, Seyh`in ogullarindan bir tanesi, babasinin mustuladigi an gelip çattigi halde, fetih haberinin gelmemesi üzerine, pâdisahin gazabindan korkarak, merakla babasinin çadirina geldigi vakit, kapida bulunan nöbetçi: “ıçeri kimseyi komayasuz diye siparis olundu” diyerek delikanliyi Ak Seyh`in yanina almaz. Bu esnada çadirin bir yanindan etegini kaldirip içeri bakan genç adam, babasinin basi secdede, göz yaslari ve enin ile aglayip yalvarmakta oldugunu görür. Bu uzun niyaz ve yanik münacattan sonra, Seyh`in basi secdeden kalkar. Bu esnada da ordu, yatagini asmis sel gibi, tasa köpüre sehre girmekte, Ak Seyh de kendi kendine “Elhamdülillah, Elhamdülillah” diye Cenabu Hakk`a sükr etmeye, tekbir getirmeye baslamis bulunmaktadır idi.”

Aksemseddin ile Fâtih arasindaki münasebetlere ilişki etmis olmakla beraber, daha evvela toplanmis bulunan harp meclisinden kisaca söz etmemiz gerekiyor. Zira tüm öneri ve çabalara ragmen Bizans teslime yanasmadigi bunun gibi, Fâtih`i zor durumda birakacak bazi tesebbüslerde de bulunuyordu. Bunun için 27 Mayis`ta, Fâtih`in baskanliginda toplanan bir harp surasinda uzun münakasalar yapilmisti. Vezir-i a`zam Halil Pasa`nin muhasarayi kaldirma taraftari oldugunu bu surada açikça söyledigine daha önce isaret edilmisti. Buna karsilik Zaganos Pasa ile hem tib hem de manevî ilimlerde derin malumata sahip bulunan Aksemseddin, fethin, Müslümanlarin 850 senelik en büyük idealleri bulundugunu, Bizans`in metre�nen tefessüh ettigini, maddeten de hiçbir gücünün kalmadigini, Rum halkin büyük bir kismi ile bazi ileri gelenlerin Osmanli idaresini bir kurtarici olarak kabul ettiklerini, ıstanbul`a hakim olan devletin hem ıslâm, hem de Hiristiyan dünyasinda büyük bir manevî nüfuza sahip olacagini, bu sebeple kat`i neticenin alinmasina kadar muhasaraya devam edilmesini istediklerine münasebet edilmisti. Hz. Peygamberin ashabindan ve hicret esnasinda kendisini Medine`de evinde misafir etme serefine nail olan Ebu Eyyub el-Ensarî`nin kabrini kesf ettigi gibi, Kur`an`da ıstanbul`a isaret ettigi kabul edilen * “beldetün tayyibetün” lafzinin “ebced hesabi” ile içinde bulunduklari 857 hicrî senesini isaret ettigini söyleyen Aksemseddin, bu sebeple “feth-i mübin”in tam olarak bulundugunu, derin bir vecd ile dile getirir. tüm bu görüsmelerden sonra meclis muhasaraya devama karar vererek dagilir.

Sultan Mehmed, savaş hazirliklarini tamamladiktan sonra sehre bir elçi göndererek ımparator`a “sehri menkul serveti ve yakinlari ile terk edebilecegini” bildiren bir mesaj gönderdi. ımparator bu alakayı reddedince Fâtih, tüm orduya tellallar çikararak umumi hücumun yapilacagi günü tesbit etti. O, yemin ederek askerlere söyle dedi: “Bu muharebede yatırım olarak yalniz sehrin binalarini ve surlarini istiyorum. Sehrin diger bütün menkul servetini ve mahsurlarini ganimet olarak size birakiyorum.”

Bundan sonra, tüm ulema, mesâyih ve gazi dervisler, asker içinde zaten coskun bulunan saldırı ve kazanma halet-i ruhiyesini, m.�nevî tebsirlerle bir kat daha artirdilar. Bu esnada genç hükümdar da münadiler vâsitasiyle orduya tebligatta bulunarak “ilk defa sura çikacak olan askerlerin rütbelerinin artirilacagini, eline hükm-i serif sadaka olunarak (verilerek) tâ nesli munkariz oluncaya degin evladinin, kiyamete kadar baki olacak bulunan Devlet-i Âl-i Osmanî`de, her zaman muhterem sayilacagini” bildirdi.

Bu esnada Osmanli toplari surlari dövmeye devam ediyor, Bizansli muharipler, devamli mesgul edilerek yorgun birakiliyorlardi. Fetih sabahinin gecesi, Türk ordusunda “Mum donanmasi” denilen ates ve isik senliginin icrasi ile geçti. ıstanbul`u tamamen kusatan Türk deniz ve kara ordusunda kandiller, fenerler, mes`aleler ve atesler yakilarak Kostantiniyye (ıstanbul) bir isik çenberi içine alindi. Askerin hep bir agizdan getirdigi tekbir ve tehlil sedâlari, ortaligi inletiyordu. Gecenin karanligini yirtan bu isik çenberi ile tekbir sesleri, tatli bir ahenk meydana getiriyordu. ısik ve seslerden meydana gelen bu ugultuyu gören Bizans, evvela Osmanli ordusunda yangin çiktigini zannederek sevinecek, lakin kisa bir müddet sonra, bunun bir donanma oldugunu anlayinca derin bir ye`s ve ümitsizlige düsecektir. Bu esnada Bizans, Ayasofya`da ımparatorun da hazir bulundugu son bir âyine katiliyordu. Bu âyin, Bizanslilarin Ayasofya`da icra ettikleri son âyindi.

20 Cemaziyelevvel (29 Mayis) Sali sabahi ezan ve namazdan sonra, Türk ordusunun büyük ve tarihî hareketi basladi. Ordu, hem kara, hem de denizden bütün cephelerden harekete geçti. Toplar, her zaman aniden sehir üzerine çevrilerek ateslendi, etrafi kesif bir duman ve barut kokusu kapladi. ılk hamlede iki bin merdivenle 50 bin yigit ileri atilmis, harbin en siddetli aninda, Aksemseddin ile Molla Güranî ates hattina girerek, gazâ yolunda sehidlik mertebesine ulasmayi taleb ile askere önderlik edip misal olmuslardi. Bizzat genç hükümdar bile, askeri tehyic edici sözlerle, elinde kiliç ile Topkapi gedigine saldirmisti. Bu sirada Ulubatli Hasan adindaki muazzez nefer, tekbirlerle Topkapi suruna sancak dikti. Böylece ıslâmt.dilâverlerinin ve Oguz kavminin, asirlardan bu güne düş ettigi mukaddes bir rüya gerçeklesiyordu. Ulubatli, Hz. Peygamberin müjdesine mazhar olarak 30 kadar arkadasiyla sehâdet mertebesine ulasti.*

Bu sirada Osmanli sancaginin surlarda dalgalandigini gören ve daha öncelikle yaralanmis bulunan Latin komutani General Giustiniani, gemisine çekilmek ister. Kalmasi hususunda israr eden ımparator`a “Allah`in, Türklere açmis oldugu yolu takip edecegim” cevabini verdi. Bu, artik Osmanli`ya mukavemet edilemeyeceginin bir ifadesi idi.

Bizans`in, surlardaki bayraginin indirilip yerine Osmanli bayraginin dikilmesinden sonra, ezanlar okunmaya baslandi. Sultan Mehmed Han, surlardaki bu manzarayi görünce, atindan inerek, Hz. Peygamber`in medih ve senâsina nail olmanin verdigi bir neşe, ayrica devletini, ıslâmetrein kutsal serefine mazhar kilan medhiye-i Resulullah`a** kavusmanin verdigi heyecanla sükür secdesine kaparak Cenab-i Hakk`a hamd eder. Sonra otag-i hümâyununa çekilerek devlet erkâninin tebriklerini kabul eder.

Bu sirada, sehri koruyan gruplarla birlikte Bizans ımparatoru da öldürülmüstü. O, ayakkabisindan taninmisti. Fâtih, vatanini müdafaa için ölen bu serefli askerin cenazesine saygi göstererek onu merasimle defn ettirdi.

ıstanbul`un fethi, genç sultan için ayni sürede saltanatinin da fethi olmustu. Fâtih, sehrin zaptini müteakip Sehzâde Orhan`i aratti. ölü ya da canlı getirene büyük mükâfatlar vaadetmisti. Bizanslilarin yaninda kendisine karsi surlar üzerinde savasmis olan bu Osmanli sehzâdesinin ölümü ile Yildirim Bâyezid`in ogullari arasindaki taht kavgasi kesin şekilde sona ermisti. Gerçekten de sehrin düstügünü gören Sehzâde Orhan, surlardan atlayarak vefat etmisti.

Feth-i mübinin gerçeklestigi 29 Mayis 1453 Sali sabahini anlatan bir yazar, o günü su ifadelerle tasvir eder: “O gün, her zamankinden daha parlak dogan günes, göz kamastirici altin sarisi isinlari ile âdeta ıslâmetrein zaferini kutluyor, cihanin incisi Kostantiniyye`ye sel bu gibi akan sanli Türk ordusunu sicak bir içtenlikle kucaklayip üzerine kutsal nurlar saçiyordu. 29 Mayis 1453 sali sabahi, muhakkak ki bir baska sabahti. Bu parlak ve essiz ilkbahar sabahinin cihan tarihindeki yeri ise, apayri bir özellik tasiyordu. Zira o mukaddes Sali sabahi ile bir çag kapaniyor, yeni bir çag açiliyordu. Bu yeni çaga, essiz dehasi, rakipsiz kuvvetiyle, Avrupa barbarlari dahil, bütün cihana saskinliktan küçük dilini yutturup, henüz 21 yaslarinda çok fazla genç bir pâdisah olarak, Fâtih ünvanina adalet elde eden büyük türk, Fâtih Sultan Mehmed Han damgasini basmisti. ıste o mukaddes Sali sabahi, böyle essiz bir sabahti.”*

Osmanli ordusunun sehre girip hakim olmasi üzerine bileginin gücü ile Fâtih ünvanini almaya hak kazanmis olan genç serdarin da sehre girdigi görülmekte. Yaninda, emîr, vezir, solak, sipah ve yayalardan baska, devlet ricali, âlimler, hocalari, seyhler, dervisler, kalenderîler ve erler bulunuyordu. bütün bunlarin yaninda bilhassa saginda ve solunda Aksemseddin ile Akbiyik sultanin bulunmasi dikkat çekiyordu.

Fâtihâne bir ihtisam ve büyük tezahüratlarla sehre girmis olan pâdisah, Hammer`in (ıı, 302) dedigi benzeri, Hiristiyanligin sarktaki merkezini teslim almak üzere, Ayasofya`nin önünde atindan inmis ve metre�bedin esiginde sükür secdesine kapanmisti. Tursun Bey`in ifadesiyle haraba yüz tutmus olan Ayasofya, fetih hakki olarak câmiye çevrilecekti. Rivayete göre Fâtih Sultan Mehmed, Ayasofya`da iki rekaat sükür namazi ile ikindi namazini kildiktan sonra m.�bedin 3 gün arasında bu mt.�bedin Cuma namazi için hazirlanmasini emreder. Cuma günü, Aksemseddin Hazretleri, Sultan Fâtih`in koluna girip minbere çikartarak hutbe okumasini istemis. Fâtih de adalet Teâlâ Hazretlerine hamd ve senâdan sonra hutbeyi okur. Aksemseddin de Cuma namazi kildirmisti.**

Fâtih Sultan Mehmed, fetihten sonra Bizans ahalisi hakkinda Hiristiyan dünyasinda esine rastlanmayan bir müsamaha devinim etmisti. O, askerlerine, mukavemet edenlerden baskasinin öldürülmemesini, emrederek, sadece esir edilmelerini istemisti. Daha öncelikle de temas edildigi bunun gibi o, ımparator`un cesedini buldurmus, onu Rumlara teslim ederek inançlarina göre defn etmelerini saglamisti. Rumlardan, sehir disina kaçanlarin tekrar evlerine dönebileceklerine de müsaade etmisti.

Fethi takib eden ilk Cuma namazindan sonra meydana gelen ikinci ciddi hadise, Ok Meydani`nda yapilan fetih ve zafer alayidir ki, üç gün 3 gece süren senlik, ziyafet, oyun ve eglencelerden sonra, basardigi büyük iste, çevresinin yardimlarini unutmayan pâdisah, “Sühedaya rahmet-i Rahman, gazilere seref ü san, tebeama fahr ü sükran” dedikten sonra asker ve sivil yüzbinlerce kisiye zafer hediyesi şekilde mal, mülk ve arazi dagitmistir.

ama bu noktada da önemli olan gene Aksemseddin`in, orada hazir bulunan gazilere sesini yükseltip “Ey gaziler, bilin ki, cümleniz hakkinda ahir süre peygamberi ” Ne güzel askerdir onlar” diye buyurmustur. ınsallah cümleniz magfursunuz. lakin gazâ malini israf etmeyip hayir ve hasenatta sarf edin. Pâdisahiniza da itaat ve muhabbet eyleyin, diyerek gâzilerin tamamini sehrin imarina ve amme müesseseleri kurmaya tesvik etmis olmasidir.

ıstanbul, Osmanlilarin eline geçtigi süre perisan ve harab bir vaziyette idi. ama bu tahribat ve yoksulluga neden olan Müslüman Türkler degil, Hiristiyan Avrupa idi. Zira Comnene`ler devrinde, taht çekismelerinden ve iç idaresizliklerinden faydalanarak sehri basan Haçli ordulari, bu varlıklı ve mamur beldeyi sefil ve fukara bir harabeye çevirmislerdi. Böylece sehir, bir daha belini dogrultamayacak bir hale gelmisti. Bundan sonra ne yikilan saraylar bir daha yapilmis, ne yagmalanan kiliseler bir daha doldurulabilmis, ne kaçirilan sanat eserleri, ne tahrib edilen âbideler bir daha yerlerine getirilebilmisti. Yarim asirdan çok süren kan kokusu arasında, vahset ve zulüm ile ezilen bu sehir, bir yazarin ifadesi ile yeni malikleri olan Müslüman Türkler sâyesinde “ba`sü ba`de`l-mevt”e, bir yeni dogusa ugramak talihine ermis bulunuyordu.

öyle anlasiliyor ki sehir ve mabedlerin yagmalanmasi bir bakima ımparatorun eliyle de oluyordu. Nitekim ıstanbul fethine tanik olan Bizansli Yeorgios`un verdigi bilgilere göre, devletin, askerlerin maasini verecek parasi olmadigi için kral, Allah`a adanmis kutsal esyalarin kiliselerden alinip paraya çevrilmesini emretmisti. Böylece gerek Ayasofya, gerekse sehirdeki diger kiliselerde bulunan esya fetihten evvela alinip paraya tahvil edilmisti.

Fâtih, fetihten sonra Galata`daki Ceneviz kolonisini de teslim alarak, onlara hukukî beratlar verdi. Bu arada Sultan Fâtih, Latin Kilisesi ile birlesme taraftari olmayan ve bu birlesmeye muhalefet ettigini daha öncelikle gördügümüz Gennadius`u Patriklik makamina getirmek suretiyle Ortodokslari himayesi altina almis oluyordu. Böylece Hiristiyan dünyasindaki iki kilise ayirimini desteklemis oldu. Merasimle bu yeni Patrige mürassa bir asâ ve at hediye edip iltifatlarda bulundu. Böylece Fâtih, Roma`ya hakim oluyordu. Bu sebeple kendisine “Roma Cihan ımparatoru” denebilirdi. Bu anlayistan hareketledir ki, Roma`yi elinde bulunduran ister Müslüman, ister Hiristiyan olsun; ister kavuklu, ister sapkali bulunsun, Roma âleminin hükümdari idi. Bu âlem, hukuken onun ülkesi sayilirdi. Böylece, Yildirim`dan beri kullanilan “Sultan-i iklim-i Rûm” tabiri, ıstanbul`un fethi ile Ortodoks dünyasi tarafindan da kabul edilip onay edilmis oluyordu. Bu tasdikin, Avrupa fetihlerinde büyük faydasi görüldügü bunun gibi, güçlü oldugumuz devirlerde de Patriklik makaminin bizde bulunusu, yararimiza olmustur. Fâtih, bu hareketiyle Dogu Hiristiyanligini Katolik Roma`dan tam olarak ayiriyordu. Buna kendi gücünü de katarak asirlardan beri dogu dünyasinin Roma`liya karsi gösterdigi reaksiyonu âdeta yeni bir senteze kavusturuyordu. Gerçekten de ıstanbul`u fetheden Türkler, Sark, yani Ortodoks kilisesinin, Bizans ımparatorlugu zamanindaki tüm haklarini tanimak suretiyle Rumlari memnun etmis ve onlari müteaddid müzakerelere ragmen bir çeşitli yanasmak istemedikleri batı (Katolik) Kilisesi`nin nüfuz ve hakimiyeti altina düsmekten kurtararak eskisi bu gibi kiliselerinin istiklâlini emniyet altina almislardi. Nitekim, Osmanli hükümdari, ıstanbul fethinden sonra bilim ve faziletle taninmis olan Gennadius`u Rumlara Patrik şekilde tayin etmis ve Patrikhâne`ye Bizans imparatorlari zamanindakine aynı selâhiyetler vermisti.

Osmanli Devleti`nin bu ince hesapli siyaseti, bir buçuk asirdan beri süre zaman kileselerin birlesmesi için Papa`ya yapilan başvuru kapisini tam olarak kapatmisti. ıs bu kadarla da bitmemis, devlet, Galata`daki Cenevizlilerle Galata halkina da bir fermanla teminat vermisti. Bu hareketiyle Osmanli Devleti, gerek Balkanlar`da kendi idaresi altindaki ve gerek Mora, Sirbistan, Eflâk ve güney Arnavutluk`taki Ortodokslari samimi olarak kendi idaresine baglamisti.

ıstanbul`un, 29 Mayis 1453 (20 Cemaziyelevvel 857)`de Osmanli Türkleri tarafindan feth edilmesi, Avrupa`yi ve bilhassa Papa ile Napoli Kralligini, ayrica cenup Avrupa yurtlarını hayret ve dehsete düsürmüstü. bununla birlikte, gerek Osmanlilarin büyük bir cihad ruhu ile askerî güce sahip olmalarinin etrafa verdigi korku, gerekse artik Hiristiyanlik taassubunun yerini, tedricen de olsa aklî muhakemenin almis olmasi yüzünden birçok devlet, sesini çikaramaz hâle gelmisti. Bu sebepledir ki, Papa V. Nikola`nin, yapmak istedigi ve yeni bir Haçli Seferi için saga sola bas vurmasi sonuçsuz kalmisti. Nitekim, Papa`nin bütün Hiristiyanlari silaha sarilmaya çağrı eden 30 Eylül 1453 tarihli beyannâmesi, fazla bir ilgi uyandirmadigi bunun gibi, Papa`nin, Osmanlilar aleyhine harekete getirmek istedigi Adalar halki ile Balkan yarimadasi`ndaki despotluklar ve bu meyanda Sirp, Eflâk, Bosna, Mora, bazi Arnavut kral devlet ve senyörleri, Osmanlilarin Enez zaferinden sonra 1454 senesi ilkbaharinda göndermis olduklari elçileri vâsitasiyla ıstanbul fethinden dolayi Osmanli hükümdarini kutlama ediyorlardi.

Hiristiyan Bati dünyasinda beklenmedik bir felâket olarak kabul edilen ıstanbul fethi, zafernâmelerle ıslâmt.dünyasina bildirilmisti.Resûlullah (s.a.v.)`in hadiseleri ile ta`ziz edilmis olan Fâtih Sultan Mehmed ve ordusu, büyük bir tebcile layik görülmüslerdi. Misir, Sam, Bagdad ve diger Müslüman sehirler ile ülkelerde merasimler tertiplenip tebrik törenleri yapilmisti. Kahire`de bulunan Abbasî halifesinin emriyle camilerde Müslüman Türk sehidlerine dua edilmis ve Fâtih`in ismi hutbelerde zikredilmisti. Bu andan itibaren bütün ıslâm.dünyasi, Peygamberlerinin müjdesine (tebsirât) mazhar olan Osmanli Devleti`ni, ıslâmiyetin büyük bir temsilcisi şekilde kabul etmeye baslamisti. Haçli sürülerine karsi ıslâm.i, Selçuklu ve Osmanli devirlerinde serefle müdafaa etmis olan Türk milleti, bu fetihle, bütün Müslüman dünyasinin sönmez ve eksilmez muhabbetini kazanmisti. Bu sebeple Memlûk Sultani, Fâtih`e elçi göndererek kendisini tebrik etmisti. Keza, güney Hindistan (Behmenî) Sultani Alaeddin ıı. Ahmed Behmen Sah (1435-1457) da elçiler gönderip Fâtih`i kutlama edenler arasindaki yerini almisti.

ıslâm.dünyasinin, ıstanbul`un fethinden dolayi bu kadar sevinmesinin sebeplerini, çok derinlerde aramak gerekir. Zira bu sehrin fethi, Müslümanlar için ciddi bir hedef biçimine gelmisti. Bu maksata ulasmak gerekiyordu. nedeni ise bu, peygamberlerinin, asirlarca önce haber verdigi bir olayin gerçeklesmesi demekti. Ayrica, bu olayda basari saglayan, onun müjdesine nail olacakti. Bunun içindir ki, Hz. Peygamberin vefatindan kisa bir müddet sonra, öncelikle Emevîler, daha sonra da Abbasîler tarafindan defalarca muhasara edilmesine ragmen ele geçirilemeyen ıstanbul, Fâtih`ten önceki Osmanli hükümdarlarinca da kusatma altina alinmisti. ayrıca fetih basarisi, henüz 21 yaslarinda bulunan genç Osmanli hükümdarina nasib olmustu. Hz. Peygamber, ıstanbul Fâtihi`ni ve fethi basaracak olan orduyu, tebsir etmisti. Kur`lahza-i Kerim`deki “beldetün tayyibetün” âyeti, “Ebced Hesabi” ile “Feth-i Mübin”in hicrî tarihini gösteriyordu.

ıstanbul`un fethi, bir bakima genç Sultan için saltanatin da fethi olmustu. Bu sirada Fâtih, çesitli sebeplerden dolayi kendisine kizdigi çandarli Halil Pasa`yi vezir-i azamliktan azl eder. Zira onun hakkinda ortada çesitli söylentiler dolasiyordu. Hatta Bizansla isbirligi ettigine dair rivayetler de vardi. Nitekim Bizans tarihsel adli eserinde Dukas, fetihten sonra Fâtih ile Duka arasindaki konusmayi verirken sunlari söyler: “Büyük Duka gelip etek öptükten sonra Pâdisah ona dedi ki: “Sehri teslim etmemekle iyi bir is yapmadiniz. Bak ne kadar zararlar, ne kadar hasarlar yapildi, ne kadar kimse esir oldu”. Duka buna yanıt şekilde “Efendim, sana sehri verecek kadar selâhiyetimiz yoktu, hatta imparatorun bile böyle bir selâhiyeti yoktu. Bundan baska, senin adamlarindan bazilari da sözle ve mektuplarla imparatora haberler göndererek, “korkma, pâdisah size tahakküm edemiyecektir” diyorlardi. Pâdisah, söylenen bu sözleri Halil Pasa`ya atfetti.” Bu sebepten dolayı azledilen çandarli Halil Pasa, kisa bir müddet sonra idam edilecektir. Pasa, vasiyetnâmesinde bütün mal varliginin pâdisaha ait oldugunu bildirmekle birlikte, mallari mirasçilarina birakilmis, sadece nakit paralari hazine adina alikonmustu.

Fâtih, fetihten sonra Gennadius benzeri âlim ve münevver bir Ortodoksu patrik tayin etmekle, feth ettigi yurt halkinin geleneksel imanini kurtarmis oldu. Sayet bu makama katoliklige meyyal bir baska ruhanîyi getirmis olsaydi, Ortodoksluk yavas yavas sönüp ortadan kalkacakti. Patrik, gelenege müsait bir merasimle pâdisahin huzuruna kabul edilerek kendisine murassa bir asâ ve at verilmisti. Bu meyanda eski Bizans halkinin evlenme, bosanma, ölüm ve dinî ayin gibi sahsî meselelerinin de kendi cemaatlerince tedvir edilmesine müsaade edildi.

Fâtih Sultan Mehmed, patrik tayini ve ıstanbul`un ticarî, iktisadî, ictimaî, adlî ve diger hizmetleri görmek için görevliler tayin ettikten ve 18 Haziran`a kadar ıstanbul`da kaldiktan sonra Edirne`ye döner. O, büyük bir zafer alayi ile, aylar evvela ayrildigi sehre yine giriyordu.

Genç hükümdar, ıstanbul`u bir Müslüman Türk sehri durumuna getirmek için, Anadolu`dan getirttigi Türk ailelerini vergilerden muaf tutmak şekli ile iskân edip sehrin tekrar senlenmesini sagladi. Âsik Pasazâde`nin bu konu için verdigi bilgiyi, zamanın dil özelliklerine de dokunmadan buraya almak istiyoruz. Böylece o devirde nasil sade bir Türkçe`nin kullanilmis oldugunu da görmüs olacagiz.

“Pâdisah, ıstanbul`u feth etti, subasiligini kulu Süleyman Bey`e verdi. Ve cemii vilayetine kullar gönderdi. “Hatiri olanlar gelsin evler, baglar, bahçeler, mülkler verelim” dediler. Ve her kim geldiyse verdiler. Bu sehri mamur ettiler. Pâdisah yine emr etti kim, ganiden ve fakirden evler sürdüler. Ve her vilayetin subasilarina ve kadilarina adamlar gönderdiler. Bu gelen halka da evler verdiler. Sehir mamur oldu. Bu verdikleri evleri mukataaya verdiler. öyle olunca bu halka kuvvet geldi. Dediler ki “Bizi memleketimizden sürdünüz getirdiniz bu kâfir evlerine arka vermek için mi getirdiniz?” Bazilari avradini ve oglanini (ailesini) koyup kaçti. “Kula Sahin” derlerdi atasindan kalmis bir vezir-i akil (akilli bir vezir) vardi. Pâdisaha der ki: “Hey devletlu sultanim, atan, deden nice memleketler feth ettiler, hiç birine mukataa koymadi. Sultanima da layik olan budur ki bunu yapmaya” dedi. Pâdisah da onun sözünü kabul etti. yine hükm etti: “Her ev ki verirsiniz mülklüge verin (verdiginiz her evi mülk şekilde verin)” dedi. Ondan sonra mektuplar (yazili vesika, tapu) verdiler ki mülkleri ola. Sehir yine mamur olmaya sima tuttu. Mescidler yapmaya basladilar.”

Görüldügü bunun gibi, ıstanbul`un Müslüman Türk sehri durumuna getirilebilmesi için her imkâni degerlendiren Fâtih, bu yeni gelenlere çesitli kolayliklar saglamaya basladi. O, ıstanbul`un iskâni için Anadolu`nun muhtelif yerlerinden sanat malikleri ile muhtelif siniflara mensub Türk nüfusunu buraya celb edip iskân ettiriyordu. ılk öncelikle 5000 aile getirildi. Daha sonra degisik tarihlerde Karadeniz sahilleri ile Karaman, Aksaray, Egirdir, Bursa, Manisa, Tire, çarsamba, Kastamonu, Samsun, Sivas ve ızmir gibi yerlerden gelen Türk aileleri ile ıstanbul kisa bir sürede hüviyet degistirerek bir Müslüman Türk sehri haline geldi. Bu hüviyet degisikligi, yalnızca nüfusla degil, semt isimleri ile de olmustu. nedeni ise gelenlerin yerlestikleri bu yerlere onlarin geldigi sahaların ismi verilmisti. Nitekim, çağımızda bile Aksaray, Karaman, çarsamba gibi semt isimleri, hâlâ o günün hatiralarini tasimaktadirlar. Her ne kadar Balkanlar`dan da nüfus nakli olmussa da bu, pek fazla bir sey anlatım etmiyordu. sebebi ise bunlarin sayilari çok azdi. Anadolu`dan getirilen Türklere ev, bag, bahçe verilip vergiden muaf tutulmalari, onlarin sehrin iktisadî hayatini ellerine geçirip bu sahada söz sahibi olmalari içindi.

Harap bir sehri devralan Fâtih`in, ıstanbul`u bayındırlık ve iskân etmek benzeri büyük bir problemle karsi karsiya kaldigi anlasilmaktadir. Bu problemi çözmek ve sehre yeni bir yüz vermek için Osmanlilarin eskiden buyana uyguladiklari bir yöntemle meseleye yaklastigi görülmektedir. Bu da biraz önce ilişki edilen göç uygulamasidir. Baska bir anlatım ile ıstanbul, fetihten sonraki büyüme ve gelismesini buraya yapilan hâne nakline borçlu görünmektedir. Âsik Pasazâde, Nesrî, Tursun Bey, Dukas, Kritovulos benzeri çagdas kaynaklarin verdigi bilgiler ve günümüzde yapilan arastirmalar, Fâtih`in daha ilk günlerden baslayarak ıstanbul`u canlandirmak ve senlendirmek için gösterdigi çabayi ortaya koymaktadirlar. ıstanbul`un eski olan ve zamanımızda dahi varligini koruyan mahalle adlari, bize bu yerlesmenin sehir içindeki dagilimi meselesi için ciddi ip uçlari vermektedir. sebebi ise (daha evvela de belirtildigi gibi) bu yeni gelenler, yerlestikleri yerlere, geldikleri sehir ve ya kasabanin adini vermislerdir. Evliya çelebi, Seyahatnâmesinde bu yeni gelenlerin kurduklari mahallelerin isimlerini vermektedir.

Fâtih, bir yandan bu sürgünlerle ıstanbul`un nüfusunu artirirken, bir yandan da fetihten hemen sonra sehirde genis bir insa faaliyetine girer. O, fetih esnasinda harap olan surlarin onarilmasi ve sehrin yeniden düzenlenmesi isiyle, ıstanbul Subasiligina getirdigi Karistiran Süleyman Bey`i görevlendirmisti. Bu arada müsellem ve yaya sancakbeylerine, hendeklerin temizlenmesi emredilmisti. Böylece 13 km. karelik bir alani çevreleyen surlar onarildi. 1457`den sonra daha genis bir imar faaliyetine girisecek olan Fâtih, bir taraftan da esirlerin yevmiye (günlük) 6 yahut daha fazla akça karsiliginda çalismalarini emretti. Böylece Rum esirlerinin refah düzeyi yüksek duruma gelmeleri saglandi. Bu sayede esirler para biriktirip kendileri için takdir edilen kurtulus akçesini ödeyip hürriyetlerine kavusabileceklerdi. Gerçekten Fâtih, bütün tebeasina (vatandaslarina) bilhassa de esirlere karsi aşırı merhametli idi. O, herkesi ayni standartlara sahip olan esit duruma getirmek istiyordu.

FÂTıH`ıN SıYASETı

ıstanbul`u feth etmek suretiyle ülkesinin ortasinda bulunan ve bir ada özelliğine gelmis bulunan engeli ortadan kaldiran Fâtih Sultan Mehmed, artik Balkanlara dogru kısmını çevirebilirdi. Bu sirada ıstanbul gibi Türk topraklari arasinda sikismis bulunan ve Ceneviz`e bagli Enez kalesi ile buna tabi olan ımroz, Limni ve Tasoz adalari da itaat altina alindi.

ıkinci Kosova zaferinden sonra Osmanlilarin Bati`da büyük bir fetih zamanına girmemeleri ve dirayetli bir hükümdar is basina geçtigi takdirde Orta Avrupa`ya dogru Türk hakimiyetinin genislememesi için bir sebep yoktu. Fetihlerinde bir sira ve irtibat görülen Fâtih Sultan Mehmed, ıstanbul`u aldigi zaman Balkanlarda karisik bir ortam bulunmaktaydi.

FÂTıH`ıN garp SıYASETı

Fâtih`in, gerek Bati, gerek Dogu, gerekse kuzey siyasetleri geregi, yaptigi mücadelelerinden (Sefer-i Hümayûn) kisaca ve ana hatlari ile bahs etmek istiyoruz. Zira bütün tarih kaynaklarimiz ve yeni arastirmalarda bu konu ile ilgili genis ve tafsilatli bilgiler bulunmaktadir. Bu sebeple biz, konuyu bütün teferruatiyla anlatip daha çok uzatmak istemiyoruz.

SıRBıSTAN SEFERLERı

Fâtih`in, ıstanbul`u fethinden sonra Balkanlar`da büyük karisikliklarin meydana geldigi bilinmektedir. ılk bakista bu karisikliklarin Osmanli`ya pek zarari dokunmayacak bu gibi görünüyor olmalari, Osmanlilarin o havaliye bigane kalmalari için bir neden degildi. Bunun için Osmanlilar, Orta Avrupa ve Kuzeyden gelebilecek bir tecavüze karsi memleketlerini rahatça müdafaa edebilmek için tedbirler almak mecburiyetinde idiler.

Kaynaklarin verdigi bilgiye göre, fethi müteakip her taraftan tebrik için gelen elçi heyetleri arasinda Sirp Kirali Georges Brankovitch`in gönderdigi heyet de vardi. Tarihlerimizde, Vilkoglu diye tanitilan Sirp Kirali Brankovitch, iki yüzlü bir politika takip ediyordu. Bir taraftan kutlama için gönderdigi elçi heyeti ile, vaktiyle Osmanlilardan aldigi kalelerden bir kisminin anahtarlarini arka verirken, öte taraftan da Ulah ve Macarlar`la münasebetlere girisiyordu. Vergisini de zamaninda vermiyordu. Kritovulos, Sirp Krali Brankovitch`in bu iki yüzlülügünü su ifadelerle nakl etmektedir:

“O, saltanatinin neye bagli oldugunu iyice anladigindan pâdisahin babasina (Sultan ıkinci Murad) ve Fâtih Sultan Mehmed`e daima itaat edip vergisini de zamaninda öderdi. fakat bir müddet sonra saklı bazi fikirler besledigi, durumundan anlasilmisti. Zira vergisini zamaninda vermedigi bu gibi, pâdisahla yaptigi anlasmaya riayet etmeyip Macar ve Ulah`larla Osmanlilar aleyhine olacak sekilde münasebetlerde bulunmaya basladi.” Casuslari vâsitasiyle bu durumdan haberdar olan Fâtih, tebrik için gelen Sirp elçilerine iltifat etmemis ve teslim etmek istedikleri kalelerin yeter olmadigini, vaktiyle Osmanlilardan alinan kalelerin tamaminin iade edilmesi gerektigini söylemisti. Buna razi olmayan Sirp Kirali, Osmanli topraklarina tecavüze baslamis, hatta bu sebepten dolayı üsküp yolu kapanarak gidis ve gelisler durmustu. Hoca Sa`duddin, bütün bu teferruatları verdikten sonra “hatta üsküp yolu mesdud olup âyende ve revende (gelip gidenler, yolcu, ibn sebil) meci` ve zehabtan munkati` oldu” diyerek Sirp Kirali`nin sebep oldugu olaylari anlatir. Bu arada Türk sehir ve kasabalarindan bazilarinin Sirplar tarafindan yagma edildigini, Pristine kadisinin arzindan ögrenen Pâdisah, bir taraftan akincilari Sirbistan üzerine gönderirken, öte taraftan da Sirp Kirali`na haber yollayarak Sirp topraklarinin Lazar`in oglu Stephan`a ve dolayisiyla kendisine ait oldugunu söyleyerek, Sirbistan`i terk etmesini istemisti. bununla beraber Sofya sehrini kendisine ihsan edebilecegini söyleyen Pâdisah, bu sekil kabul edilmedigi takdirde, Sirbistan aleyhine harekete geçebilecegini bildirmisti. Haberi götüren elçi, yirmibes günde geri dönmek için buyruk almisti. Geç kaldigi takdirde öldürülecekti. oysa Sirp Kirali bu tarihlerde Tuna`nin öbür tarafinda bulunuyordu. Bu halden faydalanan Sirp ileri gelenleri, Fâtih`in elçisini oyalamaya çalisiyorlardi. Böylece zaman kazanarak savas için hazirliklarini tamamlamak istiyorlardi. Elçi bunu hissettiginden, zamaninda Pâdisahi durumdan haberdar etti. Bunun üzerine Fâtih Sultan Mehmed, ordusunun toplanmasini dahi beklemeden yirmi bin kisilik bir kuvvetle Sirbistan üzerine hareket etti. Böylece Sirbistan`a ilk sefer baslamis oldu. Ordunun büyük kismi Sivricehisar (Ostrowtz)`da Pâdisaha ulasti. Yapilan kusatmalarda bir aşırı kale zapt edilemesine ragmen bazilari da alinamamisti. bununla beraber Türk ordusu, büyük basarilar saglamis sayilirdi. Bu basarilarina yenileri eklenebilirdi. ama Pâdisah, birdenbire sefere nihayet vererek Edirne`ye döner. Kaynaklarimizin tamami bu dönüsten bahs etmekle beraber sebebinin ne oldugunu zikretmezler. Bu arada, Sirp ve Macar birlesik ordusu, Sirbistan`da birakilmis bulunan Firuz Bey oglunu maglub edip bir kisim Osmanli topraklarini elde ederler. Buradaki savas, Macarlarin lehine sonuçlanmakla beraber Jan Hunyad, yalniz kendi ordusu ile Fâtih Sultan Mehmed`e karsi savasamayacagini idrak ederek 1454 yilinin sonuna dogru ımparator Friedrich`e bir mektup yazarak Sirbistan hadiselerini anlatmis ve Hiristiyanligin kurtulmasinin bir Haçli ordusu ile olası olacagini bildirmisti. Bunun üzerine sorun Frankfurt`ta ve Wienerisch-neustad`t`de toplanan meclislerde müzakere edilmis ve Hunyad`a yardimci bir kuvvetin verilmesi kabul olunmustu.

cami5.jpg (54045 Byte)1454-1455 kisini Edirne`de geçirmekte olan Fâtih`in, harp hazirliklarina basladigi görülebilmektedir, ama bu hazirliklarin neresi için oldugu bilinememekteydi. Bu siralarda hudud komutanlarindan Evrenoszâde ıshak oglu ısa Bey, Sirplarin, Osmanlilara karsi bir savasa hazirlandiklarini, fakat iç durumu iyi olmayan Sirbistan`in rahatça zapt edilebilecegini bildiriyordu. Bir fesat kaynagi olan Sirbistan`in zapt edilmesi, Pâdisahin, Bati`daki gayelerinin tahakkuku için gerekiyordu. Ayrica bu devletin bulundugu cografî ortam da, bunu gerekli kiliyordu. Bu yüzden hükümdar, 1455 baharinda Edirne`den hareket ederek Sirbistan üzerine yürüdü. Burada basta madenleri ile meshur olan Novaberda sehrinin alinmasina karar verilmekte. Gerçi bu sehir, Sultan ıkinci Murad zamaninda Osmanlilarin eline geçmisti. fakat Segedin antlasmasi ile yine Sirplara terk olunmustu. Bu sehir, Osmanlilarin eline geçtikten ve birkaç kale daha feth olduktan sonra Fâtih Sultan Mehmed, Karaca Pasa`yi Sirbistan`i yagmaya memur ederek kendisi ceddi (dedesi) Sultan Birinci Murad`in sehid edildigi Kosova`ya gelir. Bu müddet zarfinda isini bitiren Karaca Pasa, burada orduya katilmisti. Buradan da her zaman birlikte önce Edirne, arkasindan da ıstanbul`a dönülmüstü.

BELGRAD KUSATMASı

Fâtih Sultan Mehmed, 1456 yilinda Macarlarin elinde bulunan Belgrad`i almak için harekete geçer. Zira daha evvela bazi bölgeleri Osmanlilarin idaresine geçmis bulunan Sirbistan`i elde tutabilmek ve kuzeyden gelecek istilalari durdurabilmek, ayni sürede Macaristan`da basarili bir harekâta girisebilmek için Tuna kiyilarinin ve bilhassa Belgrad müstahkem kalesinin elde bulunmasi gerekiyordu. Sehrin bu konudaki degerini daha önce anlamis olan Osmanlilar, Sultan ıkinci Murad devrinde burayi almaya tesebbüs etmislerse de Jan Hunyad`in, Osmanli hududlarina tecavüz etmesi, kusatmanin kaldirilmasina sebep olmustu. Sava ve Tuna nehirlerinin birlestigi noktada kurulmus olan Belgrad`in zapti çok fazla zordu. çünkü sehir, su yollari vasitasiyle birçok yerden yardim alabildigi bunun gibi müstahkem bir kaleye de sahipti. Etrafinda su ile dolu genis bir hendek vardi. Firsat buldukça civarindaki Müslüman Türk topraklarina saldirmaktan da çekinmeyen, böylece Osmanli güvenligini tehdid etmekte olan bu sehir ve sakinlerinin, kati şekilde Osmanli hakimiyetine girmesi gerekiyordu. Kendi topraklari üzerinde emniyeti saglamayi birinci derecede önemi haiz bir is telakki eden Fâtih Sultan Mehmed, 1456 baharinda Belgrad`i almaya karar verir. lakin bu sehrin degeri, Sirplar ve Macarlar tarafindan da bilindiginden, her iki devletin burayi kaptirmamak için tüm gayretlerini harcayacaklari bitkisel idi. Bu sebeple Fâtih Sultan Mehmed, esasli bir sekilde hazirlanma ihtiyaci duydu. Bunun için Morava kenarinda kurdurdugu dökümhânede çalistirilan binlerce isçi tarafindan toplar döküldü. Bunlar arasinda boylari 27 kadem olan 22 büyük top vardi. Ayrica o zamana kadar görülmemis büyüklükte tas gülleler atabilen yedi tane havan topu da yapilmisti. Bunlardan baska, daha küçük muhasara toplari arasinda muhtelif çapta üçyüz kadar top vardi. tüm kisi hazirliklarla geçirmis olan Pâdisah, baharda büyük bir ordunun basinda Sofya üstünden Belgrad`a yürüdü. Tuna yolu ile devinim etmis olan ve ikiyüz parçadan ibaret bulunan donanma, Dayi Karaca Bey`in komutasinda idi. Ayrica büyük toplar da Dayi Karaca Bey`in nezâretinde ayni yoldan sevkedilmislerdi. Böylece Belgrad, hem karadan hem de nehir tarafindan kusatilmak isteniyordu.

Yapilan muhasara ve bes yüz kadar askerin kaleye girmeyi basarmis olmalarina ragmen, savas kazanilamadigi gibi Dayi Karaca Bey de, bulundugu metrise bir top güllesinin isabetiyle sehid olmustu. Jan Hunyad, büyük bir kuvvetle yardima geldigi Belgrad`i, simdilik Osmanli`nin eline geçmekten kurtarmisti. Hükümdar, “tedbirlerinin takdire muvafik gelmedigini görünce, geregi benzeri sihhat ve selâmetle Dâru`s-saltana`ya avdet buyurdular.” öyle anlasiliyor ki, bu muhasara esnasinda, Fâtih`in karargâhina kadar gelmis bulunan düsmandan birkaç kisiyi, genç hükümdar bizzat kendisi kiliçla öldürmüstü. Bu davranis, bozulmaya sima tutmus olan Osmanli askerine kuvvet ve cesaret asilamis olmalidir ki, tekrardan düsmana saldirmislardi. ayrıca Sava nehri yolu ile gelen yardima mani olunamadigi için muhasara kaldirilmisti. Uzunçarsili, Fâtih`in bu savastaki durumunu su ifadelerle vererek onun nasil bir bozgunu önledigini anlatir: “Fâtih Sultan Mehmed`in, karargâha hücum eden düsmana karsi gösterdigi sebat ve mukavemet, korkunç bir bozgunu önlemis ve sonu belki de büyük bir Haçli Seferi vücuda getirebilecek olan tehlikeyi bertaraf etmistir. Bu mücadelede düsman da fazlaca yipranmis oldugundan çekilmis, Osmanli kuvvetleri de bu seferden basarisiz dönmüslerdir.” Bu savasta yaralanmis olan Jan Hunyad da 20 gün sonra 11 Agustos 1456`da ölmüstü.

SEHZÂDELERıN SüNNET DüGüNü

Belgrad seferinden dönen Fâtih Sultan Mehmed, Edirne`deki ikameti esnasinda bir tanesi (Bâyezid) Amasya`da, digeri (Mustafa) Manisa`da sancakbeyi olan iki sehzâdesinin sünnet edilmelerine karar verir. Bunun üzerine her iki sehzâde de merkeze çagrilir. Bu dügün için Fâtih, etraf hükümdarlara dâvetiyeler göndererek, onlarin da bu mesut günlerinde yanlarinda bulunmalarini istek eder. Fâtih`in, bilim adamlari ile halka karsi nasil davrandigini, nasil bir protokol uyguladigini göstermesi bakimindan önemli olan bu dügünden, tüm Osmanli kaynaklari bahsederler. ayrıca biz, bu dügünde hazir bulundugunu söyleyen Âsik Pasazâde`nin müsahedelerine dayanarak verdigi malumati özetleyerek buraya almak istiyoruz:

O zaman, Sultan Bâyezid Amasya`da idi. Onu getirtti. Mustafa çelebi dahi o zaman Manisa`da idi. Onu bile getirtti. Bunlar herzaman Edirne`ye geldiler. Dügüne basladilar, Etrafa agirlikla davetçiler gönderdiler. tüm sancak beyleri ve her sehrin ululari geldiler. Nice gündelik yöntemler dügüncülerle dolmustu. Edirne`nin çevresine konup doldular. Pâdisahin otag ve çadirlarini Ada`ya kurdular. Pâdisah bile devletle Ada`ya geçip oturdu. Her tarafin halki, tayfa tayfa geldi. öncelikle ulemâ çağrı olundu. Pâdisah dahi gelip tahta oturdu. Sag tarafina fâzil kimselerden olan “Mevlânâ Fahreddin” oturdu. Solunda ise “Mevlâna Tosyavî” oturdu. Pâdisahin karsisinda ise “Mevlâna Sükrullah” oturdu. Onun yanina Hizir Bey çelebi oturdu.

Emr olundu: Hafizlar, Kelâmt.i Kadim-i Rabbanî (Kur`lahza-i Kerim) okudular. Ulemâ, okunan bu âyetlerin tefsirini yaptilar. ılmî sohbetler olundu. Ondan sonra izin verildi: Edipler, güzel medihler ve gazeller okudular. Pâdisaha layik sohbetler yapildi. Ondan sonra izin oldu: Sofralar kuruldu, nimetler yenildi. Yemekten sonra yine edebiyatçilar okudular. Ondan sonra tekrar Kur`an okundu. Ondan sonra sekerli seyler getirdiler. Her bilim ehlinin önüne sini koydular. Bu ulemânin hizmetkârlari futalar doldurdular. fukara (ben) bile bir futa doldurdum, hizmetkârima verdim. Ondan sonra pâdisah, gelen bu hürmete lâyik kisilere ihsanlarda bulundu. Niceleri fukara geldi, zengin gitti.

ıkinci gün fakir tayfasi çağrı olundu. Onlara da geregi bunun gibi hürmet olundu. Pâdisahin ihsanlari bunlara da yetisti. Bunlar da “Fukarâ Kanunu” geregince saygilarini gösterdiler.

üçüncü günü begler (emîr) davet olundu. Bunlara dahi Pâdisah kanunu nasilsa öylece yapildi. Bu dügünün tarihsel hicretin 861`inde vaki oldu.

d- SıRBıSTAN`ıN ıLHAKı: Osmanli kuvvetlerinin Belgrad`dan çekilmelerinden sonra sira yine Sirbistan`a gelmisti. Georges Brankovitch ile, Jan Hunyad`in kayinbiraderi olan Belgrad valisi Mihail arasinda eskiden beri bir sogukluk bulundugundan Mihail, bir fasıla Brankovitch`i yakalayip haps etmisti. Brankvitch 30 bin altin ödedikten sonra serbest birakilmisti. ıhtiyar Brakovitch, 1457 senesinde ölmüs, Greguvar, Etyen (ıstefan) ve Lazar adinda üç erkek ile Sultan ıı. Murad`dan dul kalmis olan Mara (Meryem Sultan) adinda bir kiz evladi birakmisti.

Brankovitch`in ölümü üzerine, Sirbistan`in idaresini ele geçiren en küçük kardes Lazar, öldürme tehdidi ile diger kardeslerini ülkesinden kaçirmisti. Brankovitch`in kizi Mara da Osmanlilara siginmisti. Fâtih Sultan Mehmed, onun taht üstündeki hakkini koruyacagini bildirerek kendisine Serez taraflarinda mülk verdi. Böylece Mara, refah içinde bir yaşam geçirdi.

Yeni Sirp despotu Lazar, bir sene sonra 1458`de öldü. ülkesi, esi Elen ile küçük yastaki kizina kaldi. Elen, Sirbistan`in elinden alinma ihtimalini düsünerek burayi malikâne olarak Papa`ya peskes çektigi benzeri kizini da Bosna kralinin ogluna nikahladi.

Elen`in, oynamak istedigi oyundan haberdar olan Osmanli Devleti, Sirbistan isini kati olarak çözüp bir neticeye baglanmaya karar verir. Bu sebeple Pâdisah, hicrî 862 (1458)`de Mora seferine giderken Mahmud Pasa`nin maiyyetine bin kadar yeniçeri vererek onu Sirbistan üzerine gönderir.

Mahmud Pasa, Sirplarin baskenti olan Semendire etrafindaki bazi kaleleri aldiktan sonra Semendire`yi kusatir. Pasa, sehrin dis istihkamlarini aldiysa da sehri zapt edemeyerek muhasarayi kaldirir. Bu arada Ostroviç (Sivricehisar), Rodnik ve Sabaç (Bögürdelen) bu gibi bölgeleri alir. Bögürdelen`in alinmasindan sonra Macaristan`a akinlarda bulunur.

Bu esnada Mora seferinden dönmüs olan Fâtih Sultan Mehmed, Mahmud Pasa ile bulusur. Sirbistan isinin tamamen bitmesi için Mahmud Pasa`yi Semendire üzerine tekrar gönderir. Daha öncelikle, çevresindeki kaleler Osmanlilarin eline geçtikleri için Semendire bir bakima yalniz ve yardimsiz kalmisti. Bu hal karsisinda, direnmenin fayda vermeyecegini anlayan Elen, defineleri ile beraber gidebilme sarti ile teslim olur. 8 Kasim 1459`dan itibaren Osmanli idaresine giren Sirbistan, bu devletin, bir sancagi olarak “Semendire Sancakbeyligi” bayağı ile bir akinci komutana verilmekte. Burasi, Belgrad`in zaptina kadar Macaristan`a yapilacak akinlar için ve kuzeyden ati tehlikelere karsi iyi bir üs oldu.

MORA SEFERLERı

ıstanbul`un fethi sirasinda Mora, son Bizans ımparatoru Konstantin`in kardesleri Dimitrios ile Thomas tarafindan idare ediliyordu. Bizans ımparatorlugu`nun en yakin vârisleri olan bu iki sahsin, imparatorluga adalet iddia edebilecek durumda olmalari, bir mana ifade etmemekle beraber, ilerisi için bir tehlike arzediyordu. Bu mirasçilar ortada bulundukça Bizans meselesi, tedavisi imkanı olmayan bir çiban benzeri sürüp gidebilirdi. Nitekim ımparator Konstantin`in ölümü üzerine Mora Rumlari, imparatorun kardesi Dimitrios`u imparator yapmak istemisler, lakin kardesi Thomas razi olmadigi için bunu yapamamislardi. Sonunda Mora, bu iki kardes arasinda taksim olunarak iki Rum devleti ortaya çikmisti. Dimitrios`un devlet merkezi Mistra (Hammer, ııı, 40, ısparta), Thomas`inki de Patras idi. Her iki kardes, mücadelelerinde, Mora Arnavutlarindan yardim alarak birbirleri ile ugrasiyorlardi. Bu esnada Osmanlilar, bunlara müdahelede bulunmayarak seyirci kalmislardi.

ıki kardes arasindaki mücadelede, Dimitrios`a ait bazi alanların Thomas`in eline geçmesi üzerine Dimitrios`un Osmanli Pâdisahina elçi göndererek yardima istemesi, Thomas`in anlasmalara aykiri hareket ederek vergisini göndermemesi ve Latinlerle ittifak kurmasi gözönünde bulundurularak, Mora`ya sefer yapilmasina karar verildi. Fâtih, tüm gizlilik kaidelerine riayet ederek yapacagi seferin nereye olacagini açiklamadan, bir ihtiyat tedbiri olarak Mahmud Pasa`yi Sirbistan taraflarina metodlar. Bu esnada kendisi de Mora üzerine hareket eder. 1458 Mayis`inda, ordunun toplanti noktayı olan Serez`de bütün askerî tedbir ve tertibatini aldiktan sonra Mora`ya devinim eder.

Osmanli kaynaklari (Âsik Pasazâde, s. 149; Hoca Sa`duddin, ı, 463), Mora seferi ile alakalı olarak baska bir neden daha göstermektedirler. Buna göre, Serez`den bir genç, düstügü bir ask sevdasi yüzünden Mora`daki Ballabadra sehrine gittigi zaman, orada Müslüman kadinlarin çok aşırı fena ve berbat bir hayat sürdüklerini, kâfirlerin en bayagi ve agir islerinicami.jpg (13331 Byte) yapmak zorunda kaldiklarini görür. Tamami gözü yasli olan bu kadinlarin, kocalarinin da hapse atilmis olduklarini, bu sebepten dolayı hepimizin canindan bezmis oldugunu ögrenir. Genç, gizlice bu kadinlarla konusup durumlari hakkinda onlardan bilgi alir. ınsani üzüntü ve kedere gark bu vaziyeti ögrenen genç adam, derhal pâdisahin katina gelerek yüce divanda üzüntülerini açiklayarak Müslüman kadinlarin, din düsmanlarinin elinden çektikleri eziyet ve gördükleri iskenceleri bizzat gördügünü bir bir açiklar. Pâdisah, din düsmanlarinin, Müslümanlara yaptiklari iskence ve çetkirdikleri eziyetleri ögrendigi zaman, problemin, köklü halli için, bu ülkenin de idaresi altina girmesinden baska çikar yol olmadigi kanaatine varir. Bu olay, daha kis aylarinin bitmedigi bir zamanda olmustu.

Mora`nin elde edilmesi, Osmanlilar bakimindan büyük bir önem tasiyordu. Osmanlilar, burayi ıtalya`ya yapacaklari seferler için bir üs şekilde kullanacaklardi. Zira, Balkanlari nüfuzu altina alarak bir Akdeniz ımparatorlugu kurmak dileyen Napoli ve Aragon Krali V. Alfons, Arnavutluk Prensi ıskender Bey`i, Osmanlilara karsi destekleyip ona yardim ediyordu. adi geçen kral, daha önce de Mora despotu Dimitrios ile Mora`yi nüfuzu altinda bulunduracak sekilde bir anlasma yaparak onu himayesine almisti. bütün bunlar, Osmanlilara karsi onun düsünce ve tavrini ortaya koyuyordu. Böylece V. Alfons, Osmanlilarla mücadele etmek üzere Arnavutluk ile Mora`yi üs olarak kullanmak istiyordu. ama Osmanlilar, daha atik davranarak onlara karsi olan planlarini uyguladilar.

Teselya`ya giren Osmanli ordulari, Korent berzahina dogru yürüyerek yollari üstündeki Filke kalesini aldilar. Sarp bir mevkide bulunan ve 3 kat sur ile çevrili olan bu müstahkem kalenin zapti kolay degildi. bununla beraber sehir ve kalesi, Anadolu kuvvetleri tarafindan muhasara edildi. Genç Fâtih, buranin düsmesini beklemeden Mora`ya girer. Burada çok sayıda sehir ve kaleyi feth eden pâdisah, dört ay sonra Korent`e döndügü zaman burasi henüz fethedilememisti.

Osmanli hükümdari, Mora`nin anahtari zorunda bulunan Korent`in zaptinin, Mora`nin kolayca ele geçirilmesini saglayacagini bildiginden burayi almak istiyordu. Mücadeleler sonunda, Fâtih`e karsi koyamayacagini anlayan sehir halki, baris yapmak şekli ile teslim olmaya karar verdigini hükümdara bildirir. Bunun üzerine Mora despotlari ile Osmanlilar arasinda asagida belirtilen sartlara göre bu anlasma yapilir:

1. Muahede geregince Korentliler, mallarini muhafaza edebileceklerdir.

2. Osmanlilarin, Mora`da zapt ettikleri sehir ve kaleler, yani Mora`nin üçte bir tanesi dogrudan dogruya Osmanli Devleti idaresinde kalacaktir.

üç. Mora`nin diger sehir ve kaleleri, Dimitrios ile Thomas`in idaresinde bulunacak ve bunlar her sene üçer bin altin vergi vereceklerdir.

4. Hariçten bunlara bir taarruz vuku buldugu zaman Osmanli hükümdari despotlari müdafaa etmeyi üzerine alir.

Bu anlasma ile, Mora`nin, Venediklilere ait kisimlari dış olmak üzere bir kismi dogrudan, bir kismi da vergi vermek suretiyle Osmanlilara baglanmis oldu. Fâtih, kuzey Mora sancakbeyligine akinci komutanlarindan Turahan Bey oglu ömer Bey`i tayin eder (Temmuz 1458). Mora seferi esnasinda Atina da Türk idaresi altina alinir.

Thomas, yeminle saglamlastirilan anlasmayi ve üstünde ittifak saglanan sartlari 3 ay sonra bozar. sebebiyse o, Mora`daki Arnavutlara güveniyordu. Bu sebeple hem kardesi Dimitrios, hem de Osmanlilara karsi yine mücadeleye baslar. Daha sonra iki kardes, aralarindaki çarpismadan ne kadar zarar gördüklerini anladiklari için barisirlar. Aralarinda bir ittifak kurarak Osmanlilara karsi durum alirlar. Bu durumu ögrenen Fâtih Sultan Mehmed, Zaganos Pasa`yi Mora`ya gönderir. Osmanlilara karsi bir sey yapamayacagini anlayan Thomas, baris talebinde bulunmaktadır. Doguda bas belli eden Akkoyunlu hükümdari Uzun Hasan gailesi yüzünden, çok agir olmayan sartlarla yine bir anlasma yapilir. bununla beraber Thomas, bu sartlari da yerine getirmeyince, Uzun Hasan`in tüm tahriklerine ragmen o tarafa devinim edilmeyerek Mora isini temelden bir neticeye baglamak için, Fâtih-`in idaresindeki Osmanli ordusu, Mora`ya devinim eder. Korent`e gelen hükümdar, Thomas`in üzerine gitmeden öncelikle birdenbire yön degistirerek ısparta üzerine yürür. Dimitrios teslim olur. Fâtih`e karsi koymak üzere sahildeki Matina kalesine çekilen Thomas ise, bütün sehirlerini kaybettikten sonra Kalamata`ya gider. Orada da tutunamayacagini anlayinca Roma`ya Papa ıı. Pi`nin yanina siginir. Böylece Mora yeniden ve tamamina yakini Osmanlilarin eline geçer. Fâtih, Mora halkindan bir kismini ıstanbul`a naklettirip onlarin yerine Türk göçmenleri yerlestirir (hicrî 856/m. 1460).

Teslim olup Pâdisahin yanina gelen Despot Dimitrios`a, Enez sehri ikametgâh olarak gösterilerek oradaki tuz madenlerinden senelik altmis bin akça varidat (gelir) tahsis edilir.

EFLÂK`ıN HAKıMıYET ALTıNA ALıNMASı:

Tuna nehrini, devleti için tabii bir sinir kabul ettigini tahmin ettigimiz Fatih Sultan Mehmed ve hatta daha önceki Osmanli hükümdarlari, bu nehrin kuzeyinde bulunan ve bugünkü Romanya`yi teskil eden Eflâk ile Bogdan prensliklerini himayeleri altinda bulundurmayi yeter görüyorlardi. ayrıca, bunlarin menfaatlerini mesgul edecek kadar kuvvetli olmalarini veya büsbütün zayif düsmelerini de istemiyorlardi. Muhtemelen Osmanlilar, natürel sinirlarinin disinda mütalaa ettikleri bu prensliklerin, daha uzakta bulunan Lehistan ve Macarlarla kendi aralarinda tampon bir devlet şekilde kalmalarina taraftardilar. Osmanli sinirlarina yakin bulunmasindan dolayi Eflâk`ta Osmanli nüfuzu gün geçtikçe artmaya basladi. Bu sebeple Eflâk daha Yildirim Bâyezid zamaninda senelik bir vergi vermeyi kabul etti.

1456 yilinda Fâtih, Wlad`i Eflâk prensligine tayin etmisti. Wlad, kardesi Radul ile beraber Osmanli sarayinda rehine şekilde bulunmustu. Hüküm sürdügü memlekete Fâtih`in yardimi ile sahip olmasina ve Pâdisaha karsi arkadaş kalacagina dair ant etmis bulunmasina ragmen Wlad, sözünde durmayarak Osmanlilar aleyhine Macarlarla anlasma yapacaktir.

Fâtih`in, Karadeniz ve Trabzon`da bulundugu siralarda, Eflâk`ta bazi hadiseler olmaktaydi. Burada Türklerin “Kazikli Voyvoda”, Macarlarin “Drakul” (Seytan), Ulahlarin “çepelpuç” (Cellad) dedikleri Wlad adinda zulüm delisi bir adam, halka idarenin en korkuncunu tattirmaktadir. Tarihçi Tursun Bey tarafindan “Keferenin Haccac`i” diye vasiflandirilan bu adam, vahsi ve insanlik disi birtakim zevklere sahipti. Hammer, onun yukaridaki sifatlarini verdikten sonra, bunun yaptigi barbarliklara da örnekler verir. Bu sahsin daha iyi taninmasi ve farkli milletler tarafindan aldigi bu lakaplarda ne kadar hakli (!) oldugunu ortaya koymasi bakimindan bir kaç örnek vermek yerinde olacaktir. O, kaziklara vurulmus ve iskence arasında can vermekte olan Türklerin meydana getirdigi büyük halkanin ortasinda, saray halki ile beraber yemek yemekten zevk alirdi. Eline Türk esirleri geçince ayaklarindaki derinin yüzülmesini ve meydana çikan kirmizi etlere tuz ekilmesini, sonra da bunlari keçilere yalatmasini emrederdi. Böylece, canlı diri ayaklarinin derisi yüzülen esirlerin iskencesi, daha büyük olurdu. O, kendisine gönderilen Osmanli elçilerinin sariklarini baslarina çiviletmistir.

Wlad`in yaptigi hareketlerden bazilarini görmezlikten gelen Fâtih Sultan Mehmed, onu ıstanbul`a çağrı eder. fakat Wlad, düsmanlarinin çoklugundan ve memlekette bulunmadigi bir sirada tac ve tahtinin Macarlara verileceginden korktugundan, Eflâk`i düsmanlarina karsi muhafaza edecek bir kuvvetin gönderilmesini rica eder. Bunun üzerine Pâdisah, Silistre Beyi Yunus Bey ile çakircibasi Hamza Bey`i Eflâk`i beklemek üzere görevlendirir.

Yunus Bey ile çakircibasi Hamza Bey, Tuna kenarina geldikleri vakit, nehrin donmus oldugunu görürler. bununla beraber Tuna`yi geçmek hazirliklari yaptiklari ve dostluktan baska bir sey ümid etmedikleri, hatta itibar göreceklerini sandiklari bir sirada Wlad`in büyük bir saldirisina ugrarlar. Bu baskinda Yunus Bey sehid, Hamza Bey de esir edilmisti. Wlad, daha sonra Hamza Bey`i öldürerek basini Macar kralina yollar. Kan dökücü Wlad, aldigi esirlerin tamamini kaziga vurduktan sonra, Osmanlilara ait bazi sehir ve kasabalari tahrip etmekten de çekinmez.

tüm bu olanlari haber alan Fâtih Sultan Mehmed, hiddetinden ve üzüntüsünden yerinde duramayarak 150 bin kisilik bir ordu ve 25 büyük, 150 küçük parça deniz kuvveti (irmak donanmasi) hazirlayarak, Allah`in kullarina zulm eden bu zâlimi ortadan kaldirmak için Eflâk seferine çikar (H. 866/1462 M.) Fâtih, Eflâk ortalarina kadar gittigi durumda, Wlad`in kuvvetleri ortalarda görünmüyorlardi. Wlad, Fâtih`in, casuslari vasitasiyle önceden haber aldigi bir gece baskini düzenleyerek Pâdisahi öldürmek ister. lakin bunda muvaffak olamadigi bunun gibi, perisan bir durumda canini zor kurtarip kaçabilir. Osmanli akincilari onu bulmak için bütün bir Eflâki tararlar. Pâdisah da ordusuyla prensligin baskentine yürür. Sehrin yakininda kaziklanmis 15 bin adamdan kurulu korkunç bir orman görünce nefretle “Devlet kuvvetini böyle kullanmis, tebeasina ve Allah`a karsi bu denlü cinayetler islemis bir adam, asla itibara layik degildir” der.

Yarali şekilde kaçip Macarlara siginan Wlad, onlardan yardim ister. ama Macar Krali, hiç yoktan Osmanlilarla bir anlasmazliga düsmek istemediginden bu yardimi yapmamis, hatta Wlad`i yakalayarak haps etmisti. öte taraftan Osmanlilar, Wlad`in kardesi Radul`u oniki bin duka yillik vergiye baglayarak Eflâk prensliginin basina getirdiler. Böylece Eflâk, mümtaz bir eyâlet durumuna getirilerek, Osmanlilara sikica baglanmis oldu. Wlad, Radul`un ölümü üzerine zindandan kaçip tekrar idareyi ele almak istediyse de öldürülerek kesik basi memleket ülke dolastirilir.

BOSNA-HERSEK`ıN ALıNMASı

Balkanlari ve hatta Tuna`nin güneyinde kalan bütün Avrupa topraklarini kendi devletinin sinirlari içinde görebilecek bir hale gelmis olan Fâtih Sultan Mehmed için Bosna, hususi ciddiyete sahip bir yerdi. Fâtih, Papalik ve Venedik`in, diger Avrupa devletleri ile birleserek kendisine doguda sinir komsusu bulunan Türk ve Müslüman devletleri de kendisinin aleyhine tahrik ederek, Osmanli Devleti`ni iki taraftan nasil sikistirmak istediklerini, güçlü istihbarat teskilâti vasitasiyle iyi biliyordu. O, ıstanbul`un fethinden sonra, Avrupa`da meydana gelen reaksiyonu da iyi takip ediyordu.

ıstanbul`un fethi ile ticarî menfaatleri sarsilmis olan Venedik Hükümeti, Mora`nin Türklerin eline geçmesinden büsbütün müteessir oldu. Ege denizindeki Osmanli faaliyetlerini de yakindan takip eden Venedik, Osmanlilarin aleyhinde olacak sekilde, onlarin etrafinda bir ittifak çenberi meydana getirmeye çalisiyordu. Bunu bilen Fâtih, büyük bir deniz kuvvetine sahip olan Venedik`e yardimda bulunabilecek olan Macaristan`la, ikisinin arasina girmenin askerî bakimdan gerekli olduguna inaniyordu. Bu sebeple, zaten Katoliklerden nefret eden Bosna Kralligi`ni feth etmeye karar verir. Böylece aleyhindeki ittifak çenberini kirip ortadan kaldiracakti.

Bosnalilar, Katolik baski ve tazyiklerinden biktiklari, Türklerin izse din ve mezheb serbestisine büyük bir saygi gösterdiklerini bildiklerinden, Osmanlilara karsi koymaya pek taraftar degillerdi. Bu sebeple Kral mukavemet edemedi. Bu arada orduyu hümayun üç koldan Bosna`ya girmis ve bütün bir Bosna topragini feth etmisti. Halki, kendine yakin gören Fâtih, burayi Minnet Bey idaresinde bir sancak beyligi biçimine getirerek Osmanli topraklarina ilhak eder.

Halkin, Osmanlilara karsi olan sevgisinden dolayi eli silah tutanlarin tamamina yakini orduya alinir. 30 bin Bosnali ise yeniçeri bunun gibi hizmet etmek üzere Pâdisahin sancaklari altinda yemin eder. Bosnalilar, bir müddet sonra da ıslâmiyeti kabul ederek “din-i mübin-i ıslâm” ile sereflenirler. Bu olaylar, hicrî 867 (m. 1463) yilinda olmustu.

Bu sefer esnasinda, Hersek Dukasi Stefan Kosariç de küçük oglunu rehine vererek bagliligini arzetmis bulundugundan, yerinde birakilir. Bu çocuk ihtidâ edip (ıslhamiyeti kabul edip) “Ahmed” ismini aldi ki, daha sonra “Hersekzâde Ahmed Pasa” bayağı ile anilarak damad ve sadrazam olur. Hersek, Duka`nin ölümünden bir zaman sonra, Osmanli topraklarina katilir.

OSMANLı – VENEDıK MüNASEBETLERı

Baslangiçta, Osmanlilarla dostça geçinmeyi iyi bir tedbir olarak kabul eden ve ekonomileri açsindan bunu lüzumlu gören Venedikliler, daha sonra bu fikirlerini degistireceklerdir. Zira, Türklerin Mora ve Sirbistan`a sahip olmalari, Arnavutluk`ta etkinlik göstermeleri ve Ege denizini ele geçirmek istemeleri, Venedik devlet adamlarini Osmanlilara karsi farkli bir sekilde düsünmeye sevk etmistir. Bu sebepten dolayı onlar, Türkleri bu faaliyetlerinden vazgeçirmek ve hatta bunlari durdurmak için sür`atle bazi tedbirlerin alinmasi gerektigine karar verirler. Onlar, ya harb edecekler ve ya Yunanistan ile Balkanlar`daki bütün mevzilerinden arka çekileceklerdi. Bu hal karsisinda Venedikliler, Fransa, Burgonya, Milano, Papa, Macaristan, Uzun Hasan ve müttefikleri olan Karamanlilara bas vururlar. Böylece Osmanlilari iki cepheli bir savasla tehdid etmek istiyorlardi. Onlar, 1463`te, Arnavutluk Prensi ıskender ile Osmanlilarin aleyhine bir ittifak kurdular. Bu arada Macarlarla da ayri bir ittifaka girerler. bununla beraber, takriben 16 sene devam edecek savaslar sonucunda Venedik hükümeti, en agir sartlar karsiliginda dahi olsa, Osmanlilarla baris yapmayi daha kârli görecektir. Bu sebeple Venedik Senatosu`nun 25 Nisan 1479`da onay ettigi Osmanli-Venedik barisi, 25 Ocak 1479`da imzalanmis olur. 14 maddeden meydana gelen bu baris anlasmasi, Osmanlilarin lehine ve Venediklilerin aleyhine olmustu. Denebilir ki, bu kadar yil devam etmis olan muharebeler, Venedik ve müttefiklerine maglubiyet, Osmanlilara ise dünyanin en büyük devleti olma bunun gibi bir gâlibiyet temin etmistir.

BOGDAN MESELESı:

1455`te Osmanli hakimiyetini tanimak ve yilda 12.000 altin vermeyi kabul etmek durumunda kalan Bogdan, Osmanlilarin, karada ve denizde birçok devletle ugrasmak zorunda kaldiklarini görünce bu hakimiyetten kurtulmak isteyecektir. Daha sonra münasebet edilecegi bunun gibi Osmanlilar, 1473 yilinda Uzun Hasan üzerine yürümek durumunda kalmislardi. Sayet bu savasta maglub olsalardi, Bogdanlilar Macarlarla birleserek Osmanlilar aleyhine müstereken harekete geçeceklerdi. ancak Osmanlilarin büyük bir galibiyet elde ettiklerini görünce bu düsüncelerinden vaz geçerler. ayrıca, daha sonra Osmanlilar ile Bogdanlilar arasinda savaslar olacak ve Fâtih, bizzat Bogdan`a girecek, Bogdan Voyvodasi ise kaçacaktir. ayrıca bir müddet sonra Bogdan Voyvodasi, Pâdisaha başvuru ederek, simdiye kadar vermekte oldugu “üçbin sikke-i efrencî” yerine alti bin flori verecegini, Osmanlilarin dostuna arkadaş, düsmanina düsman olacagini bildirir. Pâdisah bunu kabul etmis ve Bogdan`i bu sartlarla affetmisti.

FÂTıH`ıN EGE DENıZı SıYASETı

ıstanbul`u feth eden Osmanli Pâdisahi, çanakkale Bogazi`na ve Türk sahillerine yakin olanlardan baslamak üzere, Ege`deki adalara nüfuz etmeye çalisir. Böylece, yabancilara siginacak bir yer birakmamaya, ve kendi sahillerine yapilabilecek korsanlik hareketlerini önlemeye çalisiyordu. gerçekte, Anadolu topraklarinin bir devami telakki edilen bu adalarin bir kismi Bizans`a, bir kismi da Venedik ve Cenevizlilere ait bulunuyordu. Yalniz Rodos Adasi bunlarin disinda idi. ıstanbul`u fethetmeye muvaffak olan Fâtih, Bizans`a ait olan bütün topraklarin kendi idaresi altinda yine birlesmesini istiyor gibidir. O, kendi topraklarina yakin yerlerde bir yabancinin ticaret yapmasina degil, dolasmasina dahi tahammül edemiyordu. Zira böyle bir hal, zaman geçtikçe kendi ülkesini tehlikeye sokabilirdi. Korsanlik hareketleri ile kendisine ait sahil kentleri vurulabilirdi. Bu sebeple o, Ege Denizi`nde Bizanslilar ile baska milletlere ait olan adalari almak üzere harekete geçer. çanakkale Bogazi`na yakin adalardan baslayarak yavas yavas Ege Denizi içlerine dogru ilerleyen Fâtih, bu deniz üzerinde iki istikamet (cihet) takib eder. Bunlardan birincisi onu ıtalya`ya götürecektir. Gerçekten, bu yolun üstündeki adalari teker teker aldiktan sonra ıtalya topraklarina asker çikarir. ıkinci yol ise Anadolu sahillerinin yakinindan geçmekte idi. O, bu yol üstündeki adalarin (Midilli, Sakiz, vs.) bir kismini haraca baglayarak bir kismini da ilhak ederek Rodos`a kadar gider.

Surasi unutulmamalidir ki Ege adalarinin ilhaki, pek basit olmamistir. Zira Osmanlilarin bu tesebbüslerine karsi gerek Papalik, gerekse Venedikliler ile Napoli Kiralligi, donanmalariyla buna mani olmak istemislerdi. Hatta zapt edilen bazi adalari tekrar geri almislardi. Osmanlilar, buralari yine almak için yeni donanma sevk etmek durumunda kalmislardi. Böylece elden ele geçen adalar, nihayet kati olarak Osmanli idaresinde kalmistir.

ENEZ, ıMROZ, SEMADıREK VE TASOZ`UN ALıNMALARı:

Sirbistan seferinden sonra Enez, ımroz ve Semadirek Beyi olan Dorya ile hükümet idaresinde ortagi olan yengesi arasinda çikan ihtilaf üzerine kadin, yüksek hakimiyetini tanidigi Osmanlilara müracaat ile sikâyette bulunmustu. Gerek kadinin müracaati, gerekse Enez Beyi`nin devletle yapmis oldugu anlasmayi bozmasi, keza Enez halkinin ıpsala ve Ferecik taraflarindaki Müslüman Türklere ait köle ve cariyeleri kaçirarak satmalari üzerine Enez`in alinmasi kararlastirildi. Bundan sonra Enez, karadan bizzat pâdisah ve denizden donanmanin tazyiki ile kisa bir sürede alindi.* Bundan sonra diger adalar da alindi. Bu adalarin Osmanli idaresine girmesi 1456 yilinda olmustu.

LıMNı ADASıNıN ZAPTı

Enez, ımroz ve Tasoz`un alinmasindan sonra gene 1456 senesinde Limni halki ile Midilli Prensi Nikola Gateluziyo`nun kardesi olan Limni Prensi arasinda anlasmazlik çikar. Ada halki, prensi istemeyerek onun yerine bir Türk beyinin gönderilmesini istediginden Osmanlilar da himayelerinde bulunan Limni adasina Gelibolu`nun eski Sancakbeyi ve kaptani olan Hamza Bey`i gönderirler.

MıDıLLı ADASıNıN ZAPTı

Osmanli sahillerinin yakininda bulunup korsan yatagi olan ve Aragon korsanlarinin Türk sahillerini vurup getirdikleri mallardan hisse saha, baska bir anlatım ile korsanlarla birlikte hareket eden Midilli Prensi`nin hakkindan gelinmesi kararlastirildi. Bu siralarda Fâtih Sultan Mehmed, Edirne`de bulunuyordu. Edirne`ye çağrı ettigi deniz komutanlari ile görüstükten sonra büyük bir donanmanin hazirlanmasini emr etti.

tüm hazirliklar tamamlandiktan sonra 1462 senesinde Mahmut Pasa komutasindaki donanma irili ufakli ikiyüz parça gemi ile denizden ada üzerine yürüdü. Mahmut Pasa, adanin merkezi olan Midilli önlerine asker çikararak sehri kusatir. Bursa yolu ile devinim eden hükümdar, adanin karsisindaki Edremit körfezine inmis ve oradan da Ayvalik`in güneyindeki Ayazmend (Altinova)`e gelmisti. Sultan Mehmed, muhasaranin iyice sikistigi bir sürede bir harp gemisiyle adaya geçer. Oradaki durumu inceledikten sonra tekrar Ayazmend`e döner.

Midilli halki, daha çok dayanamayacagini anlayinca teslim olur. Mahmud Pasa, ada idaresinin tanzimi ile görevlendirilmisti. 3 kisma ayrilan ada halkinin bir kismi yerlestirilmek üzere ıstanbul`a gönderilir.

EGRıBOZ ADASıNıN FETHı

Venedikliler, Ege Denizinde Osmanlilara ait bazi adalar ile Foça`yi vurmuslardi. Fâtih bu harekete karsi, Venedik`in Ege`deki en büyük müstemlekesi olan Egriboz adasini ele geçirmeye karar verir. Böylece bu devlete en büyük darbeyi vurmus olacakti.

Bu sebeple Mahmud Pasa`yi Derya Kaptanligi`na tayin ederek üçyüz parça gemi ile denizden göndermis, kendisi de 70 bin kisilik bir ordu ile karadan hareket etmistir. Evripos kanalinin en dar yeri olan Kulkis`ten gemilerden bir köprü yaptirarak ordusunu derhal adaya geçirip birkaç hücumdan sonra kaleyi feth etmisti. (1470)

Egriboz Adasi`nin, Osmanlilar tarafindan zapti, Avrupa`da büyük bir hayret ve teessür meydana getirmisti. Bu durum, özellikle Venedik ve ıtalya`nin diger devletleri arasinda derin bir endiseye sebep olmustu. Zira Dogu Roma (Bizans, ıstanbul) gibi Bati Roma`nin da elden gidecegi telasina kapilan Papalik, her taraftan yardim taleb etmisti.

FÂTıH`ıN KARADENıZ SıYASETı

Bilindigi benzeri Osmanlilar, eskiden beri Anadolu birligini kurmak ve burada güçlü bir Müslüman Türk Devleti meydana getirmek için ugrasiyorlardi. Bu gayelerine ulasmak için gösterdileri gayretlerinin bir sonucu şekilde onlar, Anadolu`nun büyük bir kismini hakimiyetleri altina almaya muvaffak oldular. ayrıca, kuzeyde Karadeniz`e kiyisi bulunan kisimlar (Samsun hariç), baskalarinin elinde bulunuyorlardi. Bunlar, Trabzon Rum ımparatorlugu, ısfendiyarogullari Beyligi ve Amasra (Amasteri) Cenevizlilerin idaresinde idi. Karadeniz`in bu sahil bölgesinde büyük ve önemli birçok sehir bulunuyordu. ıstanbul`u feth etmis bulunan Osmanlilarin, gerek ekonomik, gerek siyasî gerekse dinî bakimdan buralara da hakim olmasi icab ediyordu. Osmanlilarin bu niyetini ayrım eden Venedik ve Ceneviz bu gibi deniz ticareti ile geçinen devletler, ıstanbul`un fethi üzerine büyük bir telasa kapilmislardi. Dogrusunu söylemek gerekirse bu durum sadece onlari degil, Avrupa`yi da ciddi endiselere sevk etmisti. Dogudaki bazi küçük beylik ve ya emîrlikler ise, siranin yavas yavas kendilerine gelecegini düsünüyorlardi. Bu sebeple, Osmanlilara karsi bir dogu ve bati ittifaki tehlikesi ufukta görünüyordu. Bir taraftan, Bati`nin böyle bir devinim için Anadolu emîrliklerini tahrik etmesini önlemek, diger taraftan da Anadolu birligine vücud vermek ve devlet merkezinin hem jeopolitik, hem de askerî emniyetini temin için, Karadeniz sahillerini elde bulundurmak gerekiyordu. Bu sebeple Fâtih Sultan Mehmed, buralari elde edebilmek için bir proje hazirlar. O, hazirladigi planinin geregi olarak ayni mevsimde geri arkaya üç sefer tertiplemek zorunda kalir.

Fâtih, düsünce ve hareketlerini gizli tutmakla meshurdur. Seferin nereye yapilacagini kendisinden baskasi bilmezdi. Karadeniz seferinde de bu gizlilige riayet edilmisti. O, donanmayi, Vezir-i a`zam Mahmud Pasa komutasinda sevk ederken, kendisi de karadan devinim etmisti. Hedefin neresi oldugunu bir münasebetle soran kadiaskere “Hocam, eger sakalimin tellerinden bir tanesi, zihnimden ne geçtigini bilecek olursa onu bile derhal koparir yakarim” diyerek, askerî harekât esasinin gizlilik oldugunu göstermis olur.

kaaba2.jpg (24348 Byte)Fâtih Sultan Mehmed bakimindan Karadeniz sahillerinin fethi büyük bir önem tasiyordu. Hatta o, simdiye kadar dedeleri tarafindan buralarin (Amasra benzeri) fethedilmemis olmasini hayretle karsiliyordu. Gerçekten o, Amasya için Mahmud Pasa`ya: “Mahmud! Ol hisar ne yerdir kim âni benim atam dedem almadi?” diyerek, atalarinin simdiye kadar burayi almamalarini adeta tenkid konusu yapar. Zeki sadrazam, Fâtih`in bu sorusunu: “Sultanim bunun alinmadigina sebep ol kim adalet Teâlâ`nin takdirinde bu, feth olunmak sultanim elinden ola” diyerek, bu fethin, Allah tarafindan kendisine nasib olacagini söyleyerek cevaplamisti. Bu cevabiyle o, bu ise hemen baslanabilecegini de ima etmis oluyordu.

Amasra, Cenevizlilerin önemli bir ticaret merkezi idi. ıstanbul`un fethinden sonra müskül duruma düsmüs olmasina ragmen eskiden oldugu bunun gibi hareketlerine devam etti. Gerçi buradakiler, bir miktar vergi veriyorlardi. lakin bunu bazan zamaninda kimi da geç veriyorlardi. bununla beraber etraflarini vurmaktan ve bilhassa denizde soygunculuk yapmaktan da vazgeçmiyorlardi. Böylece, bir yilda verdikleri vergiyi adeta bir günde geri aliyorlardi. Bundan baska bu sehir, Anadolu`dan kaçan esirlerin sigindigi bir yerdi. “Memâlik-i müslimine hayli ziyan edüp nice kimseleri girift edüp diyar-i efrence gönderip bey`eden” ve Karadenizde sefer oluşturan Müslüman gemilerine bilhassa musallat olan Amasralilar, bu taarruzlarinin sebebi soruldugu vakit inkâr ediyor, bunu yapanlarin “levent gemileri” oldugunu ve bunlarin menfaatlerini de dinlemediklerini söylüyorlardi. Aradaki anlasmalari birkaç defa bozan Amasralilarin, ıstanbul`un zaptindan ve Osmanlilarla Cenevizlilerin arasinin açilmasindan sonra, etraftaki tecavüzleri daha aşırı artmisti. Amasralilarin yaptiklarina son vermek ve derdi temelinden halletmek üzere kendisi karadan, Mahmud Pasa da denizden Amasra`ya gidip sehri kusatma altina alirlar. Bu kadar muazzam bir ordu ile basa çikamayacagini anlayan Amasra idarecileri, Mahmud Pasa`nin ikna edici konusmasi karsisinda teslim olmuslardi. Onlar, pâdisaha sehrin anahtarini teslim etmekle hayatlarini kurtardilar. Böyle bir hareketten dolayi pâdisah onlari tutsak muamelesine tabi tutmamisti. Fâtih, basta tekfur olmak üzere Amasralilarin ileri gelenlerini ıstanbul`a gönderdi.

Silah kullanılmadan Amasra`yi kazanan Fâtih Sultan Mehmed, Bursa`ya dönmüsken tekrar Karadeniz`e yönelir. Burada müstahkem bir kale olan Sinop`ta ısfendiyaroglu ısmail Bey hüküm sürüyordu. Mahmud Pasa`nin teklifi ve idareci özelligi ile olsa gerek ki Mahmud Bey ile ısfendiyaroglu arasindaki konusmalardan sonra ısmail Bey, Fâtih Sultan Mehmed`e bey`at edecektir. oysa o sirada, ısmail Bey`in idaresinde Sinop`ta 400 top, 2000 topçu, limanda demirli birçok gemi ve onbin muharip asker vardi. Buna ragmen böyle bir kalenin, silah atilmadan teslim olmasini, ısmail Bey`in ne derece büyük bir iman sahibi oldugunu ve Anadolu birliginin kurulmasina taraftar bulundugunu, bunun da fakat ıstanbul`un Fâtihi vasitasiyla olası olacagina olan inanci ile izah etmek olası. ısmail Bey, Fâtih`e bey`ata karar verirken kendisinin sahib bulundugu yüksek dinî suur ve fazileti ile beraber, Sultan`in ıstanbul`u fethetmek şekli ile ıslâmetreâleminde kazanmis oldugu prestijin de etkisinin bulundugu söylenebilir. ısmail Bey, vezir-i âzamin delâletiyle ordugahta Osmanli ricali tarafindan büyük bir merasimle karsilanmisti. Hatta Fâtih bile çadirinda ayaga kalkip birkaç adim yürümek suretiyle onu karsilamisti. Nitekim Dursun Bey “Erkân-i devlet, ısmail Beg`i izzet ü ikram ile pâye-i serir-i saltanata yitistürdiler. Pâdisah bile visaktan tasra bir kaç kadem ati edüp musafaha m.`nasi oldi.” diyerek tüm bir devlet erkâni ile beraber pâdisahin da onu karsiladigini anlatir. ıskenderoglu`nun, Fâtih`in elini öpmeye kalkismasi üzerine hükümdar: “ısmail Bey, sen benim ulu kardasimsin, reva midir kim elim öpesin” diyerek bu hükümdari tahtinda kendi yanina oturtmustu. Dirlik şekilde ısmail Bey`e istedigi Yenisehir, ınegöl ve Yarhisar kazalari verilmistir.

Pâdisahin, Koyulhisar seferine çikisini firsat bilen Karamanoglu ıbrahim Bey, ısmail Bey`e haber göndererek, isyan etmek için zamanin müsait oldugunu bildirir Karamanoglu`nun beraber hareket edebilecekleri teklifine karsilik ısmail Bey, böyle bir seye riza gösteremeyecegini söylemisti. Bu durumun Osmanlilarca duyulmasi üzerine bir ihtiyat tedbiri şekilde, ısmail Bey`e dirlik olarak Filibe verilerek kendisi oraya gönderilmisti.

Bizans ımparatorlugu`nu ortadan kaldiran ve Mora`daki Rum varligina son sağlayan Fâtih Sultan Mehmed, Latinleri kendi aleyhine tahrik etmek arzulayan Trabzon Rum ımparatorlugu`nu da ortadan kaldirmaya karar vermisti.

Tek bir nefes sehid vermeden ve bir ok bile atma ihtiyaci hasil olmaksızın Amasra, Kastamonu ve Sinop`u saha Osmanli hükümdari, birbirine bagli üç kisimdan meydana gelmis olan Trabzon kalesini hem denizden hem de karadan kusatir. Bu hal, ımparator David Komnen`i ümitsizlige düsürür. Hamisi olan Uzun Hasan`dan da yardim alamayacagini anlayan imparator, Mahmud Pasa`nin akrabasindan olan bas mabeyincisi Yorgi Amiruki vâsitasiyle Mahmud Pasa ile anlasarak sehir ve kaleyi teslime karar verir. ımparator, Pâdisah adina Mahmud Pasa tarafindan yapilan teklifi kabul eder. Böylece, 258 yıl devam eden Trabzon ımparatorlugu 26 Ekim 1461 (21 Muharrem 866) günü tarihe karisir.

Karadan Trabzon üzerine varmakta olan Fâtih Sultan Mehmed`e elçilik heyeti ile birlikte Uzun Hasan`in annesi Sâre Hatun da gelmisti. Fâtih, Akkoyunlu hükümdari Uzun Hasan`in annesine büyük bir saygi göstererek ona “ana” diye hitab etmisti. Ordusuyla Trabzon`u çeviren sarp daglari asarken süre zaman yaya yürümek zorunda kalan pâdisaha Sâre Hatun: “Hey ogul! Bu Trabzon`a bunca zahmet nedendir?” diye sorunca, Fâtih su manidar cevabi vermisti: “Hey ana, bu yorulmak din yolundadir. Zira bizim elimizde ıslâm.in kilici vardir. Eger bu zahmeti çekmezsek bize gâzi demek yalan olur. Bugün yahud yarin mutluluk-i ılâhîye çikinca mahcub olurum” diyerek gazilik ünvani ile cihâd ve bu ugurdaki çalismaya nasil önem verdigini ifade etmek ister.

Kurtulus ümidi görmedigi için teslim teklifini kabul eden imparator, sekiz oglu ile birlikte Edirne`ye göndermisti. David`in en küçük oglu hak dini kabul ederek ıslâm.la müserref olmustu. Böylece Bizans`in son Anadolu bakiyyesi de Osmanli ülkesine katilmis oldu.

FÂTıH`ıN ıç VE DOGU ANADOLU SıYASETı

Toros daglari ile Anadolu`nun şimal daglari arasinda uzanip giden ve Uzunyayla`ya kadar devam eden Orta Anadolu ile, bunun ötesinde baslayan Anadolu`nun dogu kismi üstünde, özellikle Firat`a kadar kadar olan sahada, Fâtih Sultan Mehmed, Osmanli Devleti`nin bir bütün teskil ettigine inanmis bu gibi idi. halbuki Orta Anadolu`nun büyük bir kismi ile Dogu yaylalarinin bütünü devletin sinirlari disinda kalmisti. Her iki bölgede hüküm sürmekte olan beylikler, Osmanlilari her bakimdan tehdid eden bir mevkide bulunur idiler. Konya, Karaman, Larende ve civarina, hatta Toroslarin güneyinde denize kadar olan sahalara sahip olan Karaman Beyligi, yasadigi müddetçe, Osmanli Devleti`ne karsi olası olabilen tüm fenaliklari yapmis, “Hiristiyanligi takviye ederek Müslümanligi zaafa götürmeye” çalismisti. Yildirim Bâyezid`in müthis pençesi altinda bir an ezilmeye mahkum olan bu devlet, Yildirim-Timur karsilasmasindan sonra tekrar meydana çikarak, çelebi Sultan Mehmed zamaninda ve ıı. Murad devrinde durmadan Osmanlilar aleyhine faaliyette bulunmustu. Fâtih`in, küçük yasta tahta çikmasini da firsat sayan bu devlet, Orta Anadolu`da yeni bir gaile meydana getirmeye çalismis ise de, genç hükümdarin çok fazla sür`atle devinim edisi buna olanak birakmamisti. lakin Fâtih biliyordu ki, Karamanlilar bir firsat vukuunda tekrar ortaya çikacaklardi. Anadolu`nun başka kisimlarinin güvenligi ve nihayet Türk birligi bakimindan buralarinin da Osmanli topraklari arasında bulunmasini zaruri sayan Fâtih Sultan Mehmed, bu beylige hiç bir hak tanimamak suretiyle ortadan kaldirmayi belki daha önceki tarihlerde tasarlamis, lakin hadiselerin seyri, onun gözlerini baska taraflara çevirmesine neden olmustu.

Yakin, uzak Osmanlilarin aleyhindeki her tesekküle el uzatan Karaman Beyligi`nin, ıbrahim Bey`in ölmesinden biraz sonra, durumu büsbütün naziklesti. Osmanli topraklarinin dogusunda bulunan ve gittikçe güç ele geçiren Akkoyunlu Devleti`ne gelince o, Osmanlilar için gün geçtikçe daha mühim bir tehlike konusu olmaya basladi. Nitekim Karadeniz sahillerine göz dikmis olan bu devletin yönecitileri, Trabzon Rum ımparatorlari ile akrabalik tesis etmis, bu nedenden dolayı Fâtih`in Trabzon`u almak isteyisine mani dahi olmaya çalismislardi. Bu mani olmak isteyiste, Trabzon ımparatorlugu`nu müdafaa etmekten ziyade bu topraklarin, Fâtih`in eline geçmesini önlemek gayesi vardir denebilir. Bundan baska ısfendiyar topraklari üstünde adalet iddia edebilecek bir mevkide olan Kizil Ahmed Bey`i kabul edip himaye eden ve onu Osmanlilara karsi elinde bir silah bu gibi tutan Uzun Hasan, Osmanli-Akkoyunlu sinirlari üstünde hadiseler çikarmaktan da çekinmiyordu. Ayrica Osmanlilarla Karaman Beyligi arasinda çikan anlasmazligi da firsat bilen Uzun Hasan, Karamanogullarina sadece siyasi yardimda bulunmakla degil, ayni sürede fiilen asker göndermek şekli ile de yardim ediyordu. ıste tüm bu hareketler, Fâtih`i ister istemez dogudaki bu tehlike ile mesgul olmaya sevk etti.

KARAMAN MESELESı

Osmanlilarin en büyük hasmi olup çelebi Sultan Mehmed`in damadi olan Karamanoglu ıbrahim Bey, otuz dokuz sene hükümdarlikta bulunduktan sonra hicrî 868 (m. 1463)`de vefat etmisti. ıbrahim Bey, yedi oglundan en büyügü olan ıshak Bey`i, Osmanlilarla kan bagi olmadigi için çok fazla seviyordu. Annesi bir cariye olan ıshak Bey`i veliaht yapmis ve merkezi Silifke olmak üzere ıçel valiligine tayin etmisti. Daha sonra da bütün devlet islerini ona birakinca başka kardesler buna itiraz etmislerdi. Bu hareketin basinda bulunan Pir Ahmet Bey, Konya`nin ileri gelenleri ile anlasarak hükümdarligini ilan etmisti. Böylece Karaman mirasi meselesi ortaya çikti. Uzun Hasan, devam eden bu miras isine karisma sevdasina düstü. Anadolu`daki Müslüman Türk beyliklerine karsi insafli bir sekilde muamele eden Osmanli hükümdari, sonunda Konya`ya girerek, Taseli taraflari hariç olmak üzere bütün bir Karaman ülkesini topraklarina şimendifer. Fâtih Sultan Mehmed, Konya`da adina sikke kestirdigi bu gibi, sehzâdesi Mustafa`yi da buraya vali şekilde tayin eder. Vezir-i a`zam Mahmud Pasa`yi Toroslara kadar göndererek ülkenin ilhakini tamamlar.

Mahmud Pasa, Konya`ya dönünce buradaki is ve sanat erbabinin ıstanbul`a yollanmasi isi ile görevlendirilir. Pasa`nin bu icrasinda bazi sikâyetler meydana gelir. öyle anlasiliyor ki Pasa da yaptigi bu isten pek memnun degildir. Hatta bunlara karsi “ihtiyar benim elimde degil, mazuruz” dedigi rivayet ediliyor. Rum Mehmed Pasa, Mahmud Pasa`nin haksizlik yaptigini, sadece fakirleri hicret ettirdigini söyleyerek sikâyetlerde bulunmakta. Bu arada onun, Mevlana`nin torunlarindan bir tanesini de bunlarla birlikte yolladigi, fakat Fâtih Sultan Mehmed`in bunu ögrenmesi üzerine o zati hediyelerle yine geri gönderdigi rivayet edilir. Osmanli idaresine yeni alistirilmakta ve hatta isindirilmakta olan bir memleketin halki hakkinda icra edilen bu neviden muameleler yüzünden artan sikâyetler üzerine Mahmud Pasa, vazifeden alinarak yerine Rum Mehmed Pasa tayin edilir.

Karaman probleminin yüzde yüz ortadan kalkmasi için çaba sarfeden Osmanlilara karsi Akkoyunlu Devleti de tüm gücü ile Karamanlilari destekliyordu. Hatta bu maksatla Uzun Hasan, 50 bin kisilik bir kuvveti yardima göndermisti. Yapilan savaslarda galip gelen Osmanlilar, Karamanlilarin elinde kalan son kaleleri de almaya muvaffak olmuslardi. Son şekilde Kayseri ile Nigde arasinda bulunan Develihisar, Karamanogullari adina müdafaa ediliyor idi. Kale komutani Atmaca Bey, kaleyi Sehzâde Mustafa`ya teslim edecegini bildirince, sehzâde kaleyi teslim alarak Karaman gailesinin son kalintisini da ortadan kaldirir. Bu arada hastalanan sehzâde, kaleyi teslim alip dönerken 19 Agustos 1474`te Bor`da vefat eder. Sehzâde Mustafa`nin ölümünden sonra Karaman Valiligi`ne Cem Sultan getirilmisti. Cem Sultan`in iyi meziyetleri, Karaman halkinin Osmanlilara tabi olmasinin ciddi sebeplerinden biri olarak kabul edilmekte.

OSMANLı-AKKOYUNLU REKABETı VE OTLUKBELı ZAFERı

Uzun Hasan, hükümdarlik tahtina oturuncaya kadar Akkoyunlular pek çok önem tasimiyorlardi. fakat onun is basina gelmesi ile birlikte hal degisti. çünkü o, Karakoyunhükümdari Cihansah ile metre�veraünnehr hükümdari Ebu Said Miransah`i öldürmeye ve topraklarini da kendi ülkesine katmaya muvaffak olmustu. Daha sonra Horasan hükümdari Hüseyin Baykara`yi yenerek topraklarindan bir kismini almis olan Uzun Hasan, bu suretle Firat havalisinden Maveraünnehr`e kadar uzanan büyük ve kuvvetli bir devlet kurmus oldu. Topraklarinin genislemesi nisbetinde, gururunun da arttigini gördügümüz Akkoyunlu hükümdarinin ayrica bir “Cihangir” olmak sevdasi da vardi. ıste bu düsüncesi ve kendisini çok üstün görüsü, onu Osmanli topraklarini alma sevdasina düsürdü. O, Fâtih Sultan Mehmed`i de yenebilecegini tahmin ediyordu. Hatta rivayet edildigine göre o, Ebu Said`i maglub ettigi gün, atini meydana sürmüs ve “Bu diyarin serdarlari, secaatin âsârini gördüler, firsat el verirse bu nöbet isterim ki, cür`et ve celâdetim Hüdâvendigâr`a (Osmanli hükümdari) gösterem,” demisti.

Galibiyetleri ile magrur olan Uzun Hasan, Osmanlilara üstün gelecek durumda oldugunu tahmin ediyordu. Bundan dolayi Osmanlilardan kaçan Karaman ve Candarogullarini bir büyüklük eseri olarak ayni zamanda kabul etti. Bunlar, devamli şekilde Hasan Pâdisah`i Osmanlilar aleyhine tahrik ediyorlardi. Nihayet bu emellerinde muvaffak oldular. Bu muvaffakiyet de 1472 yilinda Osmanlilara ait olan Tokat sehrinin Uzun Hasan kuvvetleri tarafindan yakilip yikilmasi ile kendisini dikkat çekici etmisti.

Uzun Hasan, Osmanlilarla harp şeklinde bulunan Venedik Cumhuriyetinin, Osmanlilar aleyhinde kendisine ittifak teklifi üzerine daha 1463`te bunlarla anlasmisti. Bundan baska yine Osmanli-Venedik muharebesi esnasinda Hasan Bey, Venediklilerle ittifak etmis olan Haçlilarla birlikte devinim için bunlarla görüsmek üzere Rodos`a elçiler göndermisti. O, bu elçilik heyeti vasitasiyle Osmanlilara ait Tokat sehri ile daha baska bazi önemli sehirleri isgal ettigini de Haçlilara bildirmisti. Uzun Hasan, 1472 yilinda Venediklilere yeni ittifak teklifinde bulunmus, bu öneri, Venedik elçisi Katerino Zeno vâsitasiyle hemen senatoya bildirilerek Akkoyunlu ordusu için top ve topçu ustasi istenmisti.

bütün bu hareketlerin ötesinde Akkoyunlu hükümdari Uzun Hasan`a bagli kuvvetlerin, Osmanli hududlarini geçerek taarruz etmesi, Osmanlilari bu meydan okumaya karsilik vermeye zorladi.

Fâtih Sultan Mehmed, Uzun Hasan üzerine hareket etmeden öncelikle kis mevsiminde ondan gelen mektuba agir bir cevapla mukabelede bulunmustu.

Bu mektupta Fâtih Sultan Mehmed, Uzun Hasan`in yaptiklarindan, ehl-i ıslâm.üzerine gidip onlara zulümde bulunmasinin dogru olmadigi, eger yapabiliyorsa din düsmanlari ile savasmasi gerektiginden bahs ederek, yapilan haksizligi ortadan kaldirmak için bizzat kendisinin gelecegini bildirir.

Gerçekten de Frenklerle ittifak yapmis olan uzun Hasan, Osmanlilarla yapacagi muharebeyi makul gösterebilmek için onlardan Kapadokya ile Trabzon ımparatoru`nun kizinin kocasi olmasi hasebiyle Trabzon`u istemekte idi. ıste Fâtih Sultan Mehmed bu arzular karsisinda agir bircevap yazar. Bu cevabinda o, bundan sonra elçisinin ok, sözünün de kiliç oldugunu söyleyerek Akkoyunlu hükümdarini, kozlarini paylasmak ilkbaharda üzere harbe çağrı eder.

Osmanli ordusu, 13 Zilkade 877 (11 Nisan 1473) Pazar günü, Fâtih`in komutasinda üsküdar`dan hareket eder. ıznik yolu ile Yenisehir`e gelini. Beypazari`nda Karaman valisi Sehzâde Mustafa, Kazabat`ta da Amasya Valisi Sehzâde Beyâzit, emirlerindeki kuvvetlerle orduya katilirlar. Farkli rivayetler bulunmasina ragmen bu katilimlarla ordunun yekunu takriben seksen bes bin kisiye ulasir.

Tarihte “Otlukbeli Zaferi” diye söhret bulan bu savasta, Osmanli ordusu büyük bir zafer kazanarak dogudaki bu tehlikeyi bertaraf eder. bütün kaynak eserlerde tafsilatli bir sekilde kendisinden bahsedilen bu zaferden uzun uzadiya bahs etmek istemedik.

Fâtih, galip gelmisken kendisi bunun gibi Türk ve Müslüman olan, ayni sürede Oguzlarin Bayindir koluna mensub bulunan Akkoyunlu kuvvetlerini takip ettirmedigi bu gibi Türk ve Müslüman olan ülkesine de dokunmadi.

Kemal Pasazâde, bu takip etmeyis hadisesini Sehzâde Bayezid`in hizmetinde bulunan Halil Pasa`nin oglu ıbrahim Pasa`nin agzindan nakl etmekte ve onun, bunun sebebini Fâtih`e sordugunu, ondan “gâyenin saltanat yikmak degil, Uzun Hasan`a ders vermek oldugu, ıslâm.memleketlerini tahrib ile ıslâmetrehükümeti yikmanin dogru bulunmadigini, öte taraftaki gaza harplerini birakip, burada Müslümanlarla ugrasmanin iyi bir sey teskil etmedigi” cevabini aldigini nakl eder. Bu cevap, hükümdarin, ne denli yüksek bir telakki ile devinim ettigini açik bir sekilde ortaya koymaktadir. Nitekim Âsik Pasazâde de Fâtih`in bu hareketini “Mürüvvetle vilayetin yikmadi, yine kendi vilayetine teveccüh etti” diye takdir etmekte ve Osmanli hanedaninin adalet, insaf ve fazilet ile muttasif bulundugunu açiklar. Osmanli Devleti`nin, Timur`dan bu güne karsilastigi bu en büyük tehlikenin atlatilmasinda ve zaferin kazanilmasinda rol oynayan baslica âmil, Osmanli askerî kudret ve teskilâtçiligi ile atesli silahlardaki kiyas kabul etmez üstünlügüdür. Otlukbeli zaferi, Osmanlilara karsi yapilmis olan sark ve garb ittifakinin bir cephesini % tesirsiz bir duruma getirmisti. Fâtih, bundan son derece memnunluk duydugundan ve kendisine bu imkani hazirladigi için Allah`a sükran hislerini anlatım etmek üzere, ordusunun almis oldugu bütün esirlerin âzâd edilip serbest birakilmasini emreder. Böylece, Osmanli adalet ve müsamahasinin en güzel örneklerinden birini daha vermis olur. Bu suretle de o, halka karsi âdil olan idaresinin nümûnelerini göstermis oluyordu. O, Oguz boylari arasindaki çekismenin bütün taraf tesirlerini izale ederek ihtilaf sebeplerini silmek istiyordu. Bu da ıslâmetredünyasinda, kendisi ve devleti için büyük bir sempatinin dogmasina vesile oluyordu.

netice olarak sunu söyleyebiliriz ki, Fâtih Sultan Mehmed, aşırı kisa bir sürede büyüyüp gelismis ve Omanlilar için korkunç bir tehlike biçimine gelmis olan Akkoyunlu Devleti`ni, Otlukbeli zaferi ile tehlikesiz duruma getirmisti. 1473`te kazanilan bu zafer, Uzun Hasan Devleti`nin sür`atle çökmesine ve nihayet ortadan kalkmasina âmil olan sebeplerin basinda gelmektedir. Bu zaferden sonra, Osmanlilar aleyhine harekete geçmis olan Haçlilarin ümitleri de kirilmis oluyordu.

FÂTıH`ıN güney SıYASETı

Cihan tarihinin gördügü en büyük hükümdarlardan birisi olan Fâtih Sultan Mehmed`in, Anadolu birligini saglamak ve hatta bir bakima ıslâmt.birligini temin için büyük bir çaba arasında oldugu kabul edilmelidir. Onun, Osmanli devlet sinirlarini Tuna ve ıtalya`ya dayamak istedigi kesinlik kazanmis görünmektedir. Karadeniz`in tüm sahillerini almak ise, onun düsüncelerinin basinda gelmekte idi. bununla beraber, kendi ülkesinin güneyinde uzanan topraklar üstünde, verilmis bir kararinin olup olmadigini söylemek pek mümkün degildir. Zira hâdiseler, Fâtih Sultan Mehmed`in bu bölgelerle ilgilenmesine imkân vermemisti. Serbest kalip buralarla mesgul olmaya basladigi siralarda, bu sefer de ölüm, ona bu yolda yürümeye izin vermemisti.

Fâtih`in, Hicaz su yollari ile ilgilenmesi, basit bir olay olmadigi gibi yadirganacak bir olay de degildir. Zira bu suretle o, tüm Müslümanlara ait olabilcek bir ise parmagini koymus oluyordu. Bu olay su idi: Hicaz`a giden bir Osmanli hacisi, yollardaki su kuyularinin (birke) harab oldugunu ve hacilarin bu nedenden sikintiya düstüklerini görmüstü. Hac farizasini eda edip döndükten sonra, durumu hükümdara bildirmisti. Bunun üzerine pâdisah, bu kuyulari onarım etmek için bazi adamlari görevlendirmisti. Misir hakim ve nâiblerine de bu adamlara yardim etmeleri için mektuplar göndermisti. Âsik Pasazâde`nin ifadesine göre Karamanoglu da Misir Sultani`na bir elçi göndererek, Fâtih`in su yollari bahanesi ile Mekke Sultanina yüklerle flori gönderdigini ve onu Misir`a karsi isyana tesvik ettigini yazmisti. Karamanoglu`nun bu yalan haberine inanan Misirlilar, “biz âcizmiyiz kim birkemizi ol meremmet ide” diyerek Osmanlilari arka çevirmislerdi. Meseleyi kendi iç isleri olarak kabul eden Memlûklerin, Karamanoglu`nun verdigi bu haber üzerine Osmanli ustalarini hakaretle arka göndermeleri, iki devletin arasinda serin bir havanin esmesine neden oldu. oysa Pâdisahin onlarin iç islerine karismak bunun gibi bir niyeti yoktu. Zira Âsik Pasazâde bize bu konu hakkında çok fazla net bilgiler vermektedir. ona göre Fâtih, bu kuyular için vakiflar düzenleyecek ve bu vakiflarin geliri yardımı ile bölgedeki Araplar, bu kuyulari koruyacaklardir. Böylece vakiflarin geliri ile tamir edilecek olan bu kuyulardan, özellikle kuzeyden Hacca gidecek olanlar istifade edeceklerdi.

ısin iç yüzüne bakildigi süre, Memlûklularin, Osmanlilari aşırı yakindan takip ettikleri anlasilacaktir. Onlar, Anadolu`da Türk birligini kurmaya çalisan ve bu konuda kendilerine engel olan kuvvetleri teker teker ortadan kaldiran Osmanogullarinin, Toros`larin güneyine inmelerine pek taraftar degillerdi. Bu nedenden dolayı Karamanogullarina yardim ediyorlardi. netice olarak Misir`dan, Dulkadir topraklarina kadar uzanan zengin Misir Memlûkleri Devleti, gelecekte kendisi için büyük bir tehlike olacagi anlasilan Osmanli Devleti`ni, sinirlarina yaklastirmamak ve onunla kendi arasinda zayif ta olsa tampon bazi tesekküller bulundurmak arzusunda idi. ıste bu sekildeki hareket tarzi, Fâtih`i, güneye giden yol üstünde bulunan Dulkadir isleri ile ilgilenmeye sevketti.

Memlûk sultanlari ile Osmanlilarin arasinin açilmasina neden olan daha baska olaylar da vardi. Nitekim Fâtih, Trabzon seferinden zaferle döndügü zaman, zaferi kutlama için her taraftan elçiler geldigi durumda, Misirlilar buna lüzum görmemislerdi. Bu hal, aradaki dostluk hislerinin sarsilmasina neden oldu. Bu sebepten, “Hoskadem” Misir sultani oldugu zaman, Fatih de onu tebrik etmemisti. Âsik Pasazâde bu konuyu su ifadelerle dile getirir: “Her tarafin pâdisahlarindan elçi geldi, Han`a vilayet (Trabzon) kutsal olsun diye, fakat Misir sultanindan elçi gelmedi. Âdet-i muhabbet terk olundu. Adavete (düsmanliga) bir bahane bu oldu… Pâdisah dahi buna bir pare (parça) melûl oldu. Sonra mezkur (adi geçen) Hoskadem bile Misir`a sultan oldu. Pâdisah bile taht kutsal olsun diye elçi göndermedi. Âdet bu idi ki gönderileydi. ıki taraftan âdet terk olundu. Ve muhabbet kesilmeye basladi.” Dulkadirogullari münasebetiyle bozulan iliskilere ragmen Sultan Kayitbay zamaninda Fâtih, Âsik Pasazâde`nin ifadesiyle “Taht kutsal olsun diye elçi gönderdi. ıyi hediyelerle çavusbasini elçi gönderdi. Elçi kim Misir`a vardi yine yasa üzre hürmet etmediler, elçi müsteki geldi pâdisahina haber verdi. Rum Pâdisahi (Anadolu`ya baslangiçta Rumeli dendigi için Pâdisahina da Rum pâdisahi, yani Rum ülkesinin pâdisahi dendi) buna bile melûl oldu. Âhir, Misir sultani bile bu elçinin ardinca bir elçi gönderdi. Misir`in muhtesibini* gönderdi. Bu muhtesibin gelmesi pâdisaha hos gelmedi.” Gerçekten, Fâtih Sultan Mehmed, Misir muhtesibinin elçi şekilde gönderilmesine kizmistir. Zira böyle bir elçi, devletler arasindaki protokolün çignenmesi demekti. sebebiyse “o, çarsi ehlinin büyügüdür, pâdisahlara elçi olarak gönderilmez, bu bir hafifliktir.” sözleri ile ifade edilen anlayis, bunu açikça ortaya koymaktadir.

FÂTıH`ıN SAHSıYETı VE öLüMü

1451 yilinda 21 yasinda iken yine Osmanli tahtina geçen Fâtih Sultan Mehmed, ıstanbul`u fethedip bin sima yillik Dogu Roma (Bizans) ımparatorlugu`nu ortadan kaldirarak tam anlamiyla “Fâtih” ünvanini aldigi bu gibi, yüksek kabiliyet ve dehasiyle herkese gücünü kabul ettirmis olan büyük bir devlet adami idi.

Fâtih, yaptigini bilen ve ne yapmasi gerektigini hesaplayip düsünen adamdi. Onu, kütle mukadderatini elinde tutan sayili dâhiler ve cihangirlerden ayiran üstün vasif, icraat ve basarilarinda, firsat ve tesedüflerden faydalanmis olmasi degil, yaptigi ve yapacagindan haberli bulunan bir sisteme sahip bulunmasi idi. halbuki büyük söhretlerden pekçogu, sevki tabiilerini kılavuz tutan, gafil ve zamanin maglubu kimselerdir. Binaenaleyh Fâtih, ihraz ettigi san ve serefe, tesadüflerin yardimi ile degil, kendi istihkak ve kudretiyle ulasmistir. Derûnî metanet ve zihnî kemaline, yaşam ve icraatinin her safhasinda sahid oldugumuz Sultan ıkinci Mehmed, beser olarak düsebilecegi hatalari asgariye indirmek yolunda, etrafina zengin ve kaliteli bir müsahipler ve müsavirler kalabaligi toplayan ve bunlardan her birinin karsisinda gerektiginde boyun egen bir adamdir. bununla birlikte o, devlet idaresinde sertti. Hissiyatini saklamayı bilir, yapacagi seferleri tatbik sahasina koyuncaya kadar saklı tutardi. Zamani gelince de birdenbire maksadini açiklardi. Bu nedenden dolayı düsmanlarini sasirtarak bir senede birkaç fütuhata birden nail olurdu. Harpte cesurdu, maglubiyeti önlemek için cesurane bir sekilde öne atilip askeri tesci ederdi. Her süre sogukkanliligini muhafaza ederdi.

Adaletle hükmetmeyi siar edinen; cesaretli ve gayretli biri olan Fâtih Sultan Mehmed, atalarinin elbiselerini birakarak ulema elbisesi giymeye basladi. Âlimlerle sohbette bulunmayi âdeta bir vazife telakki ediyordu. Bu nedenden dolayı ıstanbul, âlim ve fazil insanlarin siginagi biçimine gelmisti. Gerçekten o, ulema, sair, tasavvuf erbabi ve sanatkârlari himaye etmisti. Onlara tahsisatlar vermis ve çalismalarini temin gayesiyle müesseseler kurmustu. Ayni sürede kendisi de sair olan Fâtih, siirde “Avnî” mahlasini kullanirdi. Bostanzâde Yahya (Tarih-i Saf. ı, 52) onun bu özelliklerini su ifadelerle nakleder: “Bâni-i mebani-i hayrat ve müessis-i temel-i hasenat olup ulema-i ser`-i metin ve fudala-i fedail âyin, devrinde revnak bulup yön-i maaslari için Tetimme (medrese) ve imâret yapı buyurup nice evkaf tayin buyurmuslardir. Kendiler bile ulema zümresinden madud olup (sayilip) fadl-i bâhir ve marifet-i zâhir sahibi idiler. Ve siir-i bî-nazirleri (benzersiz, essiz) bile vardir. Mahlas-i serifleri “Avnî”dir.” Bildigimiz kadari ile Fâtih, Türk tarihinin en renkli ve en büyük sahsiyetlerinden biridir. Ana dilinden baska sark ve garp dillerini bildigi, genis bir kültür ve bilgi hamulesiyle yüklü bulundugu, riyaziye, topçuluk ve askerlikte kesif yapıcak kadar kudret sahibi oldugu anlasilmaktadir. Serbest fikirli ve herhangi bir saplantisi olmayan hükümdarin, âlimleri davet ederek ilmî mübaheseler yaptirdigi da anlasilmaktadir. Farsça ve Rumca`dan Arapça`ya çeviri edilmis felsefî eserleri okur ve yanina celb ettigi âlimler ile müdavele-i efkâr ederdi. 1466 senesinde Batlamyus`un haritasini ıvrikios`a yine tercüme ettirip haritadaki isimleri Arap harfleri ile yazdirmistir. Kritovulos bu konu ile ilgili sunlari yazar: “Pâdisah hazretleri, dil-i Farisî ve Yunanî`den Arapçaya çeviri edilmis olan âsâr-i felsefiyeyi mutalaa ve nezd-i sâhânelerinde bulunan fudala ile bu babta müdavele-i efkâr eder ve özellikle Aristo`nun mebahis-i felsefiye ile pek ziyade mesgul olurdu. Bir vakit cografiyundan meshur Batlamyus`un, iş-i cografîye aid levayihine rastlantı edip mezkur layihalarda fennî bir surette izah ve tarsim edilen (çizilen) sekilleri, nazari dikkate almis ise de bu haritalar daginik olduklarindan, yeniden Filozof ıvrokios`a havale ederek Arapça yazdirir.”

tetkik edilip arastirildigi zaman görülecegi gibi neredeyse tüm osmanli Pâdisahlarinda ve bilhassa Fâtih Sultan Mehmed`de bilim ve bilim adamlarina karsi büyük bir saygi vardir. O da digerleri bunun gibi daha sehzadeliginde “ulûmt.i âliye ve `aliye”yi öğrenim etmisti. O, “ılmi taleb ediniz hadisine müsait şekilde tahsil ve müzakerelerden geri kalmazdi. Bu sebeple o, Molla ıyas, Molla Güranî, Hocazade Muslihiddin Mustafa, Hatipzâde Mehmed, Molla Siraceddin ve Abdülkadir bu gibi hocalardan ders almisti.

Fâtih, aşırı genç yasta tahta çikmis, daha çocuklugunda büyük sorumluluklar yüklenmis, otuz sene kadar kesintisiz sefer ve gazalarla mesgul olmustu. Bizzat yirmi bes seferde bulunan Fâtih, 17 devlet ile ikiyüz küsur sehir ve kale fethetmisti. O, bütün bu çalismalarinin sebebini ve dolayisiyle hedefini su misralarla dile getirir:

“ımtisâl-i “câhidû fi`llah”* oluptur niyetim,

Din-i ıslâm.in mücerred gayretidir gayretim”

Bu ifadeler onu, sirf ihtiras için harb eden ve kiliç sallayan dünya cihangirlerinden ayirmaktadir. O, Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.)`in, insanlik ugrunda katlandigi mesakkat ve müsküllere gögüs gerdigi bu gibi, ayni yolun yolcusu bir idealist olarak gögüs vermis bir serdar ve düşünce adamidir. O, hedefledigi amaca ulasmak için, bütün imkîAnlari degerlendiriyordu. Bu sebeple ıstanbul`u aldiktan sonra, Ortodoks ve Ermeni patrikleri ile Yahudi bashahamini bu sehre yerlestirir. sebebi ise o, ıstanbul`u idealindeki cihan devletinin merkezi yapmak istiyordu. Hatta bir rivayete göre “Dünyada tek bir din, tek bir devlet, tek bir pâdisah ve ıstanbul da cihanin payitahti olmalidir,” seklindeki sözü ile bu düsüncesini dile getirir. Bu ifadelere bakilirsa, gayesinin bir cihan devleti de olmayip, ıslâmt.dinini her tarafa yaymak oldugu anlasilir. Zira Fâtih, ıslâmetreâleminin hâmisi sifatiyle kendisini i`lâ-yi kelimetullah`in en büyük temsilcisi şekilde görülmektedir idi. Gerçekten, daha sehzâdeliginde cihangirlik emelinde oldugu belirtilen Fâtih için, Bosnali Hüseyin Efendi, bizzat pâdisahin agzindan “Bu hânedanin maksad-i a`lasi, i`lâ-yi kelimetullah`tir demektedir.” Keza onun, nizam-i âlem için, Trabzon üzerine varirken, çektigi sikinti ve katlandigi eziyetleri gören uzun Hasan`in annesi Sâra Hatun`a “Valide” diye hitap edip söylediklerine, daha önceden biliyoruz.

Onun yaptigi fetihler, giristigi gazalar ve tebeasi için yaptiklarina bakilirsa, riza-yi ilâhî`yi kazanmaktan ve Resûlullah`in yolunda yürümekten baska bir sey düsünmedigi görülmekte. Vefati bile yine “i`lâ-yi kelimetullah” için çiktigi bir sefer-i hümayun esnasinda vuku bulmustu. Bu seferin, nereye müteveccih oldugu kati şekilde bilinememektedir. Hazirliklar, büyük bir sefer için yapilmisti. lakin nereye oldugunu kimse bilmiyordu. Tursun Bey “Ve cihet-i sefer Anadolu oldugu malum olundu, amma Arab mi, Acem mi malum olmadi” diyerek bu büyük seferin nereye olacaginin bilinemedigine isaret eder.

Fâtih Sultan Mehmed, 1481 yili Nisan ayinin 29. günü (27 Safer 886) 50 yasinin arasında iken, büyük bir ordunun basinda hasta olmasina ragmen üsküdar`a geçmis ve bir at arabasina binerek, doguya dogru ilerlemeye baslamisti. lakin, Gebze yakinindaki Hünkâr yahut Tekfur çayiri denen yere geldigi zaman, hastaligi büsbütün artar. Bu sebepten dolayı üç Mayis 1481 Persembe günü (4 Rebiülevvel 886) ikindi vakti, 31 yillik hükümdarliktan sonra vefat eder.

Fâtih`in ölümü, gizli tutularak hamam yapmak üzere ıstanbul`a geçtigi söylenip askerin yerinde kalip beklemesi emrolundu ise de birkaç gün sonra kayiklarla ıstanbul tarafina geçen yeniçeriler, vefat hadisesini ögrenince, bazi edepsizliklere basladilar. Fâtih`in ölümü, onbir gün saklı tutulup saklanabilmisti.

Âsik Pasazâde, Fâtih`in vefatini ve sebebini su ifadelerle günümüze ulastirmaya çalisir: “Vefatina sebep, ayaginda zahmet vardi. Tabibler, ilacindan aciz oldular. Ahir, tabibler cem olup ittifak ettiler, ayagindan kan aldilar. yorgunluk ziyade oldu. Sarab-i farig (ilaç) verdiler, Allah rahmetine vardi. öyle anlasiliyor ki, Fâtih`in hastaligi, ekseriyetle hânedanda rastlanan “Nikris illeti” idi. Tarihî rivayetler de bunu desteklemektedirler.

FÂTıH SULTAN MEHMED VE HOSGöRü

zamanımızda, “hosgörü” diye ifade edilen prensip ve anlayisa eskiden “müsamaha” deniyordu. Sözlüklerde bu sözcük, “görmezlige gelme, aldirmama, bir kabahatliya karsi siddet göstermeyip geçivermek” seklinde manalandirilmaktadir.

Bir beylik olarak ortaya çikisindan itibaren bünyesi ve sartlarin gerektirdigi degisiklikleri yapmaktan çekinmeyen Osmanli Devleti, saglam temeller üzerine yapı edip gelistirdigi ve kemal mertebesine ulastirdigi müesseseleri vâsitasiyle uzunca bir hükümranlik dönemi geçirme imkanini buldu. Devletin, hayatiyet sirlarini teskil eden ve onu, Anadolu`nun diger beyliklerine göre daha uzun ömürlü yapan unsurlardan biri de süphesiz ki, hosgörü adini verdigimiz anlayisin, devlet nizam ve hakimiyet telakkisinde mühim bir rol oynamasidir.

Kurulusundan itibaren Müslüman bir topluma istinad eden bünyesi ile, Ser`î hukuku hem nazarî, hem de amelî bir sekilde uygulayan Osmanli Devleti, bu anlayisini devletin tüm sistem ve organlarinda da devam ettiriyordu. Zira “bu devlette din asil, devlet ise onun bir fer`i olarak görülmüstür”. Bu bakimdan, devletin sosyal bünyesindeki anlayisin buna göre organizesi normal karsilanmalidir. Bu anlayis sebebiyledir ki, Osmanlilar, Balkanlar`da idarelerine aldiklari yerli unsurlarin din ve vicdan hürriyetine müdahale etmedikleri benzeri, onlari her türlü baskidan da kurtarmislardi.

ıslâmt.dan aldiklari ilhamla Osmanlilar, idareleri altinda bulunan gayr-i müslimlere karsi hosgörülü davranmayi, onlarin dinî hürriyet ve serbestilerine müdahale etmemeyi devletin temel prensiplerinden bir tanesi durumuna getirmislerdir. Bu prensibi iyi kullanan ve ona son derece riayet edenlerden bir tanesi de süphesiz ki ıstanbul`un fâtihi olan Sultan ıı. Mehmed`dir. Onun, ıstanbul`un fethinden sonra Ortodoks Patrikligi`ne verdigi serbestiyet ile âyinlerini yapma konusundaki rahatligi bilindigi ve daha öncelikle de kismen

“Bi avnillahi Taala Hz. Resûl-i Ekrem hürmetiyle makami Konstantiniyye feth oldukta etraf u eknafta olan sahlar ve krallar âsitâne-i saadetime elçiler gelüp feth-i fütûhu arz edüp bu def`a Kuds-i Serif`te olan Rumlarin Patrigi Atanasyos nâmt.rahib ruhbanlari ile gelüp âsitane-i saadetime sima sürüp Hz. Resûl-i Ekrem (s.a.v.) hazretlerinin mübarek eliyle ve pençesiyle imzali olan hatt-i hümayunlari ve Hz. ömer b. Hattab (r.a.) (tarafindan) verilen hatt-i kûfî ile ve selâtin-i maziyeden hatt-i hümayunlari ibraz edip reca eyledi. Kuds-i Serif içre ve tasrasinda namazlari ve ziyaretgâhlari ke`l-önce… mucibince zapt ve tasarruf eyleyeler. Ahardan kimesne rencide eylemeye. Eger bundan sonra gelen halifeler, vezirler, ulema, ehl-i örften vesair ümmet-i Muhammed`den akça içün veya hatir içün feshine murad ederlerse Allah`in ve Hz. Resûlun hismina ugrasin. yıl 862 (1457). BOA. Ali Emirî, Fâtih, nr. 22.

Buhl, “Kudüs” ıA, Vı, 964.

C. Brockelmann, ıslâm.Milletleri ve Devletleri tarihsel, trc. Neset çagatay, Ankara 1964, ı, 258.

155. Osman Nuri Ergin, memleketimiz`de Sehirciligin Tarihî ınkisafi, ıstanbul 1936, s. 93-94.

Kritovulos, 93.

Osmanlilarda Cizye hakkinda genis bilgi için bk. Ziya Kazici, “Osmanli Devletinde Cizye”, Kubbealti Akademe Mecmuasi (1987), ııı, 54-65.

Www.Muhabbett.Org


Bir önceki yazımda « makalem var.

Benzer Yazılar

ıV. MURÂD HAN ve Dönemi Osmanlı pâdişâhlarının on ...

DURAKLAMA DöNEMı VE SON BASARıLAR ııı. Mehmet zamaninda Avusturya`ya ...

Osmanlilarda Atesli Silahlar Sanayii Osmanlilar XıV. asirda Avrupa`da ...

Yorumlar



Bir Yorum Yazmak İstermisiniz ?

Bedava Sohbet - Yetişkin Sohbet