I. MURAD (DÖNEMI)

yorum yok
498 okuma
12 Aralık, 2017


ı. MURAD (DöNEMı)

Osmanli Devleti`nin üç büyük kurucusundan biri olan ı. Murad, yasa ve nizamlara saygili, teskilatçi ve komutanlik niteliklerini tasiyan bir hükümdardi. Az ve öz konusan padisahin, iyiliksever ve merhametli bir kisiligi oldugu için kendisine “Hüdâvendigâr” lakabi verilmisti.

Osmanli tarihinde Murad Hüdâvendigâr ve Gâzi Hünkâr adlari ile anilip söhret ele geçiren bu hükümdar, Orhan Gazi`nin 6 oglundan yas itibari ile dördüncüsüdür. Latin kaynaklarinda Amurad bayağı ile anilir.

Annesi, Yarhisar tekfurunun kizi Nilüfer Hatun`dur. Daha öncelikle de belirtildigine göre dogumu 1326 senesidir. Ana bir kardesi olan Süleyman Pasa`nin ölümü üzerine o tarihlerde 36 yada 37 yaslarinda bulunan Murad, ahiler ve komutanlarin karari ile Bursa`ya çağrı edilerek hükümdar ilan edilmistir. Bazi kitâbe ve eserlerde “Meliku`l-Âdil el-Gâzi es-Sultan Giyasu`d-Dünya ve`d-Din Ebu`l-Feth, Sihabu`d-Din” benzeri ünvanlari tasidigi da görülmektedir.

Ordu ile milletin göz bebegi zorunda bulunan ve çok fazla sevilen Sehzade Süleyman`in ölümü üzerine, veliahd olup babasinin tahtina geçen Murad, veliahd şekilde yetistirilmemis olmasina ragmen hükümdarlik sorumluluklarini devr alirken tereddüt ve saskinliga düsmeden yerine siki basip oturmustu. çünkü o, babasinin vefatindan önce Rumeli`de esas kuvvetlerinin basinda bulunuyordu. Trakya`da gerçeklestirdigi fetihlerle şöhret kazandigi bu gibi yönetim ve yönetim isinde de pismisti. O, Bizans`a karsi yapilan fütuhat ve kazanilan zaferlerin temsilcisi zorunda idi. Bu sebeple de devlet islerinde büyük bir nüfuza sahip olan ahi ve gazilerin destegini alarak tahta geçti. Tahta geçince, babasinin Trakya`da izlemekte oldugu fetih siyasetini devam ettirmek istiyordu. onun, Rumeli`deki harp sahasindan ayrilip Bursa`ya gelmesi üzerine Bizans kuvvetleri taarruza geçerek Türklerin elinde bulunan Burgaz, çorlu ve Malkara`yi geri alip, Türk kuvvetlerini sahile dogru çekilmeye zorunlu ettiler. Bunun üzerine Sultan Murad, Rumeli`ye dönmek isterken Asya`da meydana gelen olaylar yüzünden Avrupa`daki tasavvurlarini geciktirmek mecburiyetinde kaldi.

ANKARA`NıN YENıDEN ZAPTı

Anadolu Selçuklu Devleti`nin ortadan kalkmasindan sonra bu devletin mirasçilari zorunda bulunan on bey arasinda kendisini en kuvvetli hisseden Karaman Beyi olmustu. Bu bey, Osmanlilarin her lahza artmakta olan güçlerinin kendisi için tehlike meydana getirdigini sezip Osmanlilarin son tesebbüslerinden de endiselenince onlara karsi ahiler ile Eretna Beyi`ni kiskirtmaya basladi.

Ankara, daha önce Sivas ve Kayseri bölgesinin hükümdari olan Alaeddin Eretna`ya ait iken, onun ölümünden sonra 1354 yilinda Orhan Gazi`nin oglu Süleyman Pasa tarafindan zapt edilerek Osmanli topraklarina katilmisti. Orhan Gazi`nin vefati üzerine Karamanoglu ile Sivas hükümdari Giyaseddin Mehmed`in tesvikleri ile Ankara ahileri, sehirdeki Osmanli muhafizlarini kovarak daha önceki beylerinin yönetim ve yönetimine döndüler. Devamli şekilde Ankara`yi kendi beyliginin hakimiyeti altinda kabul eden Eretna Beyi, Karamanogullarinin tesvikiyle tekrar Ankara`ya hakim duruma gelmisti.

Sultan Murad, hem Rumeli hem de Anadolu`da meydana gelen bu tehlikeli durumda ne yapilmasi gerektigi hususunda ulema ve devlet erkâni ile istisarede bulundu. Tehlikeli bir durum arzeden kardesler ve Ankara probleminin çözümü için karar ve fetva aldi. Bunun üzerine Sultan ı. Murad Lala Sahin Pasa`yi Rumeli`de kaymakam birakip 25 bin askerle Ankara üzerine yürüdü. Bu esnada Eretna Beyligi`nin idaresinden memnun olmayan sehir halki ve ahiler, mukavemet etmeden sultani törenle karsilayarak ona hediyeler takdim ettiler. Böylece sehir tekrardan Osmanli hakimiyetine geçmis oldu.

Hoca Saadeddin Efendi, Ankara`nin tekrar zaptini anlatirken ilginç bazi noktalara da ilişki eder. Karamanlilarin ortaligi karistirmak için Ermenilerle de is birligi yaptigini ve Müslüman halka zulmetmek üzere anlastiklarini anlatarak söyle der:

“Sultan Murad, Allah`in yardim ve keremi eseri şekilde sahlik tahtina oturunca ilk isi halkin ve askerlerin ihtiyaçlarini görmek ve Hz. Peygamber`in seriatini yerine getirmek olmustur. Böylece halkin dileklerini yoluna koyduktan sonra Rumeli yakasinda olan askerlerin, baslarinda bir komutan ve serdarin bulunmamasi yüzünden sikinti arasında olduklarini ve keremli padisahlarinin yöntemini gözlediklerini bildiginden, cihad niyetiyle ülkeler feth etmek üzere o tarafa yönelmisti. Anadolu`da ise “bazi hukkam ve mulûk, sikak ve nifak üzre ittifak meslegine sülûk edüp hususa valiyan-i Karaman ve Ermeniye-i sugra (Karaman idarecileri ve Küçük Ermenistan) ve civarlarinda olan bazi fena niyetli beylerin baslica emelleri Osmanli topragini yagmalamak oldugundan hünkârin Gelibolu`ya yöneldigini ögrenince bir araya gelip bazi kararlar ve gizli tedbirler almakta kusur etmemislerdi. Sonu ayrilik ve fesad olacak bu düsünce ile and içip el baglamislar. Ayrica çevredeki kâfir hükümdarlara da kararlarini duyurmuslardi. Böylece ıslâmetreülkelerini yagmalamak, Müslümanlara ziyan ve ziyanda bulunmak için, Seytan`in bu takimi ile gönül ve dil birligi etmislerdi. Böylece ıslâmetrein geregini bir kenara birakip müsrik ve kin ehli ile is birligi edip tüm Osmanli ülkesini çarpip yakmak meselesi için anlasmislardi. Bunun için de bazi bölgelere (hudud boylari) saldirarak Bursa ve ıznik üzerine yürümeye kalkismislardi. hal, melekler ordusunun sahi olan sultanin esigine iletilince din bilginlerini ve isleri yöneten fukahayi toplamis, onlara amacimiz ve emelimiz dinimize destek olmak “kâfirler ve münafiklarla cihad et” (Kur`an, et-Tevbe 73) emrine uymaktir. Bu emirdeki siraya uyarak önce kâfirlerin fitnesini def etmek, yaramazlarin zararina son vermek için bu diyara gelmistik. fakat simdi kulagimiza Karaman beylerinin çevrelerindeki azgin topluluklarla beraber ıslâmetreülkelerini yagmalamak hakkında is birligi ettikleri, bazi yerleri yakip yiktiktan sonra ıznik ve Bursa üstüne düstükleri haberi geldi. Bu nifak takiminin büyük ülkeme yaklasmis olduklari su sirada zararlarini ortadan kaldirmaya, saçtiklari fitne atesini söndürmeye çalismazsak, ıslâm.ülkeleri harap, halk ve köylüler de berbat olurlar. hal böyle olunca ulemanin fetvasi ve akil sahibi kisilerin görüsleri nedir diye sormustu. Faziletli kisiler topluca, tehlikenin def edilmesi isinin öne alinmasindan yana görüs bildirdiler. Münafiklarin ortaya çikardiklari karisikligin aradan giderilmesinin önemini belirttiler. Bunun üzerine Gâzi Hüdâvendigâr da ulemanin fetvasini bayrak ve kılavuz edinerek Anadolu yakasina geçti. Zaferleri tasiyan askerleri ile Karaman beylerini ülkesinden çikarip sinir boyunu tutmak için Ankara kalesini kusatti. Bu arada ol nifak ehli ile is birligi eden bazi yaramazlari ve kötü yolun yolcularini yakalayip, bunlara katilanlar ya da onlardan ümit bekleyenler kirilip dökülünceye kadar kovaladi. Ankara`ya sahib olan istiklâl davasina düserek bu kaleyi ve çevresini kazanan Ahi adini tasiyan cemaat, hak issi Sultan Murad Han Gazi`nin ulu kuvvetini ve erisilmez gücünü görünce direnmeye imkân olmadigini anlamislar, armağan ve armaganlar derleyip padisahlara has peskeslerle sultanin otagina gelmisler, boyun egdiklerini bildirip kalenin anahtarlarini teslim etmislerdi. Onlarin bu tutumu padisahlik merhametine, sahlik yüceligine müsait düstügünden tamami devlet hizmetine alindilar. Kale ile hisarin korunmasi için asker ve dizdar birakildiktan sonra yakin çevrede bulunan bazi kaleler de yöneticilerinin elinden alinarak Osmanli ülkesine katildi. Bu güzel sehir, yani Ankara pek aşırı geliri olan bir beldedir. Tarim ürünleri yaninda zirh yapimiyla da taninmistir. Ayrica yün, moher ve daha baska nefis kumaslar burada dokunurdu. Bunlar, ıran, Arabistan, Bizans ve Prenk diyarina yollanirdi.

O dönemlerin, büyük ölçüde tarim ve hayvanciliga dayali gelismis ekonomisi ile temayüz eden Ankara, oldukça çok devlet ve beyligin dikkatlerini üzerinde topluyordu. Bunun içindir ki Ankara`dan bahsederken Hammer de söyle söyleyecektir:

“ıskender`in, Küçük Asya`daki fetihlerinin şimal noktasi olan bu sehir, Hilafetin ve Bizans ımparatorlugu`nun yükselis çaglarinda Amuryum (Anamur) gibi, Kostantiniyye (ıstanbul) ve ıslâmetrehükümdarlari arasinda sürekli bir çekisme konusu idi. Harun Resid ile m.`mun Ankara`yi feth ettiler.

Harun Resid, Dogu Roma ımparatorlugu arazisi üzerindeki zaferinin hatirasini ebedilestirmek için Ankara`nin muhtesem iki kapi kanadini Bagdad`a nakl ettirdi. Ankara`nin elde bulunmasi, Murad için mühim idi. Zira Orta Asya ticaretinin merkezi, Suriye ve Ermenistan`dan ülkemiz ve Kilikya sahillerine giden yollarin merkez noktasi idi. Küçük Asya`nin en zengin vilayetlerinden bir tanesi olan Ankara, eski çaglarda yagli kuyruklu koyun sürüleri, uzun ve yumusak tüylü keçileri ile meshur oldugu gibi zamanimizda dahi örtüleri, yünleri, yapı harçlarinin saglamligi, otuz alti çesidi sayilan armutlarinin lezzeti, elmalari, üzümleri benzeri meyveleri de az söhretli degildir. Ayas sulari da kaplica olmak ve içilmek için en sifali sulardir. Keza Ankara, pehlivan yetistirmek ve ibadethaneleri ile de söhret kazanmistir.

SULTAN MURAD`ıN TESKıLATçıLıGı

Murad Hüdavendigâr, Ankara`yi alip Karaman beyi tarafindan yapilan kiskirtmalarin sebep oldugu karisikliklari da bastirdiktan sonra gözlerini Avrupa`ya çevirdi. Bu arada Sultan Murad, zamanin gerektirdigi bazi yeni kanun ve tesislere de bas vurmaktan geri kalmiyordu. Nitekim kendisinden önce bir sefere baslamadan önce o çagda en büyük ve mertebe bakimindan en yüksek sayilan taht merkezi olan Bursa kadiliginin, ordu kadiligi ile birlestirilmesini emr eder. Böylece ilk kez “kadiaskerlik müessesesi” dogmus oldu. Böyle bir müessesenin teskiline de ihtiyaç vardi. sebebiyse daha önce her sefere çikista rütbesi en yüksek olan taht kenti kadisi, seferlerde anlasmazliklari çözer, askerlerin törelere göre nizam arasında devinim etmelerine bakardi. Murad zamaninda asker sayisinda meydana gelen büyük artis, böyle bir makamin ihdasina gereksinim gösterdi. Savasta ve barista islerin yürütülmesi, anlasmazliklarin giderilmesi, her çeşitli hususi durumlarin incelenmesi ve terekenin hesaplanmasi görevlerinin kadiaskerlere birakilmasi uygun görüldü. Böylece bu göreve getirilen kimse, asker olan ve olmayan idareciler üzerinde üstün bir kontrol hakkina sahip bulunacaktir. O siralarda Bursa Kadisi olan çandarli (Cendereli) Kara Halil Hayreddin Pasa en selahiyetli kisilerden ve kadilarin en ulularindan oldugu için bu göreve getirilmis oldu.

Sultan Murad, süre ve sartlarin gerektirdigi yenilikleri yapma ve tedbirlere bas vurmaktan çekinmiyordu. Gerçekten, atalari en büyük çocuklarini ordulara komutan tayin ederek onlari beylerbeyi sifati ile ülkeler zapt etmeye gönderiyorlardi. Sultan Murad`in, delikanlilik çagina gelmis oglunun bulunmamasindan dolayi en kidemli beylerden ve saltanatin esas direklerinden olan Lala Sahin Bey`in, asker ve ordunun tertibi, savas araçlarinin saglanmasi için “beylerbeyilik” görevi ile basa geçirilmesi uygun görülmüstü. Bundan sonra o, deniz kenarinda, sayisiz askerin karsi tarafa geçisini saglayacak gemiler yaptirmakla da görevlendirildi.

Hammer, Beylerbeyligin, hanedanin disindan birine verilmesini daha degisik bir açidan degerlendirerek söyle der:

“Lala Sahin, beylerbeyi ünvaniyla Osmanli ordularina bas komutan oldu. Beylerbeyi m.`muriyeti Ayni zamanda vezirlik görevini de içine almaktadir önceki padisahlar zamaninda onlarin en yakin akrabasina ya da büyük ogullarina verilirdi. Nasil ki Orhan`in biraderi Alaeddin ve ondan sonra oglu Süleyman`in bu iki hizmeti idare ettiklerini görmüstük. Murad, bu sistemde bir karisiklik ve saltanat için bir tehlike sezerek bundan sonra ogullarini müsavere meclisine kabul etmemek ve asker bas komutanligini yabancilara tevdi` etmek şekli ile eski usûlü bozdu. Hükümete yeni bir güven verici bu sistem, Birinci Murad`dan sonra gelenler tarafindan da degistirilmemis ve ona uyulmustur.

SULTAN MURAD`ıN RUMELı SıYASETı

Lala Sahin Pasa`nin orduyu toplamasi ve askerî hazirliklarin yapilmasindan sonra Rummeli yakasina geçildi. Padisah ilk önce kardesi Süleyman Pasa`nin mezarini ziyaret edip onun adina ve sevabi ona ait olmak üzere sadaka dagitmisti. Sultan Murad bununla da yetinmeyerek onun adina vakiflar tesis etmisti. Bundan sonra hükümdar cihad için yoluna devam etmisti. ılk öncelikle Gelibolu`dan çok uzakta bulunmayan ve Elespon üstünde kurulmus olan Bontos kalesi kusatildi. Kale tekfuru böyle sayisiz ve heybetli bir ordunun karsisinda tutunamayacagini anlayip kaleyi teslim eyledi. Bundan sonra da çorlu üzerine yürüyen Sultan Murad, orayi da fethederek yine ele geçirdi. Daha evvela belirtildigi bu gibi Edirne`ye varip orayi da fetheden Murad Hüdavendigâr, artik Balkanlar`da yerlesmek, mekan tutmak ve orayi ülke edinmek üzere buraya yerlesir.

Bilindigi bunun gibi Edirne, Meriç, Tunca ve Arda nehirlerinin kavsak noktasinda bulunmaktadir. Bu bakimdan buranin gülsuyu ve gülyagi Misir ve ıran`dakilerle boy ölçüsecek bir durumdaydi. Sabunu, Suriye sabunlarini, sekerlemeleri Konya`ninkileri aratmazdi. Yerinin ve halkinin güzelligi dillere destandi. Osmanlilar, burayi Cenab-i adalet tarafindan bilhassa korunan ve medeniyetçe pek ileri bir sehir saymislardir. Burasi sehri süsleyen yapilar, saraylar, çarsilar, camiler, okullar ve köprüler bakimindan pek çok aşırı seyyahin dikkatini çekmekteydi.

Gerçekten de Edirne, askerlik, siyaset ve ticaret münasebetleri bakimindan sahip oldugu stratejik mevkii dolayisiyla Osmanli padisahlarinin taht merkezi olmaya degerdi. ayrıca Sultan Murad, ikametgah olarak Dimetoka`yi seçmis ve orada bir saray yaptirmisti. Sultan Murad`in, Edirne yerine Dimetoka`yi seçmesinin sebebi, o dönemde Dimetoka`nin daha bayindir ve mamur olmasi ile sarayinin Edirne`dekine göre daha iyi olmasi olarak gösterilmektedir. Padisah, Beylerbeyi Lala Sahin Pasa`nin Edirne`de oturmasini ve kuzey Trakya`da fetihlere devam etmesini istemisti. Bu arada Evrenos da bu bölgenin güneyinde Gümülcine ve Vardar bunun gibi yerleri aldi. Bu iki sehirde Evrenos`un hatirasi, sırf bunlari feth etmis oldugu için degil, fakat birçok cami ile kervansaray yaptirdigi ve onlar için yeteri kadar tahsisat bagladigi için de sakli kalmistir. Lala Sahin`e gelince o, zafer sancaklarini Balkan eteklerine kadar ulastirmis ve en mühim yerlerden olup Belgrad`a kadar bütün memlekete pirinç vermekte olan iki Zagra (Eski ve Yeni) ile Filibe`yi almistir. Lala Sahin de Evrenos benzeri Osmanli ülkesine kattigi sehirlere ziynet sağlayan ihtisamli yapilarla adini yasatmistir. Bunlar arasinda Filibe`de iki ok atimi uzunlugunda ve iki arabanin yanyana geçebilecegi bir tas köprü anilabilir.

Lala Sahin Pasa`nin, Zagra`yi feth etmesinden sonra Osmanlilarin eline pek çok tutsak düsmüstü. esir sayisi o kadar artmisti ki, bir adamin degeri sima yirmi bes akça benzeri aşırı az sayilabilecek bir meblaga düsürmüstü. Hoca Saadeddin Efendi, gerek bu devre ve gerekse önceki dönemde ortaya çikan “Pencik vergisi” hakkinda bilgiler verir. Buna göre Karaman`da dogan fakih Kara Rüstem, Karaman`dan Sultan Birinci Murad`in yanina gelir. Elde edilen diger ganimetlerin taksiminde olan uygulamanin esirler konusu için uygulanmadigini ve seriatin emr ettigi beste bir vergi ödemenin yapilmadigini görür. Bunun üzerine hemen devrin kadiaskeri olan çandarli Kara Halil`in huzuruna çikip diger ganimetlerden alindigi gibi esirlerden de beste bir hissenin devlet için alinmasi gerektigini söyler. çandarli Halil`in, durumu Sultan`a arz etmesi üzerine o da Kur`an ve Sünnetin gereginin yerine getirilmesini ister. Durumun takdiri için toplanan bir hey`et, her esir için 125 akça fiyat takdir eder. Bu fiyatin beste birisi olan 25 akçanin pencik (humus) vergisi şekilde devlet adina alinmasina, bu isin tedviri için de Kara Rüstem`in memur edilmesine karar verir.

Sultan Murad, Edirne`den Bursa`ya dönünce komsu hükümdarlara Edirne`nin feth edildigine dair fetihnameler gönderdi. Bunlardan birinin örnegi Feridun Bey Münseati (ı, 93)`te verilir.

BALKANLAR`DA OSMANLıLAR`A KARSı KURULAN ıLK ıTTıFAK VE SıRP SıNDıGı SAVASı

Osmanlilar, ele geçirdikleri yerlerde teskilât kurup arazi islerini tanzim etmeye çalisirlarken, Sirp ve Bulgarlar da Edirne ile Filibe`nin geri alinmasi için faaliyetlerde bulunup papa vasitasiyle Avrupa`yi harekete geçirmek istiyorlardi. 1364 yilinda Filibe`yi Osmanlilara teslim ederek ailesi ile beraber Sirbistan`a gitmis olan Rum kale komutani, Sirbistan krali besinci Uros`a bas vurarak Türk kuvvetlerinin azligindan bahis ile onu Osmanlilar aleyhine kiskirtir. Sayet simdi bu isin üzerine ciddiyetle varilmaz ve göz yumulacak olursa vaziyetin ileride çok daha vahim olacagini bildirir. Bundan baska Papa V. Urban`in tesviki ile Macar Krali Layos basta olmak üzere Bulgar, Sirp, Eflak ve Bizanslilar arasinda bir ittifak saglanir. Balkanlar üzerinde bir nüfuz kurmak isteyen Macar Krali, bu ittifak neticesinde Osmanlilara karsi yapilan sefere bizzat istirak eder. Müttefik kuvvetlerin, Türkleri Balkanlardan atmak için Meriç vadisi boyunca Edirne`ye dogru yürümesi üzerine Edirne`de bulunan Lala Sahin Pasa, bu tehlikeli hal karsisinda hemen Bursa`da bulunan Sultan ı. Murad`a haber göndererek yardim ister. O, bununla da kalmayarak, maiyyetindeki komutanlardan Haci ılbeyi`ni de 10.000 kisilik bir kuvvetle ileri gönderir. Haci ılbeyi, müttefikler Meriç nehrini geçtikten sonra onlara yetisebilmisti.

Haci ılbeyi, Meriç nehrini geçen ve kendilerine mukabele edilmedigi için pervasizca devinim eden düsmanin gaflet ve sarhoslugundan istifade edip cesurane bir karar verir. Haci ılbeyi on.000 kisilik akinci kûvveti ile gece yarisi düsman ordugâhina 3 koldan baskin yapar. asil büyük Türk ordusunun çıkarlarını bastigini zanneden Haçlilar, büyük bir bozguna ugradilar. Bir kismi kirildi, bir kismi da Meriç`te boguldu. Gün dogarken kalabalik düsman ordusunun imha edilmeyen döküntüleri çıkarlarını Meriç nehrine zor attilar. Bunlardan büyük bir kismi da nehirde boguldu. Macar krali Layos ise canini zor kurtardi. Rivayete göre bu kurtulusunu devamli olarak boynuna asili vaziyette üstünde tasidigi Meryem`in tasvirine haml ettigi için memleketine döndügünde bir sükrane isareti olarak onun adina bir kilise yaptirmisti.

Osmanli tarihlerinde Sirp Sindigi, yabanci tarihlerinde ise Meriç yahut çirmen muharebesi diye bildirilen bu zafer ile Edirne ve Bati Trakya daha da emniyet altina alindi. Meriç nehri ise tamamen Osmanli kontrolüne girdi. Bu savasla Avrupa`da Osmanlilara karsi yapilan müsterek bir mukavemete büyük bir vuruş indirildi. Sirp Sindigi savasi ile Türklerin Rumelide sür`atle ilerlemeleri saglandi. Bu sayede, Bosna`da oldugu gibi Balkan devletleri üzerinde de hakimiyet tesis etmek isteyen Macarlarin nüfuzu kirilmis oldu.

Macarlarla Türkleri ilk kez karsi karsiya getiren bu savas, düsmanda öyle bir korku izi birakmistir ki, Hammer`in ifadesiyle bu korkuyu fakat Hunyad (Kazikli Voyvoda) gibi biri onu izale edebilmistir.

Osmanlilarin, Balkanlardaki basarisi, Papa`yi yeni bir ittifak kurulmasi arayis ve tesebbüsüne sevk etti. Bizans ımparatoru, Macar Krali ve ıtalya`daki prenslerle is birligi yapmaya çalisan Papa, Türklere karsi Haçli seferi açildigini bildiren bir bildiri yayinladi. lakin buna tek ciddi yanıt, Savoy Dükü U. Amadeo`dan geldi. Amadeo`ya bagli bir filo, 1366 yilinda

Gelibolu`yu ele geçirip yine Bizanslilara verdi. lakin bu sirada Türkler, Trakya bölgesine, durumun kendilerini pek etkilemeyecegi kadar yerlesmislerdi. Zaten kisa bir süre sonra Gelibolu yine alinacakti.

Sultan Murad, müttefik düsman kuvvetlerinin Edirne üzerine geldikleri haberini alinca hemen kuvvetlerini toplayip yola koyuldu. lakin daha evvela yol üzerinde bulunan ve icabinda Rumeli`den dönerken korsan gemileri ile kendilerini tehdid edecek olan ve Katalan`larin elinde bulunan Biga`yi bizzat kendisi karadan, Edincik ve Gelibolu`dan getirttigi donanma da denizden muhasara etmisti. Böylece hem denizden hem de karadan kusatma altina alinan Biga zapt edilmisti. Biga`nin fethi esnasinda Sirp Sindigi zaferinin haberi gelmisti. Sultan buna çok aşırı sevinmis ve Allah`a hamd etmisti. Sultan Murad, Biga`daki evlerin gazilere taksim edilmesi ve kiliselerin cami biçimine getirilmesini de emr etmisti. Biga`nin fethinden sonra Bursa`ya dönen Sultan Murad, Sirp Sindigi muzafferiyetinin sükranesi olarak Bilecik`te bir cami. Yenisehir`de bir imâret ve Gazi Erenlerden Postin pus Baba`ya bir tekke; Bursa hisarinda bir cami ile çekirge`de bir imâret, medrese, kaplica ve han yaptirmisti. Sultan Murad`in yaptirdigi bu hayir isleri ile alakalı şekilde vakfiyesinden ögrendigimize göre o, bütün bunlari ahiret azigi olarak insa ettirmis ve bunlara vakiflar tahsis etmistir.

Anlasildigi kadari ile Osmanlilar, Trakya`da kazandiklari bu Sirp Sindigi zaferi ile gururlanip gevsemediler. Gerçek gayeleri, Balkanlar`da yerlesip ülke tutmak oldugundan bu Haçli seferi menfaatlerini uyarı ettigi için arkadan istikbal olan tehlikelere karsi daha çok fazla hazirlikli bulunmayi gerektiren tedbirleri almaktan arka kalmadilar. savaş ve dönemin siyasî olaylari icabi 1365 yilinda devlet merkezini Bursa`dan Edirne`ye nakl ettiren Sultan Murad, kilicini tekrardan kinindan çikarmak lazim geldigini anlamisti. Zira barut kokusunu yakindan almaya baslayan Hiristiyanlik âlemi, artik kendileri için ortaya çikan bu tehlikenin farkina varmis bulunuyordu. Bu sebeple Haçli seferlerini bir daha denemek isteyeceklerdi. Merkezin, Edirne`ye nakl edilmesinden sonra bu yeni taht sehri, saray, cami, medrese, imâret gibi hayir eserleri ile dolduruldu.

SüNNET DüGüNü ve BURSA`DAKı HAYıR ESERLERı

Sultan Murad, Avrupa`da fetihlere devam etmek üzere Bursa`dan devinim etmeden önce 3 sehzadesi Bâyezid, Yakub ve Savci`nin sünnet dügünlerini yapti. Gerek bu dügün gerekse Bursa`da yapilan eserler hakkinda Hoca Saadeddin, su teferruatları vermektedir:

“îhsan ve lütfu bol olan padisah, sapiklik yapilarini tek tek yikarak ülkeler feth ederken tüm puthaneleri viran eylemisti. lakinartık hayir yapilarini onarmak ve faydali binalari arttirmak gayesiyle tüm gayretlerini sarf etmisti. ıyilik yapmak, adaletle hüküm sürmek, halki koruyacak tedbirleri almaya devam etmek ve Hz. Peygamberin sünnetini yüceltmek için elinden geleni yapiyordu.

Tahtkent Bursa`da nüfus o kadar çogalmisti ki, cami ve mescidleri artirmak, imâret ve ibadethaneleri tekrardan ele almak gerekiyordu. çevre ülkelerde, güzel yaradilisli padisahin adaleti, ihsani ve basarili olanlari yükselttigi duyulmus oldugundan faziletli kişiler padisahin, otagini ziyarete heveslenmislerdi. Taninmis bilginlerin artisi ve kerem sahibi kisilerin çogalmasi her gün biraz daha kendini hissettirdiginden, gelip gidenleri agirlamak bu makamin malikine aid olmakla ve geçmis hükümdarlarin tutumlari da dikkate alinarak âlimler ve fazilet sahibi kimseler için konaklayacaklari binalari yaptirmak da ona düsmüstü. ılmin yayilmasi yolunda medrese ve egitim müesseseleri insa ettirilmesini öngördükleri kadar, temiz inançlari ve saf duygulan ile her zaman âbid, zâhid ve sâlih kisilerden, mesayih ve irsad sahiplerinden (mürsid) dilekleri oldugundan bu gibilere, yurtlarindan ayri düsenlere (garib), yoksul ve zavallilara oturacaklari alanın yapilmasini da buyurmustu.

Anlatildigina göre bu mutlu günlerde ıstanbul tekfuru, Yalova sahillerini yagmalamak ve ıslâmt.topraklarina zarar vermek için bir kaç gemi ile asker göndermeye cesaret etmisti. fakat Allah`in yardimi, ıslâmt.askerlerine siper olmus, böylece bu saskin gürûh (kalabalik) çevrilip bulunmamaktadır edilmisti. Bu savasta ele geçirilenler arasinda bazi sanatkârlar da bulunuyordu. diğer ganimetlerle birlikte bunlar da baglanarak padisahin otagina gönderilmislerdi. Bunlar içinde bir de becerikli ve hüner sahibi bir mimarin bulundugu anlasilinca hükümdar onu azad ederek yaptirilan hayir binalarina mimar ve usta basi tayin etmisti. Hükümdar, sarayin karsisina hemen bir cami yapilmasini emr etti. 767 (M. 1365) yilinda bu hayirli ise baslandi. Sehrin geri yakasinda hâlâ Kaplica adi ile adlandırılan temizlik ve güzelligi ile övülen bir hamam yaptirdi. Bunun yani basinda da bir imâret ve misafirhane ile mescid, mescidin üst katinda medrese ve ögrenci hücreleri insa ettirdi. aslında bu iki cami de deger ve yapi bakimindan yerlerini bulmuslardir. Sofa ve eyvanlarinin genisligi, sütun ve kemerlerinin yapisi, iman ve inanan açik belgeleri olarak gözükür. Tamamlandiklari günden zamanimiza kadar sabahin ilk isiklarinin dogusundan uykusuna çekilen ana kadar genis alanlarinda farz ve nafile namazlar verme olunur. Zikir ve tesbihler edilir. gene Bursa`da, Gökdere`nin su taksim yerinde bulunan mescid de bu Gazi Hünkâr`in hayir eseridir. Ayrica Bilecik`te bir mescid, Yeni sehirde ise Postin pus demekle söhret bulmus olan dervis için de bir hankah yaptirmistir. Bunlara aynı daha nice yapilari vardir.

Padisahlik burcunun yildizlan, devlet gögünün pariltilari olan sehzadeleri ki her birisi birer çinar gibiydiler. Yani bunlarin Bayezid Han, Yakub çelebi ve Savci Bey`in Hz. Peygamber`in sünneti geregince sünnet edilmeleri, ülkeler sahibi sultanin arzusu olmakla saltanat otaginda el baglamis kisiler, dügün hazirliklarini yapmak ve gereken tertibati almakla görevlendirildi.

Sözü edilen yilin ilk baharinda, çiçeklerin açtigi demde neşe ve nes`e içinde öyle güzel dügün ve dernek edildi ki, bu gök kubbe, altin bir sahan benzeri parlayan günes ve gümüs tabagi andiran ay`la donatildigindan beri, mislini görmemis. ısabetli tedbirler sektör kisiler de benzerine rastlamamisti. Dernek kurulup çağrı edilenler yerlerini alinca sehzadelerin sünnet edilmeleri buyrulmustu. Ondan sonra seyhlere, bilginlere kiymetli hil`atler ve hediyeler verildi. fukara ve fukara da kurulan sofralarda doyuruldu. En sonunda davetliler, kiymetli armaganlarini, sayisiz hediyelerini kerem sahibi sahin otagina sundular.”

BALKANLAR`DA YENı FETıHLER

Sultan Murad, Bursa`dan Rumeli`ye geçip Bolonya zaferini kazandiktan sonra Edirne`ye dönmüs ve kisi orada geçirmisti. Bu esnada Vezir-i azam çandarli Hayreddin Pasa`yi, Rumeli`nin bati yakasinda bulunan Borlu, ıskete (ıskeçe) ve Marolya kalelerini almak üzere buralara göndermisti. Evrenos Bey de çandarli`nin idaresine verilmisti. çünkü Evrenos Bey bu bölgeyi iyi taniyan bir kimse idi. Gümülcine`ye geldikleri süre Hayreddin Pasa`nin bu sehirde kalmasi uygun görülerek Evrenos Bey, öbür beylerle beraber Borlu ve ıskeçe üzerine yürüdü. Aldigi güzel tedbirlerle bu ülkeyi ele geçirip, halkini da yurtlarinda birakti. Kalelere de isi bilen ve durumu kavrayacak olan erleri yerlestirdikten sonra Marolya kalesine geldi. Marolya aslinda bir kadin olup adi geçen kalenin sahibi idi. Bu kadin, Serez hakiminin de akrabasi idi. Marolya, Serez`den yardim taleb etti. Oradan gelecek yardima güvendigi için baslangiçta direndi. Yigitçe savasti. Bu nedenden savas uzadi. Sonra Serez`den yardim gelmeyecegini anlayinca baris istemek mecburiyetinde kalip, kaleyi teslim etti. Sahibinin bir kadin olmasindan dolayi, daha sonra buraya “Avrathisari” dendi.

Marolya kusatmasi devam ederken Sultan Murad, Serez üzerine de çılgın Balaban adinda gözüpek bir yigidi göndermisti. deli Balaban, Serez`i kusatma altina aldigi için Marolya`ya yardim gelmemisti. Sultan Murad, Balaban`a yardim etmek üzere Lala Sahin komutasinda kalabalik bir birlik gönderdi. Lala Sahin öncelikle Kavala kalesine yüklenmis burayi bir hamlede zapt ederek gümüs madenlerini ele geçirmisti. Oradan da Drama kalesine yönelmis ve kaleyi kisa bir zaman içinde feth etmisti. Oradan da Zihne`yi ele geçirmisti. Halka karsi yumusak davranmis, herkesi kendi topraginda birakarak onlarin, sultanin adaletinden hosnud olmalarini saglamaya çalismisti. Bu sekildeki tutum ve davranisin bir sonucu olarak Serez kalesine de baris yolu ile girilmisti. Ondan sonra da Karaferye kalesinin halkini zimmîlik hukukuna tabi kilacagina inandirip söz verdikten sonra almisti. Feth edilen kalelerin bakim, onarim ve korunmasi islerini tamamladiktan sonra 776 (1374/1375) tarihinde toplanan ganimetlerle birlikte Sultan Murad`in yanina döndü. Sultan, bu kadar ganimeti ve ülkeleri kendisine baris eden Allah`a hamd ettikten sonra Bursa`ya dogru harekete geçmek istiyordu. Tam bu sirada Sirplarin kendi topraklarina hücum etmek gayesiyle büyük bir ordu ile harekete geçmek üzere olduklari haberini aldi. Bunun üzerine Sultan Murad, kalabalik bir ordu hazirlayarak büyük oglu Yildirim Bayezid`i otaginda birakarak Gelibolu`ya gitti. Oradan da hiç zaman kayb etmeden Sirp diyarina yöneldi. Sirbistan hükümdari, ıslâm.askerinin kalabalik oldugunu görünce, dizginlerini kaçis yönüne çevirerek hazine ve kiymetli esyalarini kalelere koyup, ekili araziyi yaktirip zahireyi yoktur ettikten sonra kaçip gitmisti. ülkenin halki da daglara çekilerek memleketi hos birakmisti. ülkenin bos ve ekinlerin yakilmis olmasindan dolayi askerler bir kitlikla karsi karsiya kaldilar. Dört ay kadar süren bu hareketin sonunda Semendire yakininda bulunan Nis kalesinin feth edilmesine karar verilmekte. Bizans`in en müstahkem dört mevkiinden biri ve Trakya, Sirp ve Panuni arasindaki ulasim noktalarinin merkezi olan Nis üzerine yürüyen Sultan Murad, zorlu ve kanli bir mücadele ile burayi lakin 25 gün sonra feth edebildi. Hoca Saadeddin`in ifadesine göre “kalenin saglamligina güvenen kâfir, O yörenin bütün malini bu kalede saklamisti.” Buradan bir çok aşırı mal ve esir ganimet olarak alindi. Böylece ordudaki kitlik da giderilmis oldu. Büyük Konstantin`in dogum yeri olan Nis`in Osmanlilarin eline geçtiginin duyulmasi üzerine Lazar baris dilemek durumunda kaldi. Hammer`in ifadesine göre her sene Padisaha bin libre gümüs göndermek istegi yerine getirildi. Hoca Saadeddin ise bu konu için söyle der: “Padisah`a layik hediyeler ve armaganlarla elçi gönderip, kulluklarini bildirip kapiya kabul edilmelerini diledi. 3 yillik harac çikartip cihan hakiminin otagina sundu. Ayrica her yil elli okka gümüs göndermeyi de kabul etti.” Bundan sonra Nis kalesi ile çevresinin korunmasi için tedbirler alindi. Bu arada harp ve sefer yorgunlugundan gücünü yitirmis olan gazilere yurtlarina dönme izni verildi.

Sultan Murad, ayni yil Sisman ile de baris yapti. nedeniyse Sisman, Sultan Murad`a oldukça çok armağan takdim etmis, bunun karsiliginda da sultan onu diger hükümdarlardan daha üstün tutmus, onu tekrar ülkesinin hakimi şekilde yerinde birakmisti. yalnızca her seferde padisahtan ati emre göre hazir olmasi gerektigi yolunda kendisine bir ferman verilmisti. Hammer, Sisman (Sosmanos)`in, vergi vermekten kurtulmak için kizini Sultan Murad`a verdigini belirtir.

Sonunda Avrupa`da baris kurulmustu. Orhan`in oglu (Sultan Murad), tüm yorgunluklarini bir kenara atip artik dinlenebilirdi. Kisi, yeni devlet merkezi olan Edirne`de geçirdi. Murad, üzüntüsüz, kedersiz ve savassiz alti yil arasında devletin iç isleri ile ugrasti. Ordu teskilâti düzeltildi. Sipahilerin timar usûlü ve bir nevi ulastirma askeri olan “Voynuk”larin kurulusu, mükemmel ve olgun bir hale getirildi. Askerî malikâneler (yurtluk)in timar ve zeâmete bölünmesi, bazi kurallara baglandi. ıslâmt.in diger sancaklarindan ayird edilmek üzere sipahi sancaklari için kirmizi renk seçildi. Hz. Peygamber, alemi (sancak) için günes rengini (sanyi) begenmisti. Fâtimîler zemin (yesil), Emevîler gündüz (beyaz), Abbasîler gece (siyah) renkleri almislardi. Osmanlilar da kan rengini kabul ettiler, ıran`da sofiler tarafindan o kadar saygi görmüs olan gök mavisi, oldukça çok asirdan bu güne kadar Bizans sarayinin ve devletin seçkin memurlarinin begendikleri renkti. Osmanlilar zamaninda bu renge hiç ragbet gösterilmedigi benzeri mavi, metre�sevîlerin pabuç ve serpuslarina tahsis edilmistir. Voynuk teskilati, padisahin tebeasindan olan hiristiyanlardan meydana gelmis bir asker grubu idi ki, seferlerde bayagi hizmetlerde kullaniliyorlardi. Ahirlari temizlemek, atlarin bakimi ve arabalari sürmek bunlarin isi idi. Bu hizmetlerinden dolayi bunlar her çeşitli vergiden muaf idiler. Osmanli sancaklarinin renginin tanzimi, askerî malikânelerin islahi, voynuklarin tesisi benzeri önemli kuruluslar, savasin sonuna dogru vefat eden Lala Sahin`in ölümü üzerine beylerbeyi seçilen Timurtas`in himmeti ile olmustu.

çıRMEN ZAFERı

Osmanlilarin Balkanlardaki fetihleri, kisa bir süre diliminde gerçeklesmisti. Bir bakima 10 yil içinde Gelibolu`dan Sirbisbtan`a kadar gelinmis, Adriyatik Denizi`ne kadar nüfuz ve etki sahasi kurulmustu. Avrupa, Osmanlilara karsi U. Haçli seferini tertipleyerek Sirp Sindigindan 7 yil sonra tekrar talihini denemek istedi. bununla birlikte bu defa ki kuvvetlerinin eskiye göre biraz daha az oldugu, temel ve temel kuvvetlerin Sirplar tarafindan teskil edildigi anlasilmaktadir. Tarihte ıkinci Meriç ve ya çirmen savasi diye anilan bu muharebede Sirp Krali Vukasin ile kardesi veliahd prens Uglesa maktul düsmüslerdi. Eflak (Romanya) prensi ise kaçmisti. Savasin bu sekilde sonuçlanmasi üzerine Sirbistan`da hanedan ve iktidar degismisti. 26 Eylül 1371`de kazanilan bu zaferle, Osmanlilar için Makedonya`nin kapilari açilmisti. Eski idarecilerinin tahakkümünden bikan kamu, buralarda yeni bir sistem ve hak anlayisi getiren Osmanlilari bekliyordu. Zira Sirp ve Bulgarlarin idaresi Bizans`inkinden de fena idi.

Bu muharebe neticesinde Gazi Evrenos kuvvetleri tarafindan ikinci defa elde edilen Gümülcine`den baska Borla, ıskeçe ve Marolye; Kadiaskerlikten vezirlige yükseltilmis bulunan Kara Halil Hayreddin Pasa tarafindan da Kavala, Drama, Zihne ile Makedonya, Sirp kralliginin mühim sehirlerinden olan Serez ve daha sonra Karaferye zapt edildi.

Sultan ı. Murad, Serez ve havalisine Anadolu`dan asiretleri getirip yerlestirmisti. Osmanli Devleti`nin bu iskân politikasi, kurulustan itibaren devam etmekteydi. “Osmanli Devleti, kurulus devrinde konar-göçer Türk asiretlerini yeni alinan bölgelerin Türlestirilmesinde kullandigi bunun gibi, yerlesik ahaliye nazaran savasçi vasiflari, bir disiplin ve teskilât içinde olmalari itibarıyla de anlari fethedilen bu bölgelere nakl etmistir. Nitekim Rumeli fatihi Süleyman Pasa zamaninda asiretlerin Rumeli`ye geçirilip iskân edilmelerinde, feth edilen topraklardan kaçan halkin yerini doldurmak gayesi de kismen rol oynamistir. Bu kabil iskan hareketleri, kurulus devrinde devletin sik sik müracaat ettigi sürgün usulü ile yapilmakta idi. Bunlarin yanisira sonradan Rumeli`den de Anadolu`ya insan topluluklari nakledilmistir. Osmanlilar`in daha Rumeli`ye geçtikleri andan itibaren Türk topluluklarinin buraya nakledildikleri bilinmektedir. Türk topluluklarinin Rumeli`ye nakledilmeleri sirasinda, devlet tarafindan kendilerine zengin topraklar vermek, bütün akrabalari ile geçecek olanlara ise yurtluk, toprak ve timar benzeri imtiyazlar tanimak suretiyle mühaceret tesvik edilmistir. Bu hal, fütuhati tesvik amaci tasidigi kadar, memleketin senlendirilmesi ve iskani gayesini de tasimaktaydi.”

çirmen zaferinden faydalanan Türk akincilari, bir taraftan Adriyatik sahillerini, diger taraftan Yunanistan`a inerek Attika yarimadasini taradilar. Bu sekilde Osmanli Devleti`nin tesir sahasi, neredeyse tüm Balkanlari içine sektör bir genislige ulasti.

çirmen zaferinin meyveleri hemen toplanmaya baslandi. Bunun için

Sultan Murad, Rumeli fütûhati plânini emin, metin ve seri adimlarla gerçeklestirmeye çalisiyordu. Bu plânin iyi bir sekilde uygulanabilmesi için de lüzumlu tesebbüslerde bulunuluyordu. Nitekim bu maksatla Evrenos Bey, uc şekilde kabul edilen Serez`i kendisine merkez yapti. ama daha sonra Bizans ımparâtorunun oglu olan Selanik valisi Manuel, Serez`i ele geçirmek için bir ayaklanma tertipledi ise de bu ayaklanma vezir Halil Hayreddin Pasa tarafindan bastirilmisti.

bütün bu muvaffakiyetlerden sonra Osmanli kuvvetleri, Vardar nehri vadilerine girerken karsilarinda durabilecek bir güç kalmamisti. Böylece bir buçuk yahut iki sene bu gibi, savaş ve devletler tarihsel için aşırı az denebilecek bir sürede Vardar`in dogusundaki yerler Osmanli hakimiyeti altina girmisti. Bu esnada akinci kuvvetleri de Balkan yarimadasinin batisina dogru akinlarina baslamislardi.

Bulgar Krali Sisman ile Makedonya Sirp Krali`nin Samakov`da beraber maglup olduktan sonra Köstendil`in elden çikmasi beklenen bir hadise idi. Hammer`in ifadesine göre, oldukça çok kaplicasi, hasmetli kubbelerle örtülü 10 iki kükürtlü suyu, sehrin her tarafina içilecek su dagitan kanallari ve dagdan inen irmaklarla sulanan bahçeleri ile taninan Köstendil, ayni zamanda yakinlarinda altin ve gümüsten para basilan bir yer olmasi bakimindan da dikkat çekerdi. 1372 yilinda Köstendil ile çevresi feth edilerek burada bulunan Bulgar Prensi çariçe Evdokia`nin oglu Kostantin, her çeşitli vergiden muaf olma karsiliginda sehrin (Köstendil) anahtarini Sultan Murad`a teslim etti. Böylece Kostantin, Osmanli hakimiyetini kabul ile vergi ve gerektiginde asker vermeyi taahhud etti. Hoca Saadeddin, Köstendil`in fethi ile alakalı olarak sunlari söyler:

“Adaleti ile ülkeleri tutan padisah, Allah`in verdigi destek ile açilan bahtini degerlendirerek cihad töresini sürdürmek ve yeni ülkeler zapt eylemek için bütün tedbirlerini almis bulunuyordu. Devletin gelismesi ile kendi öz benliginde yeni fetihlerin ve özlenen basarilarin belirmis olmasi, onu cihad sancaklarini açma yolunda bütün çaba ve himmetiyle çalismaya yöneltmisti. Rumeli uclarinda cihad yolunda ugrasan iyi niyetli beylerin, ülkeler feth eden padisahi çagirmalari üzerine 773 (M. 1372) yilinin baharinda büyük bir ordu ile yine Rumeli yakasina geçti. ılk is olarak Lala Sahin`in Köstendil alanında almis oldugu bölgeleri korumak ve geride kalan topraklar üstünde kendi bayraklarini açmak için bu bölgeye devinim etti.

Köstendil tekfuru olan Konstantin, ülkesinin genisligi ve ordusunun kalabalikligi ile çevrede taninmis, Bulgar diyarinin hükümdari, altin ve gümüs madenlerinin bulundugu bölgelerin de hâbazen olmakla söhret yapmisti. Gücünün üstünlügüne gururlanarak çevresindeki “mulûke itaat etmez” bagimsizlik ümidi kara kafasindan çikmazdi. fakat ülkeler açan padisahin heybeti yüregine etki etmekle onun üstün gücü ve kudreti ile kendi ülkesine dogru gelisi, devlet ve ikbal ile üzerine yürüyüse geçtigi haberi kulagina ulasinca, yenilecegini anlamis ye boyun egme yöntemini tutmasi gerektigini kavramisti. Bunun için Kostantin, padisahi kendisine layik hediyeler ve degerli armaganlarla karsiladi. Sahip oldugu kalelerin anahtarlarini teslim ederek kulluk yolunda gerekenleri yerine getirmiştir. Böylece padisahin iltifatini kazanmakla sevindi. ödeyecegi cizye ve harac ta tesbit edildikten sonra memleketini yönetme görevinin kendisine verildigini bildiren fermani aldi. Zamanin hükümdari da bu basaridan sonra tekrar Bursa`ya döndü.”

Osmanlilarin, Makedonya`yi feth ederek Köstendil`e gelmeleri Yukari Sirbistan despotu Lazar Grebliyanoviç`i, Sultan Murad`la anlasmaya zorladi. Lazar, Osmanlilara vergi ile beraber asker vermeyi de kabul ediyordu. Bu sekilde kral, prens ve despotlarin hakimiyetini taniyarak vergi ve gerektigi süre muharebelerde yardimci kuvvet vermeleri genis ölçüde fetihlerde bulunan Türk devleti için büyük yararlar ve basarilar temin etti.

PADıSAHıN RUMELıYE yine DöNüSü

Sultan Murad, Bursa`da bulundugu sirada 774 (1373) yilinda Vize sancak beyi Sirmerd Bey`den bir haber almisti. Bu haberde, Bizans ımparatoru`nun asker göndererek Vize çevresini yagmalamaya ve halka zarar vermeye kalkistigi, ayrica kaleyi almaya yeltendigi bildiriliyordu. Bu istihbarat üzerine hükümdar, derhal ordunun toplanmasini emr ederek sür`atle Gelibolu`dan karsi tarafa geçti. Kuvvetlerini Malkara`da topladi. Lala Sahin, Evrenos Bey ve diger erkekler, Malkara`da padisaha iltihak ettiler. Askerin bir kismini ıpsala civarindaki Ferecik kalesinin zaptina gönderip kendisi de çatalca taraflarina yürüyerek ıncegiz ve çatalburgaz kalelerini aldi. çatalburgaz hakimi, ıncegiz hâkiminin akibetini ögrenmis bulundugundan hisari Sultan Murad`a teslim etti. Bu sebeple de hükümdarin ihsanlarina mazhar oldu.

Tam bu esnada Lala Sahin Pasa`nin da Ferecik kalesini aldigi haberi geldi. Bu haberden kisa bir müddet sonra bizzat Lala Sahin Pasa bir çok mal ve ganimetle padisahin otagina geldi. Sultan, buradan ıncegiz yöresinde bulunan Bolonya (Apolonya) kalesini almak üzere devinim etti. Burada on bes gün kadar bir savas oldu. Buna ragmen kale bir türlü düsmüyordu. Sultan, bu kadar önemsiz bir kale ile vakit kayb etmeye degmeyecegini düsünmüs olmali ki, kusatmayi devam ettirmek için orada küçük bir kuvvet birakip oradan ayrilmaya karar vermek üzere iken kale duvarlarindan birinin yikilmak üzere oldugunu ögrenir. Bunun üzerine Padisah, Lala Sahin Pasa`yi hemen kale üzerine gönderir o da orayi feth eder. varlıklı ganimetlerle hükümdarin otagina dönen Pasa, kale halkini yer ve yurtlarinda birakmisti.

Sultan Murad, Bolonya kalesinin duvarlarinin yikilmak üzere oldugu haberini aldigi zaman bir çinar agacina dayanmakta idi. Bu agaç, o zamandan beri “ugurlu çinar” diye anilir oldu. lakin Hoca Saadeddin bunun çinar degil kavak oldugunu ve kendisine “Devletlû Kavak” dendigini belirtir ki, “hükümdarin dolastigi yesil çayirlik” ifadesi de bunun kavak olacagini göstermektedir.

Osmanli tarihsel, “üsküf bayağı verilen islemeli külahlarin ilk defa kullanilmasini bu muharebe sonunda ulasilan zafer ve Bolonya`nin fethine baglar. Altin tellerle islenen bu külahlar Kapi kullarina tahsis edilmistir. Rivayetler bu olayin söyle gerçeklestigini belirtirler: Kaleyi kusatanlar, pekçok altin ve gümüs ganimetlerle Bolonya`dan çekildikleri sirada hükümdar, askerlerinden birinin basina ve külahinin altina bir tas koymus oldugunu ama bunu tamamiyla gizleyemedigini görmüs. Bunun üzerine o askeri huzuruna çagirarak beste biri hazineye ait olan degerli bir seyi gizlemeye çalismasini ayiplar. Hoca Saadeddin Efendi bu hadiseyi anlatirken söyle der: “Sipahi, padisahin keremine ve yüce tutumuna güvendiginden lütuf ve ihsaninin genisligine, himmetinin bolluguna inandigindan gizledigi sirri açikladi ve kaptirmak korkusuyla sakladigi tasi meydana çikardi. Sonra söyle dedi:

“Sahimin devleti, ben, yoluna toprak olana bu neşe külahini giydirmekle mutlu kilmistir. Onu baskasinin elinden kurtarmak için böyle yaptim” demisti. Bu açik sözler, bas taci edilecek bu dogruluk, o kiymetli tac kadar degerli davranis, keremli olmayi seven sah, yüceler yücesi padisah katinda deger bulmus, kerem dolu yeller lütûf denizlerini dalgalandirmis ve o altin taci (tas) anilan gaziye armagan etmesine neden olmustu.” Padisah, tasi askere biraktiktan sonra bunun bir hatirasi olmak üzere de muhafizlari ile subaylarinin bundan sonra sirma islemeli külah giymelerini emretti. Sultan Murad`in elbisesi satafatli degildi. O zamana kadar Germiyan fabrikalarinda yapilmis kumaslardan kirmizi renkli kaftan ve cübbe giyerdi. Basina da yine ayni bölgede islenmis beyaz renkte ince bir bez sarardi. fakat sonradan bu basligini degistirmisti.

Tarihlerde verilen bu bilgilerin dogrulugunu tesbit, biraz zor görünmektedir. Hoca Saadeddin`in ifadesine göre muhtemelen o kilik kiyafet o günlerde yayilmis olabilir. üsküfün, Gazi Süleyman Pasa`nin bir bulusu oldugu kesindir.

Osmanli akinlari Rumeli`de devam ederken padisah, devletin iç ve dis siyasetini dikkat çekici bir ölçü dahilinde tarassut ediyordu. Padisahin uyanik ve keskin bakisi, gerek Anadolu, gerek Bizans ve Balkanlarin siyasî ve ictimaî düzensizligini, avucunun içi kadar açik görüyor, onun için de çapraz menfaatlerin ugras meydani olan Rumeli cografyasini tepeden inme bir müdahale ile evvela siyasî ve askerî m.�nâda ele geçirmek sonra da ictimaî ve medenî alanda yeni bir nizama tabi tutmak zaruretini hissediyordu.

Bu dönemde Orta Avrupa olsun, Balkanlar olsun, birbirlerini disleyen, kemirip kanini içen düsman unsurlarin kaynasip çarpistigi bir sel yatagi haline gelmisti. Hele gittikçe kabugunun içine büzülen Bizans ımparatorlugunda, debdebe ve tesrifattan ibaret kalmis ülkesiz bir imparator vardi ki, bir yandan Osmanlilara boyun egerken, bir yandan da o bitip tükenmez iç kavgalari, kanli didismeleri vahset ve zulüm aliskanligi tarihî ve an`anevî dekoru arasında tüm dehsetiyle devam etmekte bulunuyordu. Baska bir ifade ile Bizans kötü yönetim ediliyordu. Nitekim tarihçi Dukas, ımparator ıoannis Paleologos`u su cümlelerle tavsif ederken bir hakikata parmak basmis oluyordu.

“ımparator ıoannis, budala idi. Yalniz kadinlarin güzel ve ya çirkin olup olmadiklarini ve kimin karisi bulundugunu ve nasil ele geçirecegini bilirdi. Diger hususat için memleketi gelisi güzel idare ederdi.”

BALKANLAR`DAKı FETıHLER

Sirp Sindigi zaferinden sonra Balkanlar`daki uc bölgelerini sag, orta ve sol kanatlara bölen Sultan Murad, 3 koldan fetih hareketlerini baslatti.

Sag kanat yani dogu sinir bölgesi dogrudan dogruya Sultan Murad`in kendi komutasi altinda idi. Sol kanat yani bati bölgesi komutani Evrenos Bey, orta kol komutani ise Kara Timurtas Pasa idi.

1365 yilinda Dalmaçya kiyilarinin güneyindeki Dubrovnik (Raguza) Cumhuriyeti, Osmanli himayesini kabul eden bir muahede imzaladi. Ticaretle ugrasan bu küçük Slav cumhuriyetinin ileriyi görebilmesi, onun asirlarca devam edecek olan hayatini garanti altina almasina neden olmustu. Osmanlilar, yillik vergi karsiliginda bu devletçigin iç islerine karismadiklari benzeri onu ortadan kaldirip ilga da etmediler. Dubrovnik`in himaye altina alinmasi ile Türkler, Adriyatik denizine dayanmis oluyorlardi. halbuki bu esnada daha Akdeniz`e çikmamislardi.

Gümülcine`yi ikamet merkezi olarak seçen Gazi Evrenos Bey, Sirp Sindigi`dan kisa bir müddet sonra Serez`i zapt etmisti. ama henüz Drama ile Kavala, Bizans`in idaresinde idi.

Sultan Murad, Sirp Krali Stefan Dusan`in ölümünden sonra Bulgar Prensi ıvan Aleksandr tarafindan alinan Trakya`nin Karadeniz kiyilarini denetimi altina aldi. Böylece Bizans`in Avrupa ile olan son karayolu bagi da kesildi. Bizans ımparatoru bu bir hale bir çare bulmak için Roma`ya gitti. Dört kardinal huzurunda ve Saint Plerre Kilisesi`nde Ortodoks mezhebinin sapikliklarindan tevbe ve istigfar edip Latin Kilisesi`nin (Katolik) evladi oldu. Buna karsilik şekilde da Papa, Bati dünyasindan kendisi için büyük ölçüde yardim temin edecegi vaadinde bulundu.

ama bu tören, sahsî menfaatlerin disinda içten bir alis veris degildi. Bunun en göze çarpan delili ise ımparator`un Bizans`a döndügü süre, gittiginden daha da eli bos kalmasi ve ümid ettigi yardimdan bir zerre bile bulamamasi idi. 1369`da Roma`da resmen Katolik olan ımparator, ıstanbul`a döner dönmez tekrar Ortodoks mezhebine döndü. Böyle siyasî manevralar ile padisahin itimadini da büsbütün kayb eden Bizans ımparatoru, daha da zebun ve biçare kalmis bulunuyordu.

Bu asirlarda Ortodoks ve Katolik mezhepleri arasinda münaferet ve çekisme o dereceye varmisti ki, bir Ortodoks, Türk idaresini Katolik idareye tercih ediyordu. Katolikler için de durum bundan pek farkli degildi.

1367`de Kara Ali Bey oglu Timurtas Pasa, Tunca üzerindeki Yanbolu`yu, Lala Sahin Pasa ise Samakov`u aldi. Samakov, Sofya`nin 50 km. kadar güneydogusunda idi. Sultan Murad da 1368`de Hayrabolu`yu, 1369 yilinda Kirkkilise (Kirklareli), Pinarhisar ve Vize`yi Bizanslilardan geri aldi. Buralar daha evvela feth edilmis olmalarina ragmen bir ara Bizans tarafindan yine isgal edilmislerdi. Bölgenin bu mühim sehirlerinin tekrardan Osmanlilarin idaresine geçmesi üzerine, Bizans`in elinde Trakya`da fazla bir sey kalmadi.

Tuna nehrinden Rodop Balkanlarina kadar orta ve güney Bulgaristan ile Osmanli fetihlerinden önce de kismen Trakya`ya sahip olan Bulgar Krali Yuvan Sisman, Osmanlilarla basa çikamayacagini anlayinca onlarla baris antlasmasi yapti. Böylece Osmanli himayesini benimsedigi bu gibi vergi vermeyi de kabul etmek mecburiyetinde kaldi. Bu arada Kral Sisman, kizkardesi prenses Marya`yi da Sultan Murad`la evlendirmek şekli ile akrabalik tesis etmek ve bu sayede Osmanlilarin gücünden de istifade etmek istiyordu. Gerçekten de Sisman, kendisine muhalefet edip Macarlari Vidin`e sokmus olan kardesi Stratisimir`e karsi Murad`la Ulahlardan yardim alarak Vidin üzerine gitmisse de muvaffak olamadi. Bu siralarda Türklerin, Bulgaristan fütuhati devam etmeye kararli görünüyordu. Bu durumu gören ve daha evvela devlet merkezi olan Tirnova`ya gelmis olan Bulgar Krali Sisman, Sirbistan Krali ile anlasarak birlikte Osmanlilar üzerine saldırı etmeyi kararlastirdilar. Lala Sahin Pasa, bu orduyu perisan etti. Bu çamurlu meydan muharebesi ile kuzey Bulgaristan kapilari da Türkler`e açilmis oldu.

SULTAN MURAD`lN ANADOLU SıYASETı ve YıLDıRıM BÂYEZıD`ıN EVLENMESı

Birinci Murad`in, savas günlerinde oldugu benzeri baris zamanlarinda da yegâne emeli, Avrupa ve Asya`da fetihleri devam edip sinirlarini genisletmekti. Bu sebeple o, Rumeli`deki hâkimiyetini saglamlastirirken, Anadolu birligini saglamak gayesiyle de buradaki beylikleri de topraklarina katma siyaseti güdüyordu. lakin bunu gerçeklestirmek için Anadolu`daki beyliklerle çatismaya girmemeye ve barisçi bir siyaset takip etmeye azamî dikkati gösteriyordu: Bu siyaseti büyük bir maharetle uygulayan Sultan Murad, Karaman ogullarinin tehdid ve tazyiki karsisinda Osmanlilara dayanmak ihtiyacini duyan Germiyan oglu Süleyman Sah (1361-1387)`in arzusu üzerine oglu Bayezid`i, Süleyman Sah`in kizi Devlet Hatun ile evlendirdi. Tarihî kaynaklarimizda uzun uzadiya anlatilan ve hakkinda teferruatli bilgi verilen bu evlilik, Süleyman Sah`in ümidi üzerine olmustu. Buna göre Süleyman Sah, oglu ıı. Yakub Bey`i yanina çagirip kendilerinin ve memleketlerinin Karamanlilardan korunmasinin güç oldugunu, bu nedenden Osmanlilar ile yakinlik kurmayi düsündügünü, bunun için de kizi Devlet Hatun`u Murad`in oglu Bâyezid`e vermeyi düsündügünü söylemisti. Yakub Bey, yasli babasinin bu teklif ve arzusunu kabul etmis olmali ki, Sultan Murad`a, ıshak Fakih adinda saygi deger bir kisi ile Germiyan ülkesinin bazi ileri gelenlerini elçilikle görevlendirip gönderirler.

Her ne kadar Hammer, “Bu sebeple büyük oglu Yildirim Bâyezid`e komsusu Germiyan hâkiminin kizini almak istedi. Bu evlilik, padisahin arzularina pek uygun düsüyordu. sebebi ise genç prenses çeyiz olarak kocasina babasinin en güzel yerlerini getiriyordu” diyorsa da o günün sartlari ve gittikçe yildizi parlayan Osmanlilarin durumu düsünülünce bu teklifin bizzat Germiyan Beyi Süleyman Sah`tan gelmis olmasi yadirganmamalidir. bununla beraber bu meselenin daha evvela gayri resmî şekilde görüsülüp konusuldugu, fakat her iki tarafin arzusunun açikça ortaya konmasi üzerine erkek tarafi şekilde ilk resmî tesebbüsün Sultan Murad`dan geldigini düsünebiliriz.

Germiyan Beyi Süleyman Sah`in elçisini, Edirne`de kabul eden Sultan Murad, onun getirdigi kiymetli hediyeleri kabul ettikten ve onu ülkesine gönderdikten sonra dügün hazirliklarina baslamak üzere kendisi de Bursa`ya gelir. ılk is olarak bu mutlu ve neseli dügüne katilmak için Müslüman hükamdar ve beylere davetiyeler götürmek üzere elçiler gönderir.

Hicrî 783 (1381) yilinda gerçeklesen bu dügünle ilgili şekilde kaynaklar, su ortak ayrıntıları vermektedirler: Murad , kizi istemek üzere Kütahya`ya Bursa kadisi Hoca Mahmud Efendi, Kapi kullarindan buyruk-i âlem Aksungur Aga, Samsa çavus`un oglu çavusbasi Demirhan, Yildirim Bâyezid`in dadisi ile Kadi Mahmud Efendi`nin ve Aksungur`un eslerini (zevcelerini) gönderdi. Süleyman Sah da Cemaleddin ıshak Fakih`i bir heyetle ı. Murad`a gönderdi. ıshak Fakih bu heyetle giderken yaninda pek çok hediyeler de götürmüstü. Bu hediyelerin arasında meshur Germiyan atlari, Denizli bezleri, altin ve gümüs benzeri gayet kiymetli esya bulunuyordu. Her iki yan da kendi memleketlerinde tantanali bir sekilde dügün yapmislardi. Murad`in Bursa`da yaptigi dügün hakkinda kaynaklarda bir hayli bilgi bulunmaktadir. Bu bilgi yardımı ile o günün örf, tane, kültür ve folkloru hakkinda önemli sayilacak malumata sahip oluyoruz. Bu da bize zamanın ekonomik, sosyal ve siyasî vaziyetini gösterme bakimindan ciddiyet tasimaktadir. Buna göre dügün söyle olmustur:

“Hazirliklar tamamlandi. Etrafin beylerine davetçiler gönderdiler. Karamanoglu, Hamidoglu, Menteseoglu, Saruhanoglu, Kastamonu`da ısfendiyar ve Misir Sultanini davet ettiler. Kendi ülkesindeki sancak beylerini de çagirdilar. Evrenos Gazi`yi de davet ettiler. Ondan sonra dügüne basladilar. Etrafin elçileri geldiler. Beylerden hediyeler getirdiler. ıyi atlar, katarla develer ve fevkalade seyler getirdiler. Herkes âdet üzre hediyesini verdi. Herkes mertebesine göre yerli yerinde oturdu. Misir Sultani`nin elçisi dahi gel-di. O da hediyesini (saçu) takdim etti. Ona tüm elçilerin üstünde yer gösterdiler, oturdu. Bunlar, tamam olup oturduktan sonra izin verildi. Kendi sancak beyleri geldi. Hepsi mertebesine göre hediyelerini arz ettiler. Evrenos Gazi`nin hediyeleri ileri geldi. sima kul ve yüz kizoglan cariye. on oglanin elinde içi flori dolu 10 gümüs tepsi. Ve on oglanin elinde bile on altin tepsi ve seksenin elinde gümüs ibrik ve gümüs masrapa. Elhasil bunlarin her birinin eli bos degildi. bütün etraftan gelen elçiler hayrette kaldilar ki, bu hanin bir kulu böyle büyük hediyelerle geldi. Murad Han Gazi gör ki neylese gerektir? Evrenos Beyin getirdigi kullan, karavaslari (câriye) etraftan gelen bu elçilere taksim etti. Etrafin elçilerinin getirdigi atlari da Evrenos`a verdi. Gelen paradan bir kismini da Evrenos`a verdi. Kalanini alim ve yoksullara dagitti. Kendisine bir sey birakmadi.

Bu dügün kim Murad Han etti kardas

Yayildi sofralar döküldü çok as

Bir ay tamam yenildi nimetler

fukara ü gani vü hem yedi evbas.”

Sultan Murad, gelini almak üzere Bursa kadisi Hoca Efendi`yi, Sancaktari Aksungur`u, Samsa çavus`un oglu çavusbasi Demirhan`i, kadi efendi ile sancaktarin eslerini ve Yildirim`in dadisini bin kisiden çok bir birlikle Kütahya`ya gönderdi. Sultanin temsilcileri Kütahya`ya yaklasinca Germiyanoglu Süleyman Sah, ülkesinin ileri gelenlerini karsilayici olarak göndererek agirlamada, ikram ve iltifatta bulunmus, gereken saygiyi eksiksiz yerine getirmisti. Misafirlerin her birini durumlarina göre bir konaga indirmis ve herkezin degerine göre uygun yerler göstermisti. Bu suretle ziyafetler çekilmis, ev sahipliginin gerektirdigi tüm görevler hakkiyla yerine getirilmisti. Bundan sonra da dügün ve nikah törenlerine baslandi. Nikah, ser`-i serif üzere kiyildi. Nikahtan sonra kizini gelin şekilde verici Süleyman Sah, çeyiz şekilde sunulan Kütahya, Simav, Egrigöz (Emet) ve Tavsanli`nin çağ tarihini de belirterek çasnigirbasi Pasacik Aga`yi da yanlarina vererek gönderdi. Aksungur Aga, teslim alinacak kalelerin muhafaza tedbirlerini aldiktan sonra daima birlikte padisahin otagina (Bursa) dogru yola koyuldular. Bursa`ya yaklastiklari süre devletin ileri gelenleri, padisahin yakinlari ve davetliler, neşe içinde onlari karsilayip sultanin sarayinda harem dairesine indirdiler.

Gerçek gayesi, Rumeli fütuhatini daha batilara götürmek olan Sultan Murad, bir taraftan bu plânini uygularken bir taraftan da Anadolu`da birligi kurmaya gayret ediyordu. bununla beraber mümkün mertebe Anadolu`da savas yapmadan bunu gerçeklestirmek istiyordu. Zira Anadolu`daki beyliklerin sakinleri de müslümandi. Bunun için de bazi tedbirlere basvuruyor ve çareler düsünüyordu. Bu gayesinin gerçeklesmesi için akrabalik tesisine çaba ediyordu. Nitekim Kütahya, Simav, Egrigöz (Emet) Ve Tavsanli`nin Osmanli idaresine geçmesi bu akrabaliklardan biri vasitasi ile gerçeklesmistir ki bu da, bir zamanlar babasi Orhan Gazi`ye baş tutmus olan Germiyanoglu`nun, daha önce pençelestigi adamin oglu ile hos geçinmekten baska çaresinin olmadigini anlamasi ile mümkün olmustur. Germiyanoglu, er geç Osmanli hududlari içine girmesi mukadder olan topraklarini pâdisaha, kizini da sehzâdesi Bâyezid`e vermek suretiyle siyaset sahnesinden sessizce uzaklasmaya ve sakin bir hayat yasamaya baslamisti.

Mükrimin Halil Bey, Osmanlilara verilen yerler arasinda zikredilen Kütahya`nin, beyligin merkezi olmasi hasebiyle verilemeyecegini ileri sürmekte ise de arsiv belgeleri, Kütahya`nin da verildigini göstermektedir. Nitekim Süleyman Sah da buranin verilmesi üzerine Kula`ya çekilmistir. Süleyman Sah, Karaman ogullarindan korunmak için beyligin devaminin bu yolda olası olacagini görmüstür. 1381 yilinda yapilan dügün dolayisiyla çeyiz şekilde verilen bir kisim Germiyan topraginin tesbiti “Tapu Tahrir Defterleri”nden de olası olmaktadir.

BAZı SEHıRLERıN HAMıD OGULLARı`NDAN SATıN ALıNMASı

Anadolu Beylikleri arasinda padisahin tasavvurlarini sezerek Germiyanoglunu takib eden Hamideli Emiri de Germiyan`la Karaman arasindaki topraklarini satmak suretiyle hem izzet-i nefsini kurtarmis, hem de boy ölçüsemeyecegi bir rakibin karsisinda haddini bilerek zararli çikmamistir. Yildirim Bâyezid`in dügününün sonunda misafirlerin dagilmasi esnasinda Murad Hüdavendigâr, Hamideli Beyi olan Hüseyn`in elçisine Hoca Saadeddin`in dili ile “Biraderim Hüseyin Bey`e bizden selam edüp diyesin ki aramizda olan sevgi ve dostluk ve birlik geregi bir iltimasimiz (istegimiz) vardir. Kabul ettigini bildiren cevabini ve bununla ilgili haberi bekledigimizi bileler.” Bundan sonra Karaman beylerinin kendi ülkesine karsi iyi niyet ve dostluk beslemedigini, Karaman tarafinda, Hamideli`ne bagli oldukça çok kale, sinirlarimizin korunmasi bakimindan bize gerekmektedir dedikten sonra o kalelerin usulünce satilip kendi mülkleri haline getirilmesini ister. Bu sayede de ikisi arasinda (Osmanli-Hamideli) yeniden güçlü dostluk baglan kurulmus olsun. Bu çağda Hüseyin Bey de zaman süre Karamanlilarin saldirilarina ugramakta ve onlardan zarar görülmektedir idi. Simdi Sultan Murad`in ne demek istedigini anlamis ve onun komsusu olmayi ister olmustu. ama, kararlastirilmamis olan satis meselesi öylece duruyordu. Bu esnada Sultan Murad, Kütahya`yi ziyaret etmek üzere yola çikmisti ki, Hamid eli hakimi Hüseyin Bey, padisahin bu geziyi kendi ülkesini ele geçirmek için tertipledigini sanarak biraz önce sözü edilen konuyu tekrar ele alarak padisaha satma isine razi olduguna dair haber gönderdi. Bu haber padisaha ulasinca, Beysehir, Seydisehir, Yalvaç, Karaagaç ve ısparta kalelerini satin almak üzere temsilcisini göndererek bu kaleler için epeyce bir nakit (80000 altin) öder. Hüseyin Bey, sözünden dönmeyerek anilan nakit karsiliginda isimleri zikr edilen kaleleri satmaya karar verir. Sultanin temsilcisi ile hükümlere müsait olarak Müslüman kadilarin imzalari ile satis akdi gerçeklesmis olur. Böylece bu sehirler de Osmanli Devleti`nin idaresine girmis oldu. Bu sehirlerin Osmanli idaresine girmesi ile Osmanlilarin Anadolu`daki varliklari daha iyi bir sekilde hissedilmeye baslandi. 783 (M. 1381) tarihinde gerçeklesen bu satis muamelesinden sonra Sultan Murad, bayağı geçen kalelere, kendi adamlarim yerlestirerek oralari timar biçimine getirdikten sonra Bursa`ya yine döner.

Görüldügü gibi Bâyezid`in evlenmesi, Osmanli Devleti`ne genis ve zengin bazi topraklari baglamisti. gene bu evlilik törenleri esnasinda Hamideli hakimi Hüseyin Bey`den Karaman`a komsu olan alti sehir alinmisti. öyle anlasiliyor ki, Hüseyin Bey, baslangiçta buralari vermek istememekteydi. ama padisahin gücü karsisinda duramayacagini anlayinca bu sehirleri satmak durumunda kalmisti. Bu satis isinden sonra Anadolu`da Selçuklu topraklarini bölüsen beyliklerden üçü, beyliklerinin Osmanli Devleti idaresine girdigini görmüs oluyorlardi. Bunlar, Karesi, Germiyan ve Hamideli beylikleri idi. Bunlardan ilki Orhan Gazi`nin fetihleri ile, ikincisi kizinin Bâyezid ile evlenmesi ile, üçüncüsü de satisla olmustu.

OSMANLı-CANDAROGULLARı MüNASEBETLERı

Candarogullari`nin, Osmanli hâkimiyetini kabul etmek durumunda kalmasi, Anadolu birliginin kurulmasi bakimindan atilmis önemli bir adimdir. Kastamonu, Sinop ve çevrelerinde bir beylik kurmus olan Candarogullari, aslen Türkmen bir ailedendir. Beyligin kurucusu Semseddin Yaman Candar`dir.

Osmanli Devleti`nin, Balkanlar`da giristigi sistemli ve planli fetihlerden sonra Anadolu`da Germiyanogullari ile Hamidogullari`na ait bazi yerlere sahip olmasi, Candarogullari tarafindan endise ile karsilaniyordu. Candaroglu Beyi Kötürüm Bâyezid (Celaleddin Bâyezid Bey), babasi Adil Bey`in vefati üzerine hükümdar olmustu. aşırı katı ve hasin bir kimse oldugu anlasilan Celaleddin Bey zamani, iç ve dis gaileler itibariyle huzursuzluk ve mücadeleler arasında geçmisti. Celaleddin Bey, memleketinin idaresini maksimum sevdigi oglu ıskender Bey`e vermeye mütemayildi. Bu durumu fark eden büyük oglu Süleyman Sah, babasinin bu arzusuna içerleyerek kardesini öldürüp ortadan kaldirmak için firsat kollamaya basladi. Bu firsati yakaladigi anda da kardesi ıskender`i öldürmüstü. Osmanli tarihlerinde Kötürüm Bâyezid diye anilan Celaleddin Bâyezid`in katı ve hasin tavrini ortaya koymasi bakimindan, ehemmiyet arz eden bir hadiseyi burada zikr etmek gerekir. O, oglu ıskender`i öldüren büyük oglu Süleyman`in, birisi kiz digeri erkek iki çocugunu, yani kendi torunlarini öldürmekten çekinmemistir.

Gerçi Kötürüm Bâyezid, baslangiçta Sultan ı. Murad`a itaatini arz etmekle beraber, gittikçe büyüyen Osmanli tehlikesi karsisinda yakin komsulari ile de iyi münasebetler kurmaya çalismakta idi. Daha öncelikle de münasebet edildigi bunun gibi Kötürüm Bâyezid, tahtini küçük oglu ıskender`e birakmak niyetinde idi. lakin büyük oglu Süleyman, kardesi ıskender`i öldürerek babasina isyan etmisti. Bu isyan esnasinda Süleyman, Osmanlilara siginip onlardan yardim istemisti. Sultan ı. Murad tarafindan bu yardim istegi kabul edilmis olacak ki, Osmanli kuvvetleri Kötürüm Bâyezid üzerine harekete geçmisti. Süleyman, Osmanli kuvvetleri ile Kastamonu`ya gelmis babasiyla harb ederek onu Sinop`a siginmak durumunda birakmisti. Hicrî 785 (M. 1383) yilinda cereyan eden bu hadise üzerine Candarogullari Beyligi, merkezleri Sinop ve Kastamonu olmak üzere ikiye ayrilmisti. ayrıca Süleyman`in hükümdarligi uzun sürmemisti. Durumu, Anadolu birligini saglamak bakimindan kendi hesabina müsait gören Sultan Murad, Süleyman Pasa`yi tevkif ederek Candar Beyli`ginin Kastamonu subesini ülkesine ilhak eder. fakat Sultan Murad`in bu hareketi, Süleyman Bey`e bagli olan Kastamonu halki tarafindan iyi karsilanmamistir. Bir firsatini bulup Osmanlilarin hapsinden kaçan Süleyman Pasa, kendine bagli taraftarlarini topladiginda Osmanli kuvvetleri Kastamonu`dan ayrilmaya mecbur olmuslardi. Böylece Süleyman Pasa tekrar hükümdarligina kavusmus oldu. fakat durumu dikkatle izleyen Süleyman Pasa`nin babasi Kötürüm Bâyezid, Sinop`şafak gelerek Süleyman Pasa`yi firara zorunlu etmisti. Süleyman Pasa, Sultan Murad`dan tekrar yardim istedi. Sultan Murad, onu yine himayesi altina aldi. Sultan Murad, bununla da yetinmeyerek onu Osmanli hanedanina damat yapti. Süleyman, bu akrabalik ve himaye yardımıyla Kastamonu`yu tekrar ele geçirdi. Bundan sonra Osmanlilarla arkadaş geçinen Süleyman, Osmanlilarin gerek Balkanlar`da gerekse Beylikler üzerine yaptiklari seferlerde yardimci güç göndermekten geri kalmadi.

Görüldügü bu gibi, Osmanli hükümdari ı. Murad`in yardimiyla beyligini sürdüren Süleyman Pasa, Osmanlilarla dost geçindi. Bu sebeple Birinci Kosova muharebesinde ve onu takiben Yildirim Bayezid`in hükümdarliginin ilk senelerinde Anadolu beylerinin Osmanlilar aleyhine olan hareketlerinde o, Bâyezid`e yardimda bulundu.

SEHZÂDE SAVCı ıSYANı

Osmanli tarihinde, ilk ciddi taht kavgasi şekilde gösterilen bu başkaldırı hakkinda Osmanli ve Bizans tarihleri arasinda farkli görüsler bulunmaktadir. noktayı, zamani ve hatta Savci Bey`in o zamanki yasi hakkinda degisik görüsler bulunmasina ragmen bu olay, ileride meydana gelecek olan ve “kardes katli”ne neden olacak olaylara öncülük etmesi bakimindan önemli bir olay olarak kabul edilmesi gerekir. Sultan Murad`in üç oglundan birisi olan Savci Bey`in, babasina karsi ayaklanmasi, Osmanlilari oldugu kadar Bizansi da ilgilendiriyordu. sebebiyse bu isyanda Bizans ımparatoru ıoannes`in büyük oglu Andronikos da bulunmaktaydi. Zira imparator, Selanik valiliginde bulunan ikinci oglu Manuel`i, saltanat ortagi yapmayi düsünmüstü. Böylece büyük oglu Andronikos`un hakkini ondan daha küçük olan kardesine verecekti. Bu, Andronikos`un kizmasina ve ondan intikam almasina sebep olmustu. Bu sebeple her ne pahasina olursa olsun imparatorlugu ele geçirmeyi düsünüp firsat kolluyordu. Bu firsat, babasinin kendisini vekil birakarak Sultan Murad ile beraber bazi âsi beyleri cezalandirmak üzere Anadolu`da bulundugu bir sirada ele geçmisti. Tam bu esnada Sultan Murad`in, Edirne`de yerine vekil biraktigi Sehzâde Savci ile birleserek babalarinin aleyhine bas kaldirdilar. Bu hadiseden haberdar olan Sultan Murad, hemen Rumeli`ne geçerek ıstanbul yakininda asi kuvvetleri bozguna ugratir. Dimetoka`ya kaçan Savci`yi da yakalatarak gözlerine mil çektirir. Buna karsilik ımparator ıoannes, istemeyerek de olsa oglunun gözlerini % kör olmayacak sekilde kaynar sirke ile yaktinr. Hammer`in ifadesine göre ıonnes bunu Sultan Murad`in baskisi üzerine yapmak durumunda kalmistir.

Osmanli tarihlerinde bu hadise daha farkli bir sekilde verilmekte. Buna göre yeni ülkeler feth etmek üzere Rumeli`ye geçen Sultan Murad, büyük oglu Bayezid (Yildirim)`i, güvenlik ve mutluluk kaynagi olmak, bakimli ülkeleri korumak göreviyle Anadolu hududunda, Germiyan vilayetinde birakip Kütahya`da oturmasini uygun görmüstü. Ortanca oglu Yakub çelebi`yi Karesi vilayetinde, küçük oglu Savci Beyi de Bursa muhafizliginda birakmisti. Savci Bey, gençlik heyecani ve atilganligi ile basina komut olmak, diledigini yapmak hevesine kapilmisti. Onun bu toylugunu, bazi kötü arkadaslari da desteklemislerdi. O da bu düsüncelere kanarak babasina karsi bas kaldirmisti. Böylece padisahlik sevdasina düsmüstü. Tahta oturdugunu duyuru ederek kendisine bagli olanlara hazineyi dagitti. Bu tutumuyla bazi eskiyayi yanina çekmis ve ülkeyi istedigi sekilde idare etmeye baslamisti. Hatta adina hutbe okutarak çevresine karsi saldirilara baslamisti. bütün bunlar, padisahin kulagina ulasinca o da Edirne`den hareketle bu büyük fitneyi bastirmak ve bu fesad atesini söndürmek üzere Bursa`ya dogru yürüdü. Olayin kansiz bir sekilde ortadan kaldirilmasi için de söyle bir plan tasarlanmisti. Savci Bey`in devinim ve tutumundan habersizmis benzeri davranilacak, Biga çevresinde büyük bir sürek avi tertiplenecek. Savci Bey de Bursa`dan çikip padisahi ve ordusunu burada karsilayacakti. Böylece baba, bu yigit oglu ile Biga`da at kosturacak ve avlanacakti. çikartilan bu ferman sehzadeye ulasinca o, verilen emre itaat etmemis, çevresinde ordu toplayip savas hazirliklarina baslamisti. Onun bu tutumu padisaha bildirilince hükümdar derhal Bursa üzerine yürümeye karar verdi. Savci Bey ise yandaslari ile birlikte padisahla savasmak üzere Bursa`dan çikip Kite ovasinda babasini karsilar. Sonuçta hükümdara bagli olan askerlerin gayreti ile sehzâdeye bagli olan eskiya grubu hezimete ugrayip dagilip kaçar. Sehzâde de yakalanip padisahin huzuruna getirilir. Suçunu kabul edip özür dilemesi gerektigi ve bu sayede babasinin kendisini af edecegi bildirildigi durumda o böyle bir yola girmemis, tersine sert ve gerçek disi sözlerle babasina karsi gelmeyi sürdürmüstü. Bunun üzerine gözlerine mil çekilerek kör edilmisti.

Böylece Andronikos ve sehzade Savci Bey gailesini ortadan kaldiran Sultan Murad, bu sefer baska bir olayla mesgul olma zorunda kaldi. Bu da dogrudan dogruya Bizans ile alakalı bir hadise idi Bu hadise, o dönemlerde Bizans`in, Osmanlilar karsisindaki durumunu ortaya koymasi bakimindan da dikkat çekmektedir. Hammer bu olayi bize su ifadelerle nakl etmektedir: ımparatorun oglu Manuel, vali bulundugu Selanik`e yakin olan Serez`i Osmanlilarin elinden alma tasavvurunda bulununca padisah, onun bu hainligini, veziri Hayreddin Pasa`yi Selanik`i almakla görevlendirmek suretiyle karsilamistir. Manuel de ölü veya canlı ilave geçirilecekti. Manuel, kendi kuvvetinin 3 misli olan bu askere karsi koyamayacagini anlayinca sehri yüz üstü birakip deniz yolu ile Bizans`a dönmüstü. fakat imparator, yine Murad`in süphesini çekmek ve hiddetine ugramak korkusuyla firari ogluna siginma hakki tanima cesaretini gösteremedi. Bunun üzerine Manuel Midilli`ye siginmak istediyse de, adanin Ceneviz valisi de onu kabule cesaret edemedi. Sonunda Manuel, her seyi göze alarak padisahin affina ve büyüklügüne bas vurdu. umudu de bosa çikmadi. Sultan Murad, düsmaninin kendisine güvenmesinden zevk duyacak kadar yüksek bir ahlakî fazilete sahipti. Manuel`i karsiladi. Hareketinden dolayi yumusak sözlerle onu ayiplamakla yetindi. Manuel de hatasini kabul ederek suçunun bagislanmasini istedi. Padisah da onu bagisladi. Hatta daha da ileri giderek daha evvela kendisini kabul etmeyen babasinin yanina yolladi ve onu iyi karsilamasini istedi.

ıste şimdilerde Osmanlilarin kuvvet ve kuvvetleri o derece yüksek ve Bizans`in kuvveti o kadar gevsek idi ki; ımparator, kendi ogluna dahi devlet merkezinin kapilarini müttefikinin izni olmadikça açamiyordu.

Sultan Murad`in en degerli ve teskilatçi komutanlarindan bir tanesi olan ve son zaferi olmak üzere Selânik`i Osmanli ülkesine katmis bulunan Hayreddin Pasa`nin ölümü, bu siradadir. Hayreddin Pasa, vefati tarihsel olan on Zilhicce 789 (22 Aralik 1387) da padisahin yaninda olmayip Rumeli`deki ordunun basinda idi.

çandarli Halil Hayreddin Pasa, ordusu ile Yenice-i Vardar`da bulunurken hastalandigi için Serez`e nakl edilmis ve orada vefat etmis ise de cesedi ıznik`te defn edilmistir. Türbesi ıznik surlarinin disinda Lefke kapisina yakin bir mezarligin ortasindadir. Halil Hayreddin Pasa vefat edince geride Ali, ılyas ve ıbrahim isimlerinde üç erkek evlat birakmisti. Müstakimzâde, Osmanlilarin üçüncü veziri olarak gösterdigi Halil Hayreddin Pasa`nin bilim ve fazlindan bahseder. Onun, Celaleddin Kazvinî`nin belagat ilminden Telhisu`l-Miftah adli eserini serh eyledi yazar. Gerek Osmanli, gerek yabanci tarihlerdeki kayitlardan Hayreddin Pasa`nin çok fazla degerli ve teskilatçi bir devlet adami ve muktedir bir komutan oldugu anlasiliyor. Filhakika bu zat, idarî, askerî, malî ve siyasî sahalarda ve Osmanli Devleti`nin kurulmasinda birinci derecede rol oynamistir. ıznik`te Yesil Cami adindaki camisi ve yine orada eski ve yeni imâret denilen iki imâreti, Gelibolu ve Serez`de de camileri vardir. Halil Hayreddin Pasa`nin vefati üzerine padisahin yaninda bulunan büyük oglu Ali Pasa vezir olur.

Devletin, dirayetli ve maharetli bir generali; akilli, zeki ve tedbirli bir veziri olan Hayreddin Pasa, kendisinden daha asagi bir derecede bulunmayan ve hatta bazi yönleri ile kendisinden çok daha üstün olan bir padisahin veziri idi. Fetihlerin gerçeklesmesi ve devletin gelismesinde el ele verici bu iki kisi, basarili bir grafik sergilemislerdir.

Gerek Rum, gerekse Osmanli tarihçileri arasinda Hayreddin Pasa ile ilgili azami evrak birakanin, Halkondil oldugu söylenir. Bu tarihçi, bu söhretli zatla ilgili vesikalar arasinda, Sultan Murad ile Hayreddin Pasa arasinda geçen su konusmayi nakl eder:

Hayreddin Pasa bir gün Sultan Murad`a der ki:

— Efendimiz, ordularinla istek edilen bir gayeye erisebilmek için harp islerini nasil idare etmek gerekir?

Padisah bu soruya söyle yanıt verir:

— Elverisli firsatlardan faydalanmak, ihsan ve merhametle askerin sevgisini kazanmak suretiyle.

— lakin firsatlardan faydalanmak demekle neyi kast ediyorsunuz?

— hedefe ulasmak için her vasitayi, degisik ihtimallere göre hesaplamak, ona göre ölçmek ve karsilastirmak gerektigini söylemek istiyorum.

Bunun üzerine Hayreddin gülmeye baslayarak söyle der:

— Büyük bir akillilik ile yaratilmissin. Bunu görüyorum. fakat yapilmasi ve ya yapilmamasi gereken seyleri önceden bilmedigin ve kendi kendine danisarak bir ciheti red ve digerini kabul etmeye gücün yetmedigi pozisyonlarda, bu vasitalari nasil hesaplayip ölçeceksin?

— Bir seye karar verildigi zaman onu hemen yerine getirmek gerekir. Maharetli bir komutan, danismalarinda gayet ihtiyatli davranmali; lakin icrada yildirim gibi sür`at göstermeli, ordusunun basinda da örnek olacak derecede yigitlik sahibi oldugunu isbat etmelidir.

ıste vezir ile Sultan Murad arasinda, bu konusmalarin çerçevesine uygun sekilde Bizans ımparatorlugu`nun fethine hazirlanma basladi.

Sultan Murad`in, gerek siyasî, gerek idarî, gerekse medenî sahalardaki basarisinin sirrini onun yaratilis, ira ve anlayisina baglayan bu ifadelere göre o, olaylar karsisinda cesurane kararlar sağlayan bir kimsedir. hiçbir zaman acz belirtisi gösterip kararsizlik sergilemeyen, aksine bütün ihtimalleri degerlendirip ona göre çareler düsünen bir kimsedir. Olaylari degerlendirirken çok aşırı ihtiyatli, karar verildigi andan itibaren yildirim sür`atiyle onu uygulayan bir kimsedir. Bu yönü ile o, “XVı. ve XVıı. Asirlarda Osmanlilar ve ıspanya” adli eserin müellifi olan Leopold Won Ranke`nin, Osmanli Devleti`nin kudretini teskil eden 3 unsurdan bir tanesi olarak kabul ettigi “hükümdar sahsiyetleri” ifadesine adalet kazanmis görünmektedir.

OSMANLıLARıN BALKANLAR`DAKı MUVAFFAKıYETLERıNıN MANEVÎ SEBEPLERı

Kurulusundan itibaren Müslüman bir topluma istinad eden bünyesi ile ser`î hukuku hem amelî, hem de nazarî bir sekilde uygulayan Osmanli Devleti, bu anlayisim devletin bütün sistem ve organlarinda devam ettiriyordu. nedeniyse “bu devlette din asil, devlet ise onun bir ışık`i olarak görülmüstür”. Bu bakimdan Osmanli Devleti`nin tüm müesseselerinde bu anlayisin hakim olmasi ve sosyal bünyenin buna göre organize olmasi normal karsilanmalidir. Bu anlayis sebebiyledir ki, Osmanlilar, Balkanlarda idarelerine aldiklari yerli unsurlarin din ve vicdan hürriyetlerine müdahale etmedikleri bu gibi onlari diger milletlerin her çeşitli baskisindan da kurtarmislardi.

Her ne kadar Osmanlilar, kurulus yillarinda askerî islere fazla ehemmiyet veriyor ve askerî basarilarini bu sayede hazirliyorlarsa da, onlarin bu muvaffakiyetlerinin sebebini sadece askerî sektör ile sinirlandirmak mümkün degildir.

Bilindigi gibi, tarihî bir yerlesim bölgesi şekilde Balkan Yarimadasi`nin güneyinde Akdeniz bulunmaktadir. Burada yüzlerce adasiyla Ege, adeta Balkanlar içindedir. Batida Adriyatik Denizi, kuzeyde ise Tuna irmagi bulunmaktadir. Farkli kültürlere sahip insanlarin yasadigi bu bölge, jeopolitik yönü ile ciddi idi. Balkan yarimadasi arasında stratejik massif daglik bölgeler, bogaz ve geçitler, devletin kurulus asamalarini belirlemistir denebilir. Bu jeopolitik faktör, Balkanlarda Osmanlilarin yayilis ve fetih dönemlerini anlamak için büyük bir önemi haizdir.

öyle anlasiliyor ki bazi kimseler, Osmanlilarin Balkanlardaki ilerleyisini ve oradaki hakimiyetini yalnızca Osmanli askerî gücü ve karsi tarafin daginik olmasina baglamak istiyorlar. Böylece bir bakima Osmanlilarin fazla bir sey yapmadiklarini anlatmaya çalisiyorlar. Nitekim bu konuda:

“Osmanlilarin Balkanlardaki genislemesi, hem iç islerini halletmis olmalari, hem de fetih alternatifleri yüzünden kolaylasiyordu. Balkanlarda cografya ve siyaset, siki bir sekilde birbirine baglidir. Daglar, ordularin geçisine hesaba katilir bir mani olusturmazlar. Bir kaç su yolunun kontrol altina alinmasiyla Tuna vadisine geçit bulunmaktadır. Eger Tuna`ya Demir-Kapi`nin ilerisinde bir noktadan erisilirse Macaristan ve Orta Avrupa akinlara müsaittir. Bölgeyi isgal etmek isteyenler, Eflak ve Bogdan anlamında hareket edebilir, daha sonra da Karadeniz kiyisi boyunca ilerleyebilirler. Böylesi genis bir arazinin savunulmasi siyasî birlik ve bunun olmayisi biçiminde de isbirligi ve es güdüm ister. Ondördüncü yüzyilin son çeyreginde Balkanlar, siyasî bakimdan birlesik degildi. Burada oturanlar, kendi aralarindaki rekabet ve karsilikli kiskançliklarla hirpalanmis bulunduklarindan Osmanlilara karsi beraber direnis gösterecek takatten mahrumdular.” denilip fikirler ileri sürülmektedir.

Osmanli fetihlerini ve bu fetihlerdeki basariyi, bölge halklari arasindaki çekisme ve cografî sebeplere baglayacak kadar basite indirgemek, her durumda dogru olmasa gerekir. Zira Osmanlilardan önce de bölge, defalarca istilaya ugramisti. fakat bunlarin hiç birinde Osmanli Türkü`nün gösterdigi basariya denk bir muvaffakiyete tesadüf edilmemistir. tersine Balkan ülkeleri, süre zaman gelen bu kavimleri kendi bünyelerinde eritmesini bilmislerdir. Bu bakimdan Osmanlilarin basarili olmasinda ve hatta herhangi bir zorlama yapılmaksızın bölge halklarini kendi dinlerine sokmalarinda baska sebepler aramak lazim gelecektir.

Gerçekten Osmanlilar, vicdan hürriyetini esas tasi kabul eden, ekonomik ve sosyal haklara saygi belli eden bir anlayisla, idareleri altina giren kavimleri yumusak ve müsavatçi prensipler ile idare ediyorlardi. Onlar, bundan baska türlü davranamazlardi. nedeni ise mensubu bulunduklari ıslâm, onlarin baska çeşitli davranmalarina ve idarelerindeki insanlara karsi baska çeşitli muamelede bulunmalarina izin vermiyordu. ıslâm, Müslümanlarin feth ettigi topraklarda yasayan hiç bir kimsenin zorla dine girmesine müsaade etmez. O, herkesi inanç ve fikrinde serbest birakir. adalet ile bâtilin neler oldugunu, inançlar arasindaki orta ve dogru yolun hangisi oldugunu bildirmekle yetinir. Zorlama sonunda müslüman olma keyfiyetinin ıslâmi bir hareket olmadigini beyan etmekten çekinmez. Bu sebepledir ki Müslüman Türklerle Hiristiyan Balkanlilar arasinda aşırı iyi bir uyum tesis edilmis, aralarinda din ayriligindan baska bir sey kalmamisti. ıslâmt.i kabul etmeyenler bile Osmanli idaresinden o kadar memnundular ki, sözde kendilerini kurtarmaya gelen Haçlilara hiç iltifat etmediler. N. Jorga (Geschichte des Osmanischen Reiches, ı, 456) bu mevzuda sunlari söyler: “Ne kadar tedkik edersek edelim, Osmanli ımparatorlugu`nun idaresine giren bir sehir yada bir ulus içinde, Osmanli idaresine karsi en ufak bir memnuniyetsizlige dahi rastlamiyoruz. Balkanlari kurtarmaya gelen ve ekseriya bütün Hiristiyan âleminin vicdanlarina hitab edebilecek bir surette Haçli seferleri karakteri tasiyan bütün Avrupa milletlerinin istirak ettikleri o büyük seferlerde bile Osmanli idaresinde bulunan yerli Hiristiyan halkin bunlara katilmak arzusunu göstermediklerini katiyyetle görüyoruz.”

Osmanlilar, yalnızca idareleri altinda yasayan milletlerin, dinî hürriyet ve serbestisini saglamakla kalmamis, ayni sürede Balkanlar`daki milletlerin de bunu kazanmalarina yardim etmislerdi. Sayet Türkler, Rumeli`ye ayak basip Balkan Türklügü`nü kurmamis ve farkli kavimlere yurt olmus Balkan cografyasi üstünde hâkim ve efendi ulus olarak teskilat ve idaresini tesis etmemis bulunsalardi, bugün ne Sirp, ne Sloven, ne Bulgar, ne Romen ne de bir Yunan milleti kalmis olurdu. Zira Ortodoks Balkan Hiristiyanligi ne çekmisse dindaslari olan Katolik Latinlerden çekmistir. öyle ki bu zulüm ve ceberut, Ortodoks mezhebindeki Balkan topluluklarim eritip ortadan kaldirmak yoluna giderken, lakin Türklerin Rumeli`ye adim atmalari ile Katoliklerin bu imha ve kolonizasyon politikasina son vermistir. Büyük Lui (Ludwig ı, 1342-1382) devrinde Avrupa`nin en büyük devletlerinden biri haline gelen Macaristan, Balkanlara göz dikmis ve Vidin Prensligini zapt ederek, Katolikligi büyük bir enerji ve tazyikle Balkanlara yaymaya baslamisti. Bu tazyik sonucu olarak Balkanlar, Katolik mezhebine girmeye mahkum olmustu. lakin Osmanlilarin, Macarlari önlemek üzere hemen kuzeye atilmalari bu tehlikeye bir set çekmis ve Balkanlarda Ortodoks mezhebinin serbestçe yasamasini mümkün kilmisti.

Uzunçarsili da bu dönemden bahsederken: “Görülüyor ki, yeni dogan Osmanli devletinin sür`atle genislemesinde, denizi asarak Balkanlari isgalinde yalniz fütûhatin ve devletler arasindaki ihtilaflardan istifadenin ve siyasetteki maharetin degil, ayni zamanda mt.�nevî sebeplerin de tesiri vardir. ancak bu sayededir ki Türkler, Rumeli`de isgal ettikleri (feth ettikleri) genis ülkeleri bir avuç kuvvetle elde tutmuslardir. Ve gene bu sayede Timur`un sadmesiyle Osmanli Devleti, Anadolu`da parçalandigi durumda Rumeli`de dimdik durmustur” demektedir. Tarihî olaylara bakildigi zaman bu ifadelerin ne kadar gerçek olduklari görülmekte.

Gerçi Osmanli Beyligi, daha kurulus safhasinda iken askerî ve adlî teskilatla ise baslamisti. Bu esnada özellikle askerî islere fazla agirlik verilerek muvaffakiyetin sebepleri hazirlanmisti. bununla birlikte bu zahirî (görünür) kudret, halki yüzde yüz ayri dinde olan yabanci bir bölgede, yani Balkanlar`da göz kamastiran hizli ve suurlu bir yayilma ve yerlesme için kâfi degildi. Bunun birtakim manevî ve ruhî sebepleri de vardi.

Osmanli Beyligi, Anadolu`daki fetihleri esnasinda hiçbir siyasî firsati kaçirmamaya gayret ediyordu. Onlar, feth ettikleri yerlerdeki halkla kaynasarak onlarin dinî, örfî ve sosyal islerine karismiyorlardi. Onlarin, vicdan hürriyetlerine hürmet etmis ve agir vergiler altinda ezilmis olan yeni tebeasindan göze çarpan bir vergi (cizye) almakla Yetiniyorlardi. kanunlara aykiri olarak keyfî hiçbir muameleye müsaade etmediler. Bundan dolayi Osmanli Türklerinin sür`atle ilerlemeleri ve feth edilen bölge halkinin Türk idaresini kendi idarelerine tercih etmelerinin sebebini anlamak kolaydir. Bu konuda ilk Osmanli eserlerinde (Asikpasazâde, Nesrî) epey bilgi vardir. Nitekim 1355 yilinda Osmanlilara esir düsmüs olan Selanik bas piskopos`i Gregory Palamas`in mektubu da bu durumu açik bir sekilde ortaya koymaktadir. O, Hiristiyanlari tam bir serbesti arasında görmüstü. Orhan`in oglu Süleyman Pasa, ona hiristiyanlik hakkinda serbestçe bazi sorular sormustu. ısin daha ilginç tarafi, bizzat sultan Orhan, Palamas ile görüsür ve ulema ile onun arasinda bir münazaranin yapilmasini emreder.

Osmanlilar, Anadolu`da nasil Hiristiyan varliklarini ve idare tarzlarini bozmayarak onlari kendi nüfuzlari altina aldilarsa bu müsaadeyi Rumeli`de daha genis bir sekilde ve onlarin eski varliklarini muhafaza etmek üzere tatbik etmislerdir ki, bunu Osmanli tahrir defterlerinde çok sayıda örnekleri ile görmekteyiz. Gerçekten, dogrudan dogruya Osmanli yönetimi altina alinan topraklarda Osmanlilar, yerli senyör ailelerinin çogunu eski feodal topraklarinda timar sahibi şekilde birakiyordu. Böyle bir mazhariyete nail olabilmek için bunlarin eski dinlerini birakmalari sarti aranmiyordu. 1500 tarihine kadar Rumeli`de pek aşırı Hiristiyan timar sahibi bulunuyordu. Yani kamu gibi yerli aristokrasi de yalnızca yeni bir hanedani Osmanli hanedanini tanimaktan ve onun hizmetine girmekten baska bir sey yapmiyordu. Henüz ilhak olunmayan bölgelerde, tâbi despotluk veya senyörlükler, kendi aralarindaki anlasmazliklar için metbulari olan sultana bas vuruyorlardi.

Zaten, bastan basa hiristiyanlarla meskûn olan Balkan Yarimadasinda bu tarzdaki devinim ve davranisin Osmanli fetihlerini kolaylastirdigi bir gerçektir. Kisa zamanda bölgeyi bir Osmanli topragi durumuna getiren âmil, bu âdilâne devinim ve idarî siyasetteki inceliktir. Bir taraftan Bizans ımparatorlugunun bozulmus olan yönetim tarzi, vergilerin keyfi olmasi, Rum bey ve hatta imparatorlarinin kendi küplerini doldurmak isteyerek halki soymalari, asayissizlik ve ekonomik buhran gibi âmiller, halkin Osmanli idaresini memnuniyetle karsilamasina neden olmustu. Bizans ve diger derebeylerin yönetim tarzina karsilik Osmanlilarin disiplinli hareketleri ve feth edilen alanların halkina karsi adaletli, sefkatli ve taassuptan % uzak bir siyaset takip etmeleri, vergilerin tebeanin ödeme imkânlarina göre tertip edilmis olmasi ve özellikle Ortodoks olan Balkan halkini Katolik mezhebine girmek için ölümle tehdid edenlere karsi Türklerin buralardaki unsurlarin dinî ve vicdanî hislerine hürmet göstererek bu ince ve duygulu noktayi prensip olarak kullanmalari, Balkanlilarin Katolik tazyikine karsi Osmanli idaresini bir kurtarici şekilde karsilamalarina sebep olmustur. Balkan milletleri bunu yapmakla, Osmanlilara karsi böyle bir tavir sergilemekle yerinde bir karar vermislerdi. nedeni ise Osmanli rejimi, din ve irk ayirimi gözetmeyen, tüm tebeayi Osmanli Devleti semsiyesi altinda birlestiren siyasî bir idare idi. Osmanlilar, devletlerini kurarken kitleleri çeken bu uzlasici, koruyucu ve hos görülü siyaseti suurlu bir sekilde takib ediyorlardi. Onlarin yönetim sistemi, tamamen insanî idi. Hiç kimse dininden ya da irkindan dolayi küçük görülmemis, zorlanmamis ve sırf bu yüzden dolayi öldürülmemistir. Bir Batili yazarin bu konudaki görüsleri, Osmanlilarin gayr-i müslimlere karsi takindiklari tavirin nasil oldugunu açik bir sekilde ortaya koymaktadir. Ona göre Osmanli idaresinin insanî kısmını ortaya koyan faktörlerden birisi de sudur:

“Kendi idaresi altinda yasayan Hiristiyan ve mt.�sevîler, vergilerini zamaninda verdikçe ve Müslümanlari kizdiracak kiskirtici bir harekette bulunmadikça onlara en güzel bir sekilde muamele etmek.”

Osmanli fetihlerinin en açik ve bariz özelliklerinden bir tanesi de, onlarin bu hareketlerinin gelisigüzel bir macera yada rastgele bir yerlesme ugruna olmamis olmasiydi. Onlarin her hareketi, şuurlu bir yerlesmeye yönelik şekilde yapilmistir. Bu da feth edilen yerlerdeki halkin hosnutluguna ve yeni idareden memnun olmalarina istinad ettirilmistir. Fetih prensiplerinden birisi de yeni elde edilen stratejik yerlere, büyük ve mühim sehir ile kasabalara Anadolu`dan göçmenler getirtilerek yerlestirmek (iskân) olmustur. Elde edilen topraklar da mirî, mülk ve vakif suretiyle muhtelif kisimlara ayrilip sehir ve kasabalarda hemen ilmî ve sosyal müesseseler vücuda getirilmistir. Bu isabetli politika, gerek Anadolu, gerek Rumeli`nin fethinde o kadar maharetle tatbik edilmistir ki, halk bu yeni idareyi yadirgamadiktan baska gösterilen muamele ve müsamahadan memnun kalmistir.

Osmanlilarin hosgörüsünden bahseden çok sayıda yabanci yazar, sadece Balkanlari degil, daha sonraki dönemleri hatta ıstanbul`un fethinde gösterilen müsamahadan söz ederek Osmanlilarin ne kadar hos görülü olduklarini anlatirlar. misal olmasi bakimindan Brockelmann`in bir ifadesini buraya aliyoruz:

“Müslüman Türkler, fetihleri esnasinda isteselerdi hiristiyanligi tamamen bulunmamakta edebilirlerdi. lakin mensubu bulunduklari din, buna müsaade etmez. Bu sebepten dolayı Fâtih Sultan Mehmed, nasil ki daha önce dedeleri, kendi kilise teskilatinda serbest birakmak şekli ile Bulgarlari rahatsiz etmedilerse o da eski dinî gelenekle taninmis ıslâmt.� devlet görüsüne de tamamiyle uygun olarak Ortodoks Rum ruhanî sinifinin silsile-i meratibini bütün selahiyetleri ile tanidi. Hatta o, hiristiyanlar üstündeki medenî hukuk alaninda kaza hakkini tanimak suretiyle kilisenin nüfuzunu artirdi dahi.” der.

XV. yüzyilin ilk yarisi içinde (ıı. Murad zamani) Rumeli`yi gezerek Türklerle diger Balkan hiristiyanlarinin sosyal durumlari hakkinda bir mukayese yapmis olan ve Türklerin her konu ile ilgili Balkanlilardan üstün olduklarini belli eden Bertrandon de la Broqulere ise sunlari söylemektedir:

“Büyük bir refah içinde bulunan Türk köylüleri, Hiristiyan köylülerin çogunun aksine olarak hiç bir zaman yalin ayak gezmezler, dizlerine kadar çikan sari çizme giyerler; Türkler, erken kalkar ve islerine erken gidiyorlar. Sükûnet ve büyük bir gayretle is görürler. Rumlar, Sirplar ve Bulgarlarin aksine olarak Türkler, evlerinin kendilerine mahsus olan kisminda ehlî hayvan bulundurmazlar. hiç bir Türk, temizce yikanmadan evinden çikmaz. Bir hayvanin yedigi yemegi bir Türk yemez. Bir tavuk kesmek istedigi takdirde bile onu bir müddet temiz yiyecekle besler. acıma sahibi olan Türk, harpte mecburiyet altinda insan öldürür. Tabiaten sukûtî olmasina ve çalismakla sertlesmis bulunmasina ragmen siir kabiliyeti yüksek, ilme meyil ve istidadi çoktur…”

Bunlari söyleyen seyyah, ahlâk bakimindan da Türklerin Balkanlilardan üstün olduklarini söyle anlatiyor:

“ülkemiz`de giristigim her is ve bulundugum her münasebette Türkler`de Rumlara nazaran çok daha fazla arkadaslik duygusunun mevcud oldugunu gördüm. Ve Türklere Rumlardan ziyade itimad ettim.” dedikten sonra:

“Gerek sehirde, gerek köyde Türkler kuvvetli, cengaver, kanaatkâr isçi, namuslu tüccar, sadik arkadas ve himaye edici efendilerdir. Kisaca, dogru ve samimi kimselerdir.”

ıste Balkanlari fethe baslayan küçük Osmanli Beyligi`nin manevî ve sosyal cephesi de böyleydi. Bu karakter ve manevî cephe, devletin suurlu siyaseti, azim ve irade kudreti ile bir uyum teskil edince bunun neticesinin ne olabilecegini gene Osmanli tarihsel gösteriyor.

OSMANLı KARAMANLı MüNASEBETLERı

Daha evvela, Anadolu Selçuklu Devleti`ne merkezlik (payitaht) yapmis bulunan Konya`nin yeni malikleri olan Karamanogullari, bir bakima kendilerini Selçuklularin vârisi gördüklerinden, Anadolu`da üstünlük iddiasinda bulunuyorlardi. Bu sebeple de Osmanlilarin, Anadolu`daki gelisme ve genisleme hareketlerine karsi koymaya çalisiyorlardi. Gerçi Osmanli-Karamanli rekabeti, Osmanlilarin Eretna Beyligi`nden Ankara`yi aldiklari sürede baslamisti. lakin Sultan Birinci Murad, bir çatismaya girmemek ve Müslüman kani dökmemek için büyük bir gayret sarf ediyordu. ancak Osmanlilarin, Germiyan ve Hamid ogullan arazisinden bir kismini evlenme, bir kismini da nakit ile satin alip Karamanogullan`nin kalbi mecburiyetinde olan Konya`ya dogru büyük bir ilerleme kayd etmeleri, iki tarafi ayni sinirlan paylasan komsu iki devlet biçimine getirmisti. Böyle olmakla birlikte kizi Nefise Sultan`i Karamanoglu Beyi Alaeddin Ali Bey ile evlendiren Sultan Murad, Karamanlilar`la akrabalik kurmak şekli ile Anadolu`dan emin vaziyette Rumeli harekâtina devam edecegini ümit ediyordu. Gerçekten de Sultan Murad`in gayesi, Anadolu`daki Müslümanlarla degil, Bati`daki Hiristiyan devletlerle mücadele etmek, oralarda fetihlerde bulunmakti. Nitekim Karamanoglu`nun isyanini ve kendi topraklarina saldirisini duyunca söyle demekten kendini alamamisti:

“Su ahmak zalimin yaptigi isleri görün. Ben, Allah Teâlâ yolunda din gayretiyle çalisarak ülkemi birakip, bir aylik yol kâfir içine gireyim. Gece ve gündüz ömrümü gazaya sarf etmek için niyet edeyim, yeyip içmeyi terk edeyim, bela ve mihneti seçeyim, o gelip bir bölük mazlum Müslümanlarin üzerine düssün. Yagma edip anlari incitsin. Ey gaziler, bu zalimleri nasil edeyim? Beni gazadan men ederek, bana, Müslümanlar üzerine kiliç sallamak kötü isini isletir. Eger vaz geçip cihad ve gaza ile mesgul olursam, Müslümanlar zâlim eline düser. Eger üzerine varirsam gaza kilan gazilerin kiliçlarini mü`minlerin üzerine döndürmek lâzim gelir” diyerek bir hayli tereddüd geçirmisti. Nihayet, Karamanli`nin bu zulmü karsisinda zavallı kalinca, yine Anadolu`ya geçerek Bursa`ya gelir. Hayreddin Pasa`yi da Rumeli`nde birakir. Sultan Murad, daha sonra bizzat Karamanoglu`na da söyle diyecektir:

“Hey bedbaht, müfsid, zâlim, benim kastim ve isim gece gündüz gazaya adanmaktir. Benim gazama engel olur. Ben gazada iken Müslümanlari incitirsin. Ahd ü emân bilir adam degilsin. Senin kökünü kazimayinca mutluluk ile gaza edemem. Nasil barismak, zira gazaya engel olan ile gaza, en büyük gazadir” diyecektir. nerdeyse bütün Osmanli tarihlerinde buna aynı ifadelerin bulundugunu söylemek mümkün. bütün bunlardan, Sultan Murad`in, Karamanli ile bir savasa girmek istemedigini, zira Müslüman kaninin akitilmasina gönlünün razi olmadigini çikarmak olasıdır. Kendi öz kizini Karaman Beyine nikahlayip onunla akrabalik bagi kurmasi da bunun açik delilidir. lakin Venedik, Sirbistan ve Papalik bunun gibi Hiristiyan devletler, Osmanlilarin Balkan fetihlerini basarisizliga ugratmak için Karamanogullari`ni Osmanlilara karsi tahrik edip kullanmakta idiler. Bu tahriklere kapilan Alaeddin Ali Bey, 1386 yilinda Osmanlilarin elindeki Hamid Ogullari topraklarina saldirir. Karamanlilar, Osmanlilarin; Hamid Ogullarindan satin aldiklari Beysehri`ni isgal etmekle harbi baslatirlar. oysa Osmanli Devleti`nin bir köyüne taarruz etmek, büyük imparatorluklarin bile cesaret edemedigi bir devinim iken, kiskirtmalar sonucunda Karamanoglu bu cesareti göstermisti. Bu da onun ne kadar dar görüslü, ileriyi görmeyen bir kimse oldugunu göstermektedir. Esasen diger Anadolu beyliklerinin Osman ogullari gibi bile yetistirememesi, onlari sonunda Osmanlilara katilma zorunda birakan önemli sebeplerden biri olmustu.

Osmanlilar açisindan bu tecavüze baktigimiz zaman, olaylarin baska bir ebat kazandigini görürüz. Zira bu tecavüz kalmadigi takdirde Karamanlilarin ve ondan cesaret alacak olan diger beyliklerin, Balkan fütuhatinin en kritik anlarinda Osmanlilar`i Anadolu`da rahatsiz edeceklerini aşırı iyi takdir eden Sultan Murad, derhal Anadolu`ya geçip Bursa`ya gelir. Sultan Murad, Anadolu`daki beylikler üstündeki nüfuzunu göstermek için Candarogullari`ndan yardimci birlik ister. Bu birlik gelince Ali Pasa ve oglu Sehzade Bâyezid Bey`le birlikte Karaman seferine hazirlanir. Osmanli ordusunun arasında, antlasma geregi iki bin kadar da Sirpli asker bulunuyordu. Bunlar, yardimci kuvvet niteliginde idiler. Böylece Sultan Murad, Anadolu beylerine kudretinin derecesini göstermek istiyordu. Onlar, Osmanlilarin bu gücünden ne kadar çekinirlerse, Anadolu`da o kadar az Müslüman Türk kani akacakti.

1386 Kasim`inda Konya yakinlarinda cereyan eden meydan muharebesinde Osmanli ordusu, Karamanlilari pratik olarak yenilgiye ugratti. Muharebede Bâyezid büyük bir yetenek göstererek zaferin kisa sürede kazanilmasini sagladi. Bu muharebedeki muvaffakiyetinden dolayi kendisine “Yildirim” lakabi verildi.

Büyük bir yenilgiye ugrayan Alaeddin Ali Bey, Konya kalesine siginmak zorunda kaldi. Padisah, bu zaferden sonra Konya`yi kusatma altina aldi. Ordu mensuplarinin, kusatilan halktan herhangi bir sey almalari yasaklandi. Yasaklara uymayanlar için çok agir cezalar kondu. Birkaç Sirpli, komut disi devinim ettiklerinden, idam cezasina çarptirildilar. Sultan Murad, sehri 10 iki günden bu yana kusatma altinda bulunduruyordu. ama henüz hücuma geçilmemisti. Karaman Beyi, mevkiinin tehlikeli durumunu idrak etmeye baslayinca esi ve Sultan Murad`in kizi Nefise Hanim`i, Konya`nin ileri gelenleri ile birlikte ricada bulunmak ve kendisini af etmek için padisaha gönderdi. Kizinin ricasi üzerine Karamanoglunu bağış eden Sultan Murad, bizzat gelip af dilemek ve elini öpmek sartiyle onu bağış edecegini bildirdi. Bunun üzerine Karamanoglu, Osmanli ordugâhina gelip kayinbabasinin elini öptü ve ondan af istirhaminda bulundu. Sultan Murad, Karaman ülkesini gene kendisine vererek isyan eden Beysehri üzerine yürüdü. Birkaç gün içinde orayi yine kendine bagladi. Burada bulunuldugu bir sirada Tekke Beyi`nin isyan ettigi haberi ve bu habere dayanarak Tekke üzerine yürümesi hususunda Sultan Murad`a tekliflerde bulunuldu. fakat Sultan Murad, bu teklifleri reddederek:

“Tekke Beyi fakirdir. Hükümeti ıstenos ve Antalya sehirlerine inhisar etmistir. Bana başkaldırı edecek ne gücü var, simdi onun üzerine varmak bizim için ardir. Sivrisinek kovalamak sahine (veya arslan) yakismaz” diyerek yine Bursa yöntemini tutar.

Konya önündeki maglubiyeti üzerine Karamanlilarin Anadolu`daki nüfuzlari kirilmis, Sultan Murad`in seferde gösterdigi basarili taktik yardımıyla bütün Anadolu`da yildizi parlamisti. Böylece, Osmanlilarin Anadolu birligini gerçeklestirecegi kesin bir sekilde anlasilmis oluyordu. Gerçekten bes yil sonra Yildirim Bâyezid`in Anadolu`yu zapt edebilmesinde Sultan Murad`in bu seferde takib ettigi siyasetin birinci derecede tesiri olmustur. Takriben bir buçuk asir devam edecek olan Osmanli-Karamanli harplerinin ilki olan bu savasta yenilmesine ragmen Karamanoglu, Osmanli hâkimiyetini hiç bir süre kabule yanasmamistir. Bunun içindir ki Sultan Murad uzaklasir uzaklasmaz, Kosova`yi hazirlamakla mesgul olan Haçlilarla müzakerelere girismis, fakat korkusundan Kosova muharebesinde Osmanli ordusuna katilmak üzere bir birlik göndermekten de arka kalmamistir. Böylece iki yüzlü bir politika takip etmistir.

BALKAN ıTTıFAKı VE KOSOVA SAVASı

Siyasî ve askerî sahada Avrupa`yi titreten Sultan Murad, gerektiginde Anadolu`ya atlayip Karamanoglu ile ellesiyor ve bu namli Türk beyini sindirip yine Rumeli`ye geçiyordu. ama onu burada da bekleyen düsmanlari eksik degildi. batı dünyasini titreten bu basiretli ve hakim adam, arkadan kendisine karsi birlesen kuvvetleri Kosova Meydan Muharebesinde ezecekti. Sonra da magluba kin ve intikam gösterecegi yerde, bir ruh ve m.�nâ medeniyeti kurmus olan devletinin o muhtesem insanlik anlayisi ile dünkü düsmanlarina kollarini açacak ve anlari, dindaslarindan görmedikleri bir müsamaha, rifk ve yumusaklikla bayraginin gölgesinde toplayacakti.

Sultan Murad, Karamanoglunu mısra getirdikten ve kendisinden söz aldiktan sonra yine Bursa`ya döndü. sebebi ise devletinin içinde bulundugu siyasi durum ve düsmanlarinin devleti için meydana getirdigi ittifak, onun uzun müddet baris içinde yasamasina ve devamlı asayisten faydalanmasina elverisli degildi. Sirbistan taraflarinda yeni bir firtina bas gösterdiginden, Sultan Murad gerekli tedbirleri almak için dinlenmeyi birakmak zorunda kaldi.

Osmanli saflarinda Karaman Beyi ile savasan Sirplar, memleketlerine döndükleri zaman kendilerine istedikleri bu gibi riayet edilip saygi gösterilmedigi ve Konya önünde bazi kardeslerinin öldürüldügünü söyleyerek halkin Osmanlilara karsi harekete geçmesine sebep oldular. Sirp kralina mübalagali bir sekilde anlatilan haksizlik ve öldürme hadisesi, aslinda pratik bir olaydi. nedeniyse Konya`nin muhasarasi esnasinda sehrin yagma edilmemesi, bizzat Sultan Murad tarafindan istenmis, aksine davrananlarin öldürülerek cezalandirilacaklari söylenmisti. Buna ragmen bazi Sirplarin emre muhalefet etmesi, böyle bir olayin meydana gelmesine neden olmustu. Sikâyetler üzerine Sirplar, isyana baslamislar ve Osmanlilara ait olan bazi bölgeleri isgal etmislerdi. tüm bir Sirp halki, bölge halklari ve hatta Bulgarlarin kendilerine yardim edeceklerine güvenerek ayaga kalktilar. Bulgar Krali Sisman, Sultan Murad`in dostu ve kayinbabasi olmakla birlikte gizlice Sirp Krali Lazar ile ittifak etti.

Bu arada Karamanoglu ile daha evvela muharebe edip anlasan Bosna kralligini da cezalandirmak gerekiyordu. Balkanlari siyasî nüfuz altinda bulundurmak ve bölge halklarinin Osmanliya karsi olabilecek ittifakina mani olmak için daha önce buralarda (Bosna) bulunan Kula Sahin Pasa komutasindaki 20.000 kisilik bir Osmanli ordusunun hareketini gözleyen ve onlarin maksadini anlayan düsman, Nis yakinlarinda Ploçnik denen yerde 30.000 kisi ile Osmanli ordusunu büyük bir bozguna ugratti. Osmanli ordusu üzerine saldiran bu müttefik ordu, öyle hareket etti ki Osmanli askerinden ancak bes bini, bu kana susamislarin “genel katliamindan kurtulabildi.” 1388`de meydana gelen bu muharebede Hammer`in dedigi benzeri fakat bes bin Osmanli askeri kurtulup arka dönebilmisti.

Osmanli kuvvetlerinin Ploçnik`te bozguna ugramasindan büyük bir cesaret sektör ve Sultan Murad`in da Anadolu`da bulunmasini firsat bilen Bosna, Sirp ve Bulgar krallari, Osmanlilari Balkanlardan sürüp atmak için ikinci bir ittifak kurdular. Bu ittifak, sonucu ı. Kosova meydan muharebesinde dikkat çekici olacak Osmanli Türklerine karsi Uı. Haçli Seferi`ni hazirlamaya sevk etmistir. Düsmanin etkinlik derecesini ve ittifakin önemini kavrayan Sultan Murad, bu ittifakin saglayacagi gücü, askerî ve siyasî yollardan küçültmeye çaba etti. Bunun için sür`atli bir sekilde tedbirler almaya basladi. O süre Teke, Aydin, Mentese, Saruhan ve Karaman beylerinin askerleri de Sultan Murad`in emrine girdiler. Sultan Murad, hemen savas hazirliklarina giristi. Yoklugunda Anadolu`nun âsâyisini korumak için, ülkesini bes sancaga böldü. O zamana kadar Bâyezid`in yönetim ettigi Germiyan`i, sehzadenin kardesi Yakub ile birlikte o da Avrupa`ya geçtiginden dolayi vezir Timurtas`a havale etti. Baska bir Timurtas (Subasi), Sivrihisar ile Sakarya`nin suladigi bölgeye tayin edildi. yine Subasilardan Kutlu Bey, Hamid bölgesinde Egridir`e tayin edildi. Sultan Murad, Asya topraginda kalacaklarla Avrupa`ya gidecek askerin komutanlarini da önceden tayin etti.

tüm savas hazirliklari tamamlanmisti. ayrıca Sultan Murad, seferden önce Sehzâde Bâyezid`in üç oglunun sünnet dügünü ve kendisi ile iki oglunun 3 Bizans Prensesi ile evlenmelerini kutlamak için Yenisehir`e gitti. Padisah, Yenisehir`de yapilan bu dügünler sirasinda hediyeler göndermek ve Karamanoglu`na karsi yapilan savastan evvela gösterdigi dostluga karsilik vermek için, Yazicioglu`nu elçilikle Misir`a gönderdi.

Dügün henüz bitmisti ki, Ali Pasa, hükümdarin emri ile hainliginden dolayi Sisman`i yola getirmek ve Bulgaristan`da Türklerin elinde bulunmayan son yerlerin fethini ve müttefiklerle birlesmeye mahal birakmadan Bulgar kuvvetlerini ortadan kaldirmak için 30.000 kisilik bir ordu ile yola çikti. Pravadi`ye karsi Beylerbeyi Timurtas Pasa`nin oglu Yahsi Bey komutasinda bes bin kisi ayirdiktan sonra, NadirDerbent bogazindan Sumnu üzerine yürüdü. Balkan`in en dogu bogazinda bir tepenin ortasinda bulunan Pravadi, hücumla alindi. Osmanli Devleti`nin daha sonralari Rusya ile meydana gelen harplerinde ordunun merkezi olacak olan Sumnu, Sisman`in eski kalesi olan Tirnova`nin düstügünü duyunca teslim oldu. Sisman ise Nigbolu`ya kapanmisti. Gücünün, karsi gelmeye yetmeyecegini anlayinca Ali Pasa`dan kendisi ile Padisah arasinda araci olmasini istemisti. Sultan Murad, Silistre`yi kendisine birakmak ve zamani gelen vergi taksidini ödemek sartiyla barisa razi oldu. Bundan sonra Ali Pasa, Kosova`ya dogru bir birlik gönderdi. Bu akinci firkasi çok sayıda esir ile döndü. Ali Pasa, çetehezar (Hezargrad) kalesinin teslimi sarti ile esirleri Sisman`a arka vermeye niyetlendi ise de gerek Sisman`in Söz verdigi halde Nigbolu`yu birakmaktan vazgeçmeyerek onu yeni istihkâmlarla kuvvetlendirmesi, gerekse kendisinin de Hezargrad`i elde etmesi dolayisiyla is sonuçsuz kaldi. Bunun üzerine savas daha hizla tekrardan basladi. Ali Pasa bir hisar ve bir sehri aldiktan sonra tüm kuvveti ile Nigbolu önlerine vardi. Orayi kusatti. Bulgar Krali her taraftan sikistigini ve artik karsi koymanin faydasiz oldugunu anlayinca tüm aile halki ile birlikte sartsiz teslim oldu. Osmanli, Pasasi, krali, çocuklarini ve hazinelerini Sultan Murad`in ordugâh şekilde seçtigi TaYHshi`ya gönderdi. Padisah, Sisman hakkinda âlicenab ve civanmerdâne bir davranisgosrerdLOnun hayatina ilismedigi bunun gibi kendisine niteliğine lâyik tahsisat ta bagladi. ancak onun Bulgaristan`daki topraklarini elinden aldi.

Sirp Krali Lazar, müttefikinin maglub olup düstügünü ögrenince, mevkiinin tehlikeli durumunu anlamakta gecikmedi. Firtinanin sinirlarina dogru yavas yavas yaklastigini görünce zorlu bir karsi koymaya hazirdandi. O, sırf bununla da yetinmedi. Bu firtinaya karsi koymak için taarruza karar verdi. Lazar, generali Dimitriyus`a, Bulgar sinirinda dik bir dagin tepesinde bulunan Sehirköyü almasini emretti. Sehirköy`ün çevresinde bulunan askerler, o süre Osmanli ordusunda bulunduklarindan sehir, Sirplilarin eline geçti. lakin Ali Pasa`metre gönderdigi on bin civarindaki asker sehri arka aldi. Sirp muhafizlarini da esir alip istihkamlarini da yiktilar.

Lazar bu yenilgiye kizdiysa da cesaretini kaybetmedi. sırf bir mevkiin kaybedilmesinden dolayi kendisini maglub saymayarak bir kat daha cesaretlendi. Bosna ve Arnavutluk hükümdarlarini kendisine baglamakta olan eski antlasmayi yenilemek için bir tesebbüste bulundu. Onlarin yardimindan emin şekilde padisahi kesin bir savasa çagirmakta tereddüd göstermedi. Kralin komsulari ile haberlesmesi sirasinda Sultan Murad da ogullari Bâyezid ve Yakub`u yanina getirdi. Bunlar, yanlarina almis bulunduklari Kütahya ve Karesi sancaklari askerlerinden baska Saruhan, Mentese, Aydin ve Hamid illerinin paylarina düsen yardimci kuvvetlerini de almislardi. Bunlara Dobruca Tatarlan komutani Sarac ile Köstendil Prensi Konstantin`in yardimlarina ilaveten o sirada Hac`dan dönen Evrenos Bey de katildi. Bulgaristan isini halletmis olan çandarli Ali Pasa, Yanbolu`da padisah ile bulusarak orduya katildi.

Osmanli ordusu, Yanbolu`da Tatarpazarcigi yolu ile Sofya`ya geldi. Oradan güneybatiya sapilarak Köstendil`e varildi. Bu istikamette oldugu haber alinan Haçli ordusuna dogru gidildi. Ordunun öncü kuvvetleri Hicaz`dan dönmüs olan Evrenos Bey ile Pasa Yigit komutasinda idiler. Sirp despotunun merkezi olan Piristine`nin güneybatisindaki Kosova (Kara Tavuk ovasi) düzlügünde müttefik ordusu ile Osmanli ordusu karsi karsiya geldi. Sirp kaynaklarina göre Osmanli ordusu geçtigi hiç bir yerde zulüm ve tahribat yapmamisti. Ordunun Kosova`ya varisinin ertesi gününde harbe karar verilecekti.

Osmanlilarin, Balkanlardaki durumunu tayin edecek olan bu muharebenin tarihi, kaynaklarda farkli şekilde verilmektedir.

Sirp, Bosna, Macar, Arnavut, Eflak (Romanya), Bogdan (Moldovya), Hirvat, Bohemya ve bir kisim Bulgarlardan meydana gelen bu muazzam Haçli ordusundaki asker mevcudunun, Osmanli kuvvetlerinin bes kati oldugu belirtilmektedir. ayrıca bu ordunun 100.000 civarinda, Osmanlilar`in da 60.000 kadar askerden meydana gelen askerî bir birlige sahip oldugu kabul edilmektedir. Aradaki büyük sayi farkina ragmen Sultan Murad, komutanlari ile müzakerede bulunmakta. Onlarin, nasil bir deva ve önlem almak gerektigini düsünmelerini ve düsündüklerini de hiç çekinmeden açik bir sekilde ortaya koymalarini söyler. Bazi komutanlar, Macar atlarinin henüz deveye alisik olmadiklarini söyleyerek anlari atlara karsi canli bir engel gibi kullanmanin mümkün olabilecegini anlatım ile bu develerin düsman atlarina dehset ve düzensizlik vermeleri için ordunun ön cephesine konulmasi teklifinde bulunurlar. fakat Sadrazam, Gazi Evrenos Bey, Timurtas Pasa ve Sehzade Bâyezid bu teklife karsi çikip söyle dediler:

“Develer, süvarilerin atlarina dehset vermek söyle dursun, agir silahli süvariyi görünce kendileri ürkeceklerdir. Bu halde bizim saflarimizin üstüne atilip kargasalik ve karisiklik dogmasina yol açabilirler.” Ayrica, Osmanli askeri bu gibi din ve devleti ugrunda “feday-i cani, cana minnet bilen” saf ve güvenilir bk askerin itikad zaafina da neden olabilecegini söylediler. Bu bakimdan hiç bir seyden güven içinde ve sırf Allah`a güvenerek meydan muharebesi yapip düsmana saldirmayi öneri ettiler. Bu görüs, tüm askerî erkân tarafindan kabul edildi. Bundan sonra herkes gayet mesrur bir sekilde ve kararli olarak, sabahla beraber baslayacak olan savasa hazirlanmak üzere birliklerinin basina gitti.

Bu arada bir sey padisahin dikkatini çekmisti. Düsman tarafindan esmekte olan rüzgâr, Osmanli askerinin gözüne toz toprak savuruyordu. Padisah, böyle bir durumun savasta sebep olabilecegi felaketi düsünüp üzüldü. tüm gece Allah`a yalvarip O`ndan yardim diledi. Zafer karsiliginda kendisinin din yolunda sehid olmasi için dua etti. Osmanli tarihleri Sultan Murad`in o geceki münacat ve yakarisini su sekilde anlatım ederler:

“Ab-i rûy-i Habib-i Ekrem için

Kerbelâda revan olan dem (kan) için

Veda gecesi aglayan göz için

Askin ugruna sürünen yüz için

Ehl-i derdin lisan hazini için

Cana tesir eden enini için

Eyle ya Rab, lütfunu hem râh

Hifzini eyle bize püst u penah

Ehl-i ıslâm. ol muin u nasir

Dest-i a`dayi bizden eyle kasir

Ya Rab, mücahidini etme telef

Tir-i a`daya (düsman okuna) bizi kilma hedef.

Bakma ya Rab bizim günahimiza

Bak sen can ve gönülden ahimiza

Sakla gözümüzü cengin tozundan

ıslâmetreerini koru saldiridan

Bunca yil süren gayretlerimizi

Gazalarda sanli kil ismimizi

Etme ya Rab kahrinla beni fena

Yüzümü kamu içinde etme kara

Dinin ugruna ben feda olayim

Askerim önünde ben heba olayim.

Din yolunda beni sehid eyle

Ahirette beni said eyle

Mülk-i ıslâmi paymal etme

Menzil-i firka-i dalal etme

Keremin çoktur ehl-i ıslâmetre

Dilerim kim erise itmama.”

Gerçekten, ertesi sabah safakla birlikte yagan yagmur, tozlan bastirdigi bunun gibi agir silahli olan düsman süvarisinin atlarinin, süratli bir sekilde devinim etmelerine de engel olmustu.

O gece, birlesik Haçli ordusu da Osmanlilara karsi nasil bir devinim arasında bulunmasi gerektigini, toplamis oldugu savaş meclisinde görüsmeye baslamisti. Generallerden bir kismi, gece ansizin Türklerin üzerine hücum edilmesini teklif etmisti. lakin kendinden çok aşırı emin bulunan ve her zaman galip geleceklerine inanan Yorgi Kastriyota, gece karanliginin düsmanin firarini kolaylastiracagini, böylece Osmanlilarin büsbütün bulunmaz olmaktan pratik olarak kurtulmus bulunacaklarini ifade ederek bu teklifi reddetti.

Osmanli ordusunun aldigi savas düzenine göre Sultan Murad, ordunun merkezinde bulunuyordu. Ordunun sag kolunda veliahd sehzade Bâyezid, sol kolunda da sehzade Yakub bulunuyorlardi. Evrenos Beyin tavsiyesi üzerine ordunun her iki cenahina ihtiyat olmak üzere 1000`er kisilik okçu birlikleri yerlestirilmisti. Bunlar, muharebenin en kizgin devresine kadar müdahalede bulunmayacaklar, savasin tam kizgin devresinde düsmani oklamaya baslayacaklardi. Rumeli Beylerbeyi Kara Timurtas Pasa Bâyezid`in, Anadolu Beylerbeyi Sanca Pasa da Sehzade Yakub`un maiyetinde idiler. Evrenos Bey`in birlikleri sag cenahta, Anadolu beyliklerinin birlikleri ise sol cenahta yer almisti.

Balkan ve Orta Avrupa milletlerinden çogunun bulundugu birlesik Haçli ordusunun merkezinde Sirp krali Lazar, sag kolunda yegeni ve damadi prens Brankoviç, sol kolda da Bosna krali Tvartko bulunuyorlardi.

Sirplarin top atisiyla baslayan büyük meydan muharebesi, sekiz saat içinde kesin bir sekilde neticelendi. Kendilerinden sayi, techizat ve araziyi tanima bakimindan kat kat üstün olan müttefik Haçli ordusu karsisinda Osmanlilar, büyük bir basari elde ettiler. Bu basarida Bâyezid (Yildirim)`in büyük bir payi bulunuyordu. Baslangiçta bozulmak üzere olan Osmanli`nin sol cenahina kendine has pek hizli bir manevra ile yetisip düsmani çeviren veliahd sehzade, müttefiklerin korkunç yarma hareketlerine ragmen kiskacini açmadi ve bu kiskaçta perisan olan düsmani yok etmeyi basardi. Bas komutan Lazar da dahil olmak üzere düsman ordusu Kosova sahrasinda kaldi. Kaçmak arzulayan küçük ve daginik düsman birlikleri de arkalarindan yetisen Sehzade Yakub tarafindan imha ediliyorlardi.

Böylece Allah, Sultan Murad`in yüzünü kara çikarmamis, onun geceki dua ve niyazlarina icabet ederek onu muzaffer kilmisti. lakin bu muzafferiyetin bir bedeli daha olacakti. sebebi ise Sultan Murad, duasinda sehadeti de istemisti. Hükümdar, harpten sonra harbin yapildigi sahrayi dolastigi sirada ölüler arasinda yarali olarak bulunan Lazar`in damadi Milos Obiliç, müslüman olacagini ve padisaha saklı bir sözü bulundugunu söylemek istedigini bildirince Sultan Murad`in müsaade etmesi üzerine yanma yaklasarak yeninde saklamis oldugu hançer ile onu kalbinden yaralayarak attan düsürmüstü. Bu suikast üzerine katil, Sultan Murad`in maiyyetinde bulunanlar tarafindan yakalanip öldürülmüstü. Bu hadise, tarihlerde farkli sekillerde anlatilmakta ise de neticesi daima ayni oldugundan çok teferruata girmek istemedik. Sultan Murad yaralandiktan sonra bir müddet yasamis, yakinlarinin üzüntü ve kederlerini su sözlerle hafifletip onlara vasiyette bulunmustu:

“ıslâmetrein zaferi için kendimin sehid olmasini Allah`tan ben istedim. Dualarim Allah tarafindan kabul oldu. Binlerce hamd ve sena olsun ki, ıslâm.askerini muzaffer görerek hayata veda ediyorum. Oglum Sultan Bayezid`e uyunuz ki o sizi ogullari benzeri görsün. Milos`un beni yaralamasina üzülmeyin. Sakin reâyayi incitmeyin. Mal ve irzlarina tecavüz ettirmeyin. Eger reâyanin mesru haklarini muhafaza ederseniz Cenab-i adalet da sizi ve devletinizi muhafaza ve payidar eyler, çünkü rizasi ondadir.”

Sultan Murad`in yarali olarak düstügü yere hemen bir çadir kurulup muhafaza altina alinir. Hükümdarin yarasi agirdi. Hayatindan ümid kesilince hemen Veliahd Bâyezid`e haber verilerek oraya çagrilir. Düsman takibinde bulunan Bâyezid, bu fena ve feci haberi alir almaz hemen oraya gelir. Babasini kanlar arasında görünce kendine hâkim olamaz. ama Murad Hüdavendigâr, bu lahza, aglanip feryad edilecek bir lahza degildir. ölüm denilen sey her insanın basina gelecektir. ama baskalari ile mukayese edildigi zaman sehidligin cana minnet bir nimet oldugunu söyleyerek oglunun üzüntüsünü hafifletmeye çalisir. Ogluna askerî ve siyasî bazi tavsiyelerde bulunduktan sonra bu fani hayata gözlerini kapar.

Ordu merkezinde cereyan eden bu hadiseden kollardaki sehzadeler ile diger komutanlarin gelişmeleri olmamisti. yine bu sirada Osmanli kuvvetleri tarafindan sarilmis bulunan Lazar, maiyeti ile birlikte yakalanarak o esnada ölmek üzere olan Sultan Murad`a karsilik öldürülmüslerdi. Kosova muharebesi, Osmanlilarin Rumeli`de kalmak için Sirp Sindigi savasindan sonra kazandiklari ikinci büyük muharebedir.

Biraz önce belirtildigi üzere Sultan Murad`in ölümünü müteakib, devlet adamlarinin da karari üzerine zaten o maksatla babasinin yanina çagrilmis bulunan Sehzade Bâyezid (Yildirim Bâyezid) hükümdar ilân edilmisti. Durumdan haberi olmayan ve düsmani kovalamakta olan Sehzade Yakub çelebi de “fitne katldan daha siddetlidir” hükmüne göre “Baban seni istiyor” denilerek ordu merkezine davet edilmisti. Gelip otagdan içeri girince hemen öldürülmüstü. sebebi ise daha önce, Savci Bey olayi meydana gelmis ve devlet büyük bir siyasî çalkanti içinde kalmisti. Bir daha böyle bir olayin meydana gelmemesi için Sehzade Yakub Osmanli tarihçilerinin ifadesi ile sehid edilmistir. Büyük bir askerî birlige komuta eden Yakub çelebi`nin saltanat davasina kalkisacagi göz önünde bulundurularak böyle bir çareye bas vurulmustur ki bu, tüm devlet erkaninin teklifi ve yeni hükümdar olan Yildirim Bayezid`in tasvibi üzerine olmustu.

Sultan Murad ölünce, çikarilan iç organlari, sehid düstügü yere gömüldü. Daha sonra cenazesi, oglu Yakub Bey`in cenazesi ile birlikte Bursa`ya gönderilerek çekirge`deki türbeye defn edildi. Sultan Murad`in yaralanip öldügü (sehid edildigi) ve iç organlarinin defnedildigi yere “Meshed-i Hüdavendigâr” bayağı verilen bir türbe yapilmis, daha sonra da buna bir cami ek edilmistir. Bu türbe zamanimiza kadar Balkan Müslümanlarinin ziyaret ettikleri bir ziyaretgâh olmustur.

Sultan Murad`in sehadeti, tüm ıslâm.âlemini teessür içinde birakmisti. Bunun bir belirtisi olmak üzere Memlûk Sultani Meliku`z-Zahir Ebû Said Berkuk, onun Bursa`daki türbesine konmak üzere Kur`an-i Kerim cüzleri gönderip vakf etmistir.

Gazi Hünkâr ve Murad Hüdavendigâr diye meshur olan Sultan ı. Murad`in hükümdarligi 27 veya 28 yıl devam etmis olup hicrî 791 (M. 1389) yilinda vefat ettigi süre genel şekilde kabul edilen görüse göre 63 ya da 64 yaslarinda bulunuyordu. Bu arada onun vefati esnasinda yasinin 66 oldugunu söyleyen tarihçilerin bulundugunu da belirtmek gerekir.

muhtelif rivayetlerden anlasildigina göre Murad Hüdavendigâr`in, Bâyezid (dogm. 761=1360), Yakub (dogm. 769=1367), Savci (dogm. 773=1371) adinda 3 oglu olmustu. Bazi kaynaklara göre Savci`nin en büyük ogul oldugu kayd ediliyor ise de bu, gerçege pek uygun degildir. Bundan baska ıbrahim adinda baska bir oglundan bahs edilmekte ise de kaynaklarda bununla ilgili bir bilgi bulunmadigindan bunun küçük yasta vefat etmis oldugu düsünülebilir.

Otuz yila yakin (27 yil üç ay) bir zaman, dünya sahnesinin nadir rastladigi bir ustalik ve maharetle devletinin mukadderatini sevk ve yönetim eden Murad Hüdavendigâr, pek çok hayir yeri meydana getirmekle de söhret bulmus bir kimsedir. Günümüze kadar gelen vakfiyesi, onun neler yaptigini, hayrat hakkinda neler düsündügünü göstermektedir. Onun su tesisleri bu konu için bize bir düşünce vermektedir: Bursa`da çekirge`deki cami, medrese, imâret, misafirhane. Bursa hisarinda sarayinin yaninda Hisar Camii, Bilecik ve Yenisehir`de birer cami, yine Yenisehir`de gazi erenlerden Postin pûs Baba için yaptirdigi zâviye. çekirge`de bulunan vakfa, vezir Hayreddin Pasa`yi hem mütevelli hem de nâzir şekilde tayin etmistir. Keza o, annesi adina ıznik`te de 790 Cemayizelevvel ayi baslari (Mayis 1388) tarihli bir imâret yaptirmistir. O, ahiret azigi şekilde insa ettigi imâret ve diger tesislerine pek çok fazla arazi vakf etmistir. ıslâmetre� gelenege göre tesis edilen vakfiye bize vakiflarinin idaresi hakkinda, kimlerin bu vakiflardan nasil ve ne sekilde istifade edecegini, vakfi bozmaya, haksiz sekilde ondan yararlanmaya kalkanlara nasil muamele edilecegini de açiklamis bulunmaktadir. Bilgi edinilmesi bakimindan onun 787 Cemaziyelahir ortalan (Temmuz 1385) tarihini tasiyan vakfiyesinden bazi pasajlari buraya almayi faydali buluyoruz.

“Vakf, hibe ve rehin olunmaz, kimse mt.�lik olamaz. Telef ve helâk olmamakta. Kimse halef olup vâris olamaz. Kiyamete kadar devam eder. Sebeplerden bir sebeple kimse elini uzatamaz, asli üzere kalir. Sartlari üzere devam eder. Günlerin geçmesiyle vakif ve vakfiye bozulmaz. Allah ve Resûlüne ve ahiret gününe iman edenlerden, Allah`in ve yarattiklarindan melik, kadi, vezir, muhtesibden ve insanlarin tamamindan hiç bir kimse bu vakfi bozamaz. Bir kimse onu tahvil ve tebdil ederse günah irtikhab etmis olur. Allah`in kitabina ve Resûlünün sünnetine muhalefet eden ve din kardesinin vakfinin fesadina sa`y eden (çalisan) Allah`in gazabina ugrar. Onlarin üzerine Allah`in, meleklerin ve tüm insanlarin laneti olsun.” Görüldügü gibi bu ifadeler vakfin muhafazasi gayesine yönelik bulunmaktadirlar. Bundan baska bir de vakiftaki hizmet ve onlardan yararlanma ile ilgili bilgiler bulunmaktadir ki buna göre hiç kimse imârete inmekten men olunamaz. Hizmetçiler, gelenlere güzel bir sekilde hizmet etmek zorundadirlar. Hele fakirlere bu hizmeti çok aşırı daha iyi yapmalilar. nedeni ise onlar, kalbi kirik kimselerdir. Bu konuda da vakfiyenin kendi ifadesi ile söyle demektedir:

“ımârete, büyüklerden, âlimlerden, seyh ve sâdattan biri inerse hizmetçi bunlara hizmet eder. Bunlarin sanina göre onlara hizmet eder. Hayvanlarina da hizmet eder. Bu hizmet sadece büyüklere mahsus olmamaktadır. ımârete inenlerin tamamina böyle muamele yapilir. Hatta yoksul ve miskinlere bu yolda hizmet daha evladir. sebebiyse onlar, kalbi kirik olanlardandir. ımâretteki kalislar 3 günü geçerse bu, mütevellinin reyine baglidir.”

Sükrullah, gazi ve sehid sultanin yaptirdigi hayirlardan bahs ederken sunlari söyler:

“Bursa`da ahiret için bir yapi yaptilar. Hem misafir evi, hem cami, hem medresedir. Kimsesizler, yoksullar için paçalardan, tatlilardan, eksilerden daha güzeli olmayan yemeklerin hepsinden verilmesini, konuklarin hayvanlarinin da yemlendirilmesini buyurdu. Hatiplere, hafizlara, müderrislere muridlere ve ögrencilere vazife karsiligi akça bagladi. O evin karsisinda bir kubbe yapilmasini buyurdu. Her gün ayrica otuz hafiz o kubbede güzel sesle Kur`an okuyup hatm etmektedirler. kutsal vücudu o kubbede dinlenmektedir.” Gerek bu, gerekse daha evvela verilen bilgiler, Sultan Murad`in nasil hayir yaptigini, kurdugu vakiflar vasitasiyla onlarin devamini sagladigi ve insanlara hizmeti bir ahiret azigi şekilde kabul ettigini göstermektedir.

Sultan Murad, tahta çikinca babasinin sikkelerinde oldugu bu gibi Selçuk paralarini taklid etmek suretiyle sikke kestirmistir. Baslangiçta “kûfi”ye yakin, daha sonra da “nesih” yazisi ile kestirdigi sikkeleri görülür. Kûfi hatli olan sikkelerinin bir tarafinda sözcük-i sehâdet, etrafinda ilk dört halifenin isimleri ve diger yüzünde de “Murad b. Orhan halladallahu mülkehû” ibareleri bulunmaktadir. Sonradan kesilen akçalarin bazilarinda sözcük-i sehadet ile kendisinin ve babasinin isimleri, bazilarinda da akçanin her iki tarafinda Murad b. Orhan yazisi görülür. Sultan Murad`in 790 (1388) tarihli bakir sikkesinde kesildigi tarih ve ay bulunmaktadir.

Daha önce de kisaca temas edildigi benzeri Osmanli Devleti`nin kurulus hamurunda mayasi bulunan teskilâtlardan birisi de “ahilik”ti. Bu bakimdan ilk Osmanli padisahlari, bu teskilâtin birer mensubu ve hatta reisleri durumunda idiler. Bazi vesikalar, Murad Hüdavendigâr`in bu teskilatin reislerinden biri oldugunu göstermektedir. Nitekim bu hususta onun Receb 767 (Mart 1366) tarihli şekilde Malkara`da Ahi Musa için yaptirmis oldugu zaviye vakfiyesindeki “ahilerden kusandigim kusagi Ahi Musa`ya kendi elimle kusadup Malkara`ya ahi diktim” ifadesi, onun ahi reislerinden bir tanesi oldugunu göstermektedir.

Vakfiyesinde de görüldügü gibi Sultan Murad, alim, öğrenci, acayip ve fukara olan kimselere karsi son derece sefkatle muamele eden bir hükümdardir. Hz. Peygamber`in soyundan gelen seyyid ve seriflere karsi ise özel bir merakı bulunmakta, onlara saygiyi Hz. Peygamber`e yapilmis saygi şekilde kabul etmektedir. Bu sebepledir ki o, ülkesinde bulunan seyyid ve serifleri her türiü vergiden muaf sayan fermanlar isdar etmistir. Nitekim, 787 (1385) tarihli bir ferman, onun Seyyid Büzürg Ali`nin evladlarini vergiden muaf saydigini su ifadelerle ortaya koymaktadir:

“… Seyyid Büzürg Ali`nin ogullan yaslan ile kapima gelip ettiler. Bizim atamiz sizin duaciniz idi. Biz fukara kullariniz dahi size duacilariz. Biz kullarina bir hüküm sadaka eyle ki sizden sonra gelen bizi ve evladimizi ve kullarinizi ve karaveslerimizi (câriye) incitmeyeler. Hem simdiye degin atamiz bir dâne ösür vermedi. Ve koyun hakkin vermedi. Biz kullarina bir ihsan eyle bizden ve evladimizdan ösürlerin ve koyunlari haklarin kimesne taleb etmeyeler deyicek emr olundu ki, bu sâdâtlarin evladlari, kullari ve karavesleri ve bir damla kanlan deme can ola. Onlar, benim her defterimden ihrac olalar. Her kim bu hükmü görüp Seyyid Büzürg adini yazanlara teaddi ederse lânet ba`lânet ola. Rumeli kadilari ve sancak beyleri ve subasilari ve sipahiler her kanginizin yerinde eker biçerse bir dâne ösürlerin almayasiniz. Ben bagisladim canim için olsun. Benim devletime duaya mesgul olalar. Her kande hatirlari dilerse yürüyeler…”

SULTAN MURAD`ıN SAHSıYETı

Tarihler, Osmanli padisahlari içinde, Murad ismini tasiyanlarin ilki olan Sultan Murad`i, orta boylu, yuvarlak yüzlü, sahin bakisli, koç burunlu, seyrek disli, uzun boyunlu, iri parmakli, sen ve yakisikli bir padisah şekilde tasvir ederler.

bile bir asker ve devlet adami olan Sultan Murad, bütün hareketlerinde göze çarpan bir plân çerçevesinde devinim etmis, son anina kadar kabiliyet ve dehasindan bir sey kayb etmemistir. Azim ve yönetim kudreti, iyilik severligi, tebeasina karsi merhametli olusu ve ordusunda inzibatli, verdigi emrin yapilmasini arzulayan ve bunlari takib eden bir hükümdardi. tüm tarihler onun bu özelliklerinde birlesirler. Nesrî bu konu ile ilgili sunlari söyler:

“Bu Gazi Murad Han bile, atasi bu gibi sahib-i hayr idi. Adil ve kâmil, din perver, adalet yayici, âli himmet, kesiru`l-çıkar (çıkar saglamasi aşırı), fakir dost, acayip oksayici, düskünlere yardimci, oy ve önlem sahibi, pehlivan, gözü pek ve yigit idi. bütün ömrünü gazaya sarf etmistir. Bunun ettigi gazayi Osman`in neslinden hiçbir padisah etmedi. Himmet ve cömertlik sahibi idi ki kapisina gelen hiç kimse mahrum gitmezdi.”

Sultan Murad`in sahsiyetinin azametinde ve Türk tarihi bakimindan oynadigi rolün ehemmiyetinde, Osmanli tarihçileri oldugu bu gibi yabanci tarihçiler de mütefiktirler. Nitekim, Osmanlilari sevmemekle beraber Sultan Murad`in vasiflarini ortaya koymaktan da kendini alamayan Gibbons, onun hakkinda su degerlendirmeyi yapar:

“Otuz yıl kadar bir müddet Murad, zamaninin hiç bir devlet adami tarafindan üstüne çikilamayan bir kiyâset ile Osmanlilarin mukadderatini sevk ve yönetim etmistir. Fâtih ve Kanunî hakkinda çok sey bildigimiz için Murad, Osmanli sultanlari arasında kendine layik olan yere geçememistir. Onun hayati esnasinda meydana gelen inkilablar, bütün tarihin en hayret verici olaylarindan biridir. Onun fetihleri 1878`deki Berlin antlasmasina kadar bes asir devam etmistir. Kendisinin harb hususundaki cevvaliyet ve gayreti, babasininki bu gibi idi. lakin babasinin tahayyül ettiginden daha genis bir icraat sahasina yayilmis oldugu için daha müskül vaziyetlere maruz kaldigi durumda gevsemedi. Emrindeki komutan-valilerin hiç biri ile arasinda bir anlasmazlik olmadi. Rumlara karsi muamelesi, onlarin seciyesini tayinde mükemmel bir feraseti oldugunu gösteriyor. Bizans Kilisesi erbabi nazarinda, bir kâfir ve ısa`nin düsmani idiyse de, onlara Papalardan daha iyi muamele etmekle teveccüh ve muhabbetlerini kazanmistir. Hem irkî, hem de dinî mahiyette olan temsil mes`elesinde kazandigi tam muvaffakiyetin en parlak delilini görmek için Ortodoks Patriginin 1385`te Papa Vı. Urben`e yazdigi mektuptan daha iyi bir vesika olamaz. Bunda Patrik, Sultan Murad`in kiliseye hareketlerinde tam bir serbestî verdigini söyler.” dedikten sonra “Osman, etrafina bir irk toplamistir. Orhan bir devlet kurmustur. ımparatorlugu kuran ise Murad olmustur.” der.

Bizansli tarihçi Chalcondyle ise onun hakkinda sunlari söyler:

“Murad, hayatinda pek çok aşırı tehlikeler atlatmis ve pek çok hayir isleri görmüstür. Rumeli ve Anadolu`da 37`den fazla büyük ve mesakkatli harbi idare ederek hepsinden galip ve muzaffer şekilde ayrilmistir. Düsmana muharebe meydanini biraktigi ve arka çevirdigi asla görülmemistir. ısleri güzel bir sekilde tanzim ile, münasib vakti geldiginde kendilerini koruyup yerine getirmekte mahirdi. Muharebede aşırı cesurdu. Sasirip telas göstermezdi. Askerini istirahat ettirdigi zaman kendisi av ile zaman geçirir, dinlenmek nedir bilmezdi. Gençliginde oldugu benzeri ihtiyarliginda da çaliskan, enerjik ve sertti. Her seyden önce iyice düsünür, maksat ve meramina ermek için hiç bir seyi ihmal etmez ve unutmazdi. Kendisine boyun egip itaat eden bütün milletlere ve sarayindaki efrada yumusaklikla muamele ederdi. yeri geldigi ve gerektigi zaman mükâfatlandirmaktan geri kalmazdi. Herkesi adi ile çagirmak adeti idi. Harbe girilecegi süre askerini münasib nutuklarla cesaretlendirir, yapilan en küçük hataya tekrar etmemesi için göz yummadan müsebbibini cezalandirirdi. Verdigi sözü tutan hükümdarlardandi. Aleyhinde dolaplar döndürmek arzu edenler elinden kurtulamazlardi.”

Hammer, Sultan Murad`in dahiyâne denilebilecek faaliyetlerini belirttikten sonra “adaleti ve gerektiginde siddeti cihetiyle halki, kendisini hem sever hem de korkardi. Ser`î kanunlari özen ile muhafaza eylediginden, kurmakta oldugu devlete, o kanunlari te`kid ve te`yid edecek gayretlerin hiç birinde kusur etmezdi.” der.

Www.Muhabbett.Org


Bir önceki yazımda « makalem var.

Benzer Yazılar

ıV. MURÂD HAN ve Dönemi Osmanlı pâdişâhlarının on ...

DURAKLAMA DöNEMı VE SON BASARıLAR ııı. Mehmet zamaninda Avusturya`ya ...

Osmanlilarda Atesli Silahlar Sanayii Osmanlilar XıV. asirda Avrupa`da ...

Yorumlar



Bir Yorum Yazmak İstermisiniz ?

Bedava Sohbet - Yetişkin Sohbet