YAVUZ SULTAN SELIM

yorum yok
654 okuma
23 Aralık, 2017

YAVUZ SULTAN SELıM

Kaynaklarin, ortaboylu, toparlak ve kirmiziya çalan beyaz yüzlü, çatik kasli, beyaz disli, omuzlari ile gögüs arasi açik, sakalsiz, pala biyikli, katı bakisli, gözüpek, gayretli, çok aşırı mahir bir avci, harp sanatinda emsalsiz bir komutan olarak bildirdikleri Yavuz Sultan Selim, âlim ve edipleri seven, Sark dillerinden Arapça ve bilhassa Farsça`ya tam manasi ile vâkif bir hükümdar idi. Kendi el yazisi ile olan Farsça manzumeleri, Topkapi Sarayi Müzesi Arsivi`nde bulunmaktadirlar. Yavuz Sultan Selim, hem Farsça hem de Türkçe siir söyleyebiliyordu. Farsça olan Divân`i l306 yilinda ıstanbul`da basilmis olup, l904 tarihinde de Alman ımparatoru Wilhelm ıı.`nin emri ile Paul Horn tarafindan Berlin`de tekrardan nesredilmistir. Trabzon`daki valiliginden itibaren meclisinde sairleri bulundurmayi aliskanlik biçimine getirmisti. Câfer çelebi, Ahi ve Revânî, onun meclisinin müdavimleri idiler. Siyer ve Tarih ilminde epey mütalaasi oldugundan bu konu ile ilgili mahir bir sahsiyet olarak kendisinden söz edilmektedir. Bos zamanlarini âlim ve ediplerin meclislerinde geçirmekten hoslanirdi. ılmi sever ve ülemaya hürmet ederdi. Tarih, felsefe ve tasavvuf sahalarinda genis bir bilgisi vardi. özellike edebî bir lisanla ve pek muglak olan “Tarih-i Vassaf”i çokça mütalaa ederdi ki bu, onun ilimdeki yüksek vukufunu göstermektedir. Hazarda olsun seferde olsun, vakit buldukça ilmî mütalaalar ile mesgul olurdu. Nitekim, Misir`dan ıstanbul`a gelinceye kadar ıbn Tagriberdî`nin “en-Nücûmetre`z-Zâhire” adli eserini ıbn Kemâl`e tercüme ettirerek menzillerde parça parça kendisine takdim edilen tercümeleri okurdu. yine o, Misir`daki ikameti esnasinda, Hind ve çin haritalarini yaptirmisti. O, sair, mutasavvif ve filozof bir hükümdardi.Uzunçarsili`nin degerlendirmesiyle o, Osmanli hükümdarlari arasinda bilim sebebi ile en yüksegi idi. Sam`in Sâlihiyye semtinde câmi ve imâret insa ettiren Yavuz Sultan Selim, oradaki Muhyiddin Arabî`nin türbesini de bulup yaptirdi. Böylece o, ( ) Sam`daki bu tesisler ile Konya`da Mevlevî Tekkesi`ne getirdigi sudan baska bir hayir yapamamisti. Zira benzer hayir isleri için çok süre bulamamisti. Hatta ıstanbul`daki kendi câmiinin bile temellerini attirmis ama ikmâline imkân bulamamisti. Osmanli Devleti`nin 9. hükümdari olan Yavuz Sultan Selim, Müslüman – Türk âleminin ilk halifesi olarak dünyada ilk defa “Hâdimu`l-Haremeyn es-Serifeyn” ünvanini almisti. Babasi ıı. Bâyezid, annesi Dulkadiroglu Alaüddevle`nin kizi Ayse Hatun`dur. Babasinin sancak beyi şekilde bulundugu Amasya`da dünyaya gelen sehzâdenin dogum tarihsel hakkinda verilen kayitlar, hicrî 87l, 872 ve 875 (m. l466, l467 ve l470) yillari seklinde epey farkliliklar göstermektedir.

Kaynaklar, ıkinci Bâyezid`in, yaşamda kalan ogullarinin en küçügü olan Yavuz Sultan Selim`in, sahsiyeti ve yönetimdeki enerjisi hakkinda yeterli bilgi verirler. Kendi ifadesine göre, Trabzon Sancak beyligine 887 (l482) veya 892 (1487) yilinda tayin edilmisti. öyle anlasiiyor ki o, diger sehzâdelere göre daha cevval ve enerjikti. ıleri görüslü bir sehzâde olan Selim, sert bir yaratilisa sahipti. Yapacagi islerde karar vermeden öncelikle aşırı düsünür, etrafindakilerle konusur ve bundan sonra kat`i bir karara varirdi. ıstisare ve arastirmadan sonra varilan karardan dönmezdi. Bu konu hakkında önüne çikacak bütün engelleri ortadan kaldirmak gayesiyle elinden geleni yapardi. Kararlarini uygulayabilmek için planli bir sekilde çalisirdi. Adam seçmesini iyi bilirdi. bütün bunlar, onun, pâdisah olmasinda ve basarili isler yapmasinda birinci derecede rol oynadi. Babasinin yerine geçip Osmanli tahtina oturmayi kafasina koydugu süre, maksimum güvendigi adamlarini ıstanbul yahut sehzâdeler yanina gönderdi. Onlardan aldigi raporlar yardımı ile gerekli tedbirleri alarak, varmak istegi amaca emin adimlarla ulasmaya çalisti.Zira adamlari nasil hareket etmesi gerektigi hakkinda da kendisine yol gösteriyorlardi. Onun, tahta geçmeden önce kullandigi casuslar, ıstanbul, Edirne ve Amasya`da esen havayi koklamakla kalmadilar, ayni sürede Selim hakkinda genis propaganda yapma imkânini da buldular. ıstihbarati saglam olan bu adamlari sayesinde dünya siyasetine de vâkif bulunuyordu. Bundan dolayi cülûsundan evvela taninmayacak bir sekilde ıran ve Arabistan`i gezdigine dair söylentiler çikmisti. Devlet hazinesini devamli surette dolu tutmak ister, debdebe ve ihtisamdan hoslanmazdi. Sadeligi severdi. Milletleri yönetim etme hususunda büyük bir yetenek göstermisti. ülkesinin her tarafinda yalniz adaletin hakim olmasini isterdi.

Gerek Selimnâmelerde, gerekse diger kaynaklarda onun nasil bir hükümdar olduguna, tebeasi (halki) için nasil çalistigina, devletinin daha iyi bir sekilde idare edilip bütün Müslümanlari nasil bir birlik altinda toplayacagina ve bizzat kendi özelliklerine dair epey bilgi bulunmaktadir. Kesfî`nin Selimnâmesi`nde ifade edildigi üzere tahta geçtigi gün, babasi ıı. Bâyezid, kendisine bazi tavsiyelerde bulunarak söyle demisti:

“Ey nur-i didem (ey gözümün nuru) ve ey surûr-i sinem, bugün ki emr-i Rabbânî ve takdir-i Yezdânî birle metre�lik-i mülk-i diyar ve serîr-i saltanata sehr yar oldin, gerekdir ki âd u sanimiz ve nâm.u nisanimiz gözleyip ve âbâ-i kiramimiz ve ecdad-i izamimiz izini izleyüb sâhân-i kadim muktezasinca ve padisahân-i azim müddeasinca def`-i mezâlim-i esrâr (kötülerin zulmünü ortadan kaldirip yok etmek) ve ref`-i mekâdir-i ahyar kilub nâm.i nikle (iyi bir isimle) âleme tolasin…” Kesfî`nin, devam eden ifadesinde, Yauz Sultan Selim`in, babasinin tüm isteklerini yerine getirdigini, iyi ve bilgili insanlarla nasil istisarede bulundugunu, dogruluktan ve devlet ile halkin çıkarlarını kollamaktan ayrilmadigini ögreniyoruz. Hammer, Cenabî`nin, kismen sadelestirdigimiz asagidaki ifadeleri ile ondan su sekilde bahseder:

Selim, uzun boylu idi. Giyimine dikkat etmeyi severdi. ınce zevki ve zerafetiyle temayüz etmisti. Kaftani kiymetli islemelerle süslü idi. Kendisinden önceki hükümdarlar silindirik şekilde ve asagi kisminda tülbent sarili bir kavuk giymislerdi. Sultan Selim ise bunun yerine yuvarlak ve yukarisi tamamiyle sal ile örtülmüs bir kavuk kabul etti ki, buna “Selimî” denilmektedir. Kendisinden öncekiler sakal biraktiklari halde o, sakalini tiras ettirerek biyiklarini birakti. Yuvarlak yüzlü olan Yavuz Sultan Selim`in gözleri büyük ve parlak idi. Siyah ve sik kaslari ile büyük biyiklari da onun bütün güçlü ve heybetli özelliklerini belirten sahsiyetini karekterize ediyordu. Fikrinde cür`et ve ziyadesiyle selamet vardi. Siiri sever ve muvaffakiyetle söylerdi. öfkeli, katı, baskiya egilimli şekilde kendisini bütünü ile halkin islerine hasretmisti. Yeryüzünde düzeni koruma azminde idi. Bu sebepten savasi ihtirasli denecek sekilde severdi. Onun bu karekteri, yeniçerilerin kendisini sevmesine sebep olmustu. gibi görülmeyecek kadar olaganüstü bir dinamizme sahipti. Ne yeme – içmeye, ne de harem zevklerine düskündü. Günlerini avlanmak ya da silah kullanmakla geçirmeyi arzu ederdi. Zamaninin aşırı azini uykusuna ayirdigindan gecelerinin büyük bir kismini tarih veya Farsça siirler okumakla geçirirdi. Olaganüstü bir zekâya sahip büyük bir padisahti. çogu zaman halk arasinda gezer ve taninmamak için her defasinda elbisesini degistirirdi. oldukça çok mahremleri vardi ki, her tarafa girip çikar ve olup biten seylerden kendisine haber getirirlerdi. Selim, ıran, Türk ve Arap siirinde temayüz etmisti. Misir seferi esnasinda Ravza Adasi`nda bulundugu sirada, emri üzerine insa edilmis bir Arap köskünün duvarina kendisine ait olan iki beyit yazdirmistir.” Hammer`in, Yavuz Selim`le ilgili şekilde gerek Cenabî, gerek baska kaynaklardan yaptigi pek çok aşırı alinti bulunmaktadir. Bununla berber biz bunlarin üzerinde çok durmaksizin, nerdeyse tüm kaynaklarin verdigi bilgilerle onu söyle tanitmak istiyoruz:

“O, Pâdisahlik hasletlerini tamamiyle sahsinda toplayan, sert ve sasmaz bir disipline, tuttugunu koparir bir azim ve iradeye, son derece cevval bir dinamizme sahip oldugu için Osmanlilarca “Yavuz” adi ile anilan bir sultandi. Babasinin feragati üzerine cihanin en büyük askerî ve siyasî kudretine sahip olan Osmanli hakanlik tahtina çikti.

Yavuz Sultan Selim de l5l0 senesinde Korkud bu gibi pâdisah olmayi kafasina koymustu. ayrıca belirtilen senede Sehzâde Ahmed`in padisah olacagi sayiasi yayilmisti. Bu hal karsisinda sehzâdeler sancak degistirmek ve ıstanbul`a daha yakin olmak için babalarina basvuruyorlardi. Nitekim bu sebeple Yavuz da babasina bir name göndererek Trabzon`dan sikâyet ediyordu.O, mektubunda söyle diyordu:

” Bu vilayette galle cinsinden nesne bitmeyüb killeti ve zarureti aleddevam oldugu nedenden dolayı sancak beyi olanlar, acz ve furûmande kalurlar imis. Tereke tasradan gelür imis. Bende-i fakir geleliden beru hemçünan galle gemi ile ve bazi Türkman canibinden gelür. Bu yerin bid`ati ziyade olmagin evvelki zamandan simdi az gelür olmustur. Bizim hod bir gemi yapmaga takatimiz bulunmamakta. Kendu maslahatimiza göre amma tereke bulundugu takdirde bile bu miktar dirlikle ne verecek ve ne alacak bulunmaktadır. Elhasil bu mertebede zaruret çekilir ki, vasf olmak hadd-i imkândan hariçtir. Hâsâ, Hüdâvendigâr`in eyyam-i devletinde ki, bende-i hakir a`da agzinda bir vechle killet ve zaruret arasında kalub a`da halimize muttali ola. ıç illerde refahiyette olan sehzâde bendelerünüz bunca âli himmetle yaylaklarinda ve âb-i revanda ve mürg ü zarlu sahralarda her nev`iyle huzurda ve refahiyette iken mezid-i acıma rica ederler. ümmizdir, yevmen fe yevmen ziyade rif`atte ve refahiyette olalar. halbuki bende-i zaif dokuz tümen Gürcistan agzinda ve Sark vilayetinin serhaddinde bir girdab içinde kalub sey`-i kalil dirlikle zindegâni oluna ki, dosta ve düsmana cevab verub, Hüdâvendigâr sag olsun. Eger bende-i fakirden kat`i nazar olunmadiysa sefkat-i sultanî ve inayet-i hakanî dirig olunmayub himmet oluna ki, bu yerde zindegâniye takat kalmadi…” Yavuz`un, bu ve bunun gibi mektuplarla babasina bildirdigi arzuları, Sehzâde Ahmed`in baskisi yüzünden yerine getirilemiyordu.

YAVUZ`UN SöHRETıNıN artması

Daha evvela de ilişki edildigi gibi, Sehzâde Ahmed, babasi ıı. Bâyezid`in yerine tahta namzet bunun gibi görünüyordu. bununla beraber o, Amasya`da hükümdarlara yakismayacak bir takim eglencelere katilip eglenirken Yavuz Sultan Selim, ıran`in da etkisiyle gerek doguda gerekse Anadolu`nun baska bölgelerinde bir felâket halini almis olan Kizilbas tehlikesini önlemeye çalisiyordu. Yavuz, gittikçe artan Kizilbas propagandasinin korkunç ve tehlikeli bir hal aldigini gören ilk sehzâde oldu. Tehlikeli bu durumu defalarca babasi ile sadrazama yazdi. ayrıca onlardan önemli ve netice verici bir tepkinin gelmedigini gördü. Bu sebeple doguda ortaya çikan ve devletin siyasî varligina kast eden bu yanginin söndürülmesi için, Anadolu`nun degisik bölgelerinden gelen yigitler ile Erzincan ve ıran üzerine akinlarda bulundu. Bu hareketiyle o, Siîlige karsi Sünnîligin tabiî lideri niteliğine geldi. Onun bu seferlerini haber saha yigitler Trabzon`a kostular. Bunlar, içten gelen bir arzu ve sevk ile dögüsmeye basladilar. Zira bunlarin anlayisina göre bu bir cihâd idi. Bu akinlardan sonra memleketlerine dönüp vardiklarinda, etraflrinda toplananlara Yavuz`un kahramanlik ve yigitliklerini anlatmaya basladilar. ınsanlarin toplu şekilde bulunduklari yerlerde “ozanlar türkü çikarup ” Yürü Sultan Selim devrân senindür” kelimatini zikreder oldular…

Sehzâde Korkud ile Ahmed, iç alanlarda yasarken Yavuz sinirda çarpisiyor, ilerisi için lâzim olacak bilgi ve tecrübeleri elde etmeye çalisiyordu. Bu durum, hem kamu hem de Kapikulu askerlerinde Yavuz`un, dedelerinin yolunda yüreyebilecek yegâne padisah namzedi oldugu kanaatini uyandirmisti.

Bilindigi bu gibi, Müslüman bir topluma istinad eden bünyesi ile Osmanli Devleti, ıslâm.Hukukunu, devletin bütün organlarinda uygulamaya çaba ediyordu. Bu arada “ilây-i kelimetullah” anlayisinin bir sonucu olan “cihâd ve gazâ” fikri de devlet ile halk için yerine getirilip yapilmasi geren bir farz olarak telakki ediliyordu. Gerçekten devletin siyasî, idarî ve askerî organlari da buna göre düzenlendikleri bu gibi elemanlari da buna göre yetistirilmislerdi.

Muhtemelen, sartlarin zorlamasi sonucu olarak ıı. Bâyezid devrinin sonlarinda Kapikulu, Akinci ve Timarli askerler, bir nevi istirahata çekilmislerdi. Onlar, eski sefer ve zaferlerin hikâyelerini anlatmakla ömürlerini geçirir olmuslardi. Nigbolu`lar, Varna`lar ve Kosova`lar âdeta dillerde dolasan birer masal olmuslardi. Damarlarinin her atisinda kahramanlik ve yigitlik darbeleri bulunan er ve beyler, eski günlerin hasretini çekiyor, tarihe yeni destanlar yazdiracak büyük bir liderin gelmesini sabirsizlikla bekliyorlardi. ıste bu önder, Trabzon`dan seferleri ve haykirislariyla zaferlere susamis olan tüm bir tebeaya nurlu ve parlak günlerin isaretini vermeye baslamisti.

24 yahut 25 Nisan l5l2 (7 yahut 8 Safer 9l8)`de padisah oldugu süre 46 yasinda olan Yavuz Sultan Selim, devlete karsi zararli bir faaliyette bulunmadiklari takdirde kardeslerine dokunmayacagina dair babasina söz vermisti.

Padisahligi resmen devr aldiktan sonra, babasi ile ayni sehirde kalmalari mahzurlu görüldügü için ıı. Bâyezid, Dimetoka`ya gitmek üzere yola çikmisti. Yavuz da onu dikkat çekici bir yere kadar ugurlayip dönerken, yeniçerilerin tüfek ve kiliçlarini çattiklarini, yeni padisahi da bunlarin altindan geçirmek istedikleri haberi verilmekte. Bu sekildeki bir hareketten yeniçeriler, padisahin kendilerine “râm” olacagini ve belki de bol bahsis verecegini umuyorlardi. lakin umduklarini bulamadilar. sebebi ise, onlarin kiliçlari altindan geçmeyi bir yenilgi alâmeti sayan Pâdisah, Yedikule`de babasina ait oldugunu söyledigi kıymetli şeyleri almak bahanesiyle yol degistirdi. Böylece yeniçerilere görünmeden saraya geldi. ancak onun bu sekilde devinim etmis olmasi, yeniçerilerin saraya gelerek “Caize” istemelerine engel olamadi. Bunun üzerine hükümdar, sayilari takriben 35.000 civarinda olan kapikullarinin mensuplarindan her birine ikiser bin akça cülûs bahsisi ve ayrica süvarilere 5`er, yayalara (piyade) da 3`er akça cihet-i aslîlerine (maaslarina) terakki vermek (zam yapmak) suretiyle ise baslamis oldu.

Yavuz Sultan Selim tahta çiktiktan sonra bilim adamlari, devlet erkâni ve memleketin ileri gelenleri, gelip kendisini kutlama ederek bey`at ederler. O da babasinin dönemindeki görevlileri yerinde birakarak gerekenleri yaptiktan sonra ellerini kaldirip söyle dua eder: ” Ya Rabbi, senin kudretin, beni saltanata getirdi. Bana devlet ve saltanat islerini kolaylastir. Ona riayet etmeyi bana nasib eyle.”

SEHZÂDELER MESELESı

Yavuz Sultan Selim, idareyi ele geçirdigi zaman, düsmanlari sindirilmis ve hududlari saglama baglanmis bir Rumeli`ye karsilik, devletin gelecegine göz dikmis Sark (Dogu) düsmanlariyla sima yüze gelmisti. ama iç emniyet saglanmadan disari ile ugrasmak olası degildi. Her saltanat degisikliginde oldugu bu gibi, yine taht rakibi birkaç sehzâde çikabilirdi. Bunlar, tahti ele geçirmek için komsu bazi devletlerle anlasmalar da yapabilirlerdi. Böyle hallerde üzerinde ittifak edilen konu, genel olarak kendileri ile anlasilan devletlere bazi bölgelerin terk edilmesi seklinde oluyordu. Bu nedenden dolayı, bazi sehzâdelerin basinin gitmesi gerekiyordu. Ne deva ki, onlar gitmeyecek olsa, ülke gidecek veya memlekette kan gövdeyi götürecekti. Memleketi ve bütün bir tebeayi (vatandasi) böyle bir duruma sokmamak için Osmanli hükümdarlari gözlerinden yaslar aka aka kardeslerini ortadan kaldirmayi adeta bir vazife biliyorlardi. Zira bu, memleketin selâmeti için gerekliydi. ayrıca, daha öncelikle de belirtildigi gibi Yavuz Sultan Selim, zararli bir faaliyete girismedikleri takdirde kardeslerine bir fenalik yapmayacagina dair babasina söz vermisti. Bu söze ragmen o, agabeyleri olan Sehzâde Ahmed ile Sehzâde Korkut`un durumlari ile yakindan ilgileniyordu. Zira elde ettigi devlet idaresinin ve tahtinin temellerinin saglamlasmasi bir bakima bu ilgiye bagliydi. ters takdirde tahti ile birlikte devlet de elden çikabilirdi. Devletin elden gitmesi bir tarafa, zarar görmesi bile bütün bir Müslüman toplumun yoktur olmasi veya baska din mensuplarinin idaresine girmesi demekti. Nitekim kisa bir süre arasında cereyan eden hadiseler, Yavuz Sultan Selim`in bu talep meselesi için ne kadar hakli oldugunu ortaya koyacaktir.

Gerçekten, Sehzâde Ahmed, kardesi Selim`in, babasinin yerine tahta geçmesini bir çeşitli kabul edememisti. O, gerek babasinin, gerekse devlet adamlarinin vaadleriyle kendisini Osmanli tahtinin tek varisi olarak biliyordu. Tahti ele geçirmek için de her seyi yapmaya hazirdi. Onun, devletin yönetimini ele geçirme faaliyetleri yüzünden Sultan Selim, Ahmed gailesini bertaraf etmek üzere hazirlanmak durumunda kalir. Zira Ahmed, babasi ıı. Bâyezid`in sagliginda hükümdar olmak üzere harekete geçmis, üsküdar`a kadar gelmis, fakat yeniçerilerin müdahelesi sonunda geri dönerek Konya`ya çekilmis ve orada hükümdarligini duyuru ederek her tarafa hukuklar göndermeye baslamisti. Ahmet. Konya`da padisahligini ilan etmekle kalmamis, ayni zamanda oglu Alaeddin`i göndererek l9 Haziran l5l2`de Bursa`yi da ele geçirmisti. Alaeddin, Bursa Subasisi`ni öldürterek Hutbe ve Sikkeyi babasi Sultan Ahmed adina çevirtmek ister. lakin Bursa halki buna karsi direnerek Selim`e bagli olduklarini göstermeye ve ona itaat etmeye devam eder. Lütfi Pasa, Alaeddin`in Bursa`da yaptiklarini aşırı özet bir sekilde su ifadelerle nakleder: “Sultan Alaeddin, Bursa`ya gelüp ve Bursa`yi zapt edüb subasisini ve Sultan Selim`e tabi olanlarin ekserin (çogunu) kiliçtan geçürüp ve mt.�rîye müteallik emvâli (mallari) zapt edüp ve sehirlisinden dahi nice mal ve menal alub ve babasi Sultan Ahmed adina Hutbe okudub” Lütfi Pasa`nin verdigi bu bilgi, Sehzâde Alaeddin`in, Bursa`da yaptiklarini ortaya koyup sergiledigi bu gibi, babasinin, hükümdar şekilde vazifeyi deruhte etmesi şeklinde yapabilecegi isler hakkinda da bir ip ucu vermektedir. Sehzâde Ahmed, böyle bir hareket karsisinda Selim`in sessiz kalmayacagini kestirmis olmali ki, yaninda bulunan ve kendisini destekleyen devlet adamlarinin tesviki ile yardim talebinde bulunmak üzere oglu Murad`i da Sah ısmail`e göndermisti. Sah ısmail`in izniyle etrafinda 20 bin civarinda asker toplanir. O da gelip Tokat taraflarinda halka eziyet etmeye baslar. Ordusunda bulunan Kara ıskender, onun hem komutani hem de akil hocasi idi. diğer taraftan Sah ısmail`in adami Nur Ali de etrafi yakip yikiyor ve ” ıl ü gün Sah ısmail`indir” diye duyuru ediyordu.

Sehzâde Ahmed ve ogullarinin hareketleri, halk üstünde çok kötü tesirler meydana getirmeye baslar. Zira halk, daha evvela alismis oldugu sukûnet, devlete güvenme ve haksiz bir sekilde vergi vermeme prensipleri artik ortadan kaldirilmis, idareyi ele geçirmek isteyen bu insanlarin keyfine göre vergi vermek ve onlara hizmet etmekle yükümlü tutulmustu.

diğer taraftan Yavuz Sultan Selim, Kefe`de bulunan oglu Süleyman`i ıstanbul`a çagirip onu, yerine Kaim-i makam (Kaymakam) biraktiktan sonra askerini toplayip durumun enine boyuna tartisilmasi için müzakere açar ve der ki: ” Babama söz vermistim, kardeslerim rahat durduklari müddetçe onlara dokunmayacaktim. ama görüyorsunuz, ülke ne hale geldi? Benim arzum sonuna kadar bunlarla savasmak ve memleketi bunlardan kurtarmaktir.” Bu arada kardesi Ahmed`e de bu durumdan vaz geçmesi için bir name yazip ileri gelen devlet adamlarindan birisi ile gönderir. ama Ahmed, basina toplamis oldugu Turgutlu ve Varsak askeri ile Selim`in bu baris teklifini kabul etmeyip isyana devam eder. Bundan sonra, devlet erkâninin tamami, Selim`i destekler. Selim`in ümidi üzerine ıstanbul`dan Anadolu`ya geçilir. l5 Cemaziyelevvel 9l8 (29 Temmuz l5l2 )`de Bursa üzerine gidilir. kamu tarafindan sehri terk etmeye mecbur birakilan Alaeddin, çekilmek mecburiyetinde kalmisti. Bu esnada Ankara`da bulunan Ahmed, Amasya`ya arka dönmüs ise de Amasya Sancakbeyi Mustafa Pasa`nin, sehrin kapilarini açmamasi ve bu arada Ankara`ya kadar ilerleyen Yavuz Sultan Selim`in kuvvetleri tarafindan takip edildiginden doguya dogru kaçmaya devam eder. Darende ve Malatya`yi geçip oradan Misir Sultani ya da Sah ısmail`e siginmak ister. Yavuz Selim`in, takibi için gönderdigi Malkoçoglu tur Ali Bey, pesinden Darende ve Malatya`ya kadar gelir.devir Ali Bey, buradan Yavuz Selim`e bir mektup yazarak Memlûk topraklarina girip girmeme hususunda fikrini sorar. Bunun üzerine Yavuz Selim, Memlûk topraklarina girmeden geri dönmesini ister. tur Ali Bey, oradan Sivas`a gelir. Bursa`dan Ankara`ya gelmis olan Yavuz Selim de kisin yaklasmasi üzerine Bursa`ya döner. Ahmed, Darende`den Yavuz`a bir mektup gönderir. Mektubunda kendisinin yabanci bir devlete iltica etmesinin Osmanli Devleti için büyük bir utanç vesilesi olacagini bildirerek anlasma teklifinde bulunur. Bu mektuba karsilik verici Yavuz Sultan Selim, onun bu teklifini red ederek sadece Müslüman bir devlette kalabilecegini bildirerek bu sartla her çeşitli ihtiyacinin karsilanacagini söylemisti. Bu siralarda, Amasya`yi zapteden Ahmed`i birden bir baskin ile ele geçirme tesebbüsü de sonuçsuz kalmisti. bununla beraber Yavuz Sultan Selim, Ahmed`e olan meyli yüzünden Vezir-i Azam Koca Mustafa Pasa`yi Ahmed`le haberlesiyor diye Bursa`da idam ettirerek onun yerine Hersekzâde Ahmed Pasa`yi dördüncü defa şekilde sadarete getirir.

Yavuz Sultan Selim, devletin bekasi ve halkinin selâmeti için sehzâdeler gailesini bütünüyle bertaraf etmek mecburiyetinde idi. Tarihî bilgi ve tecrübeler, yaşamda kalan sehzâdelerin devamli şekilde devlet için bir proplem olduklarini, dis güçlerin, bunlarin saltanat hirsindan devamli surette yararlandiklarini gösteriyordu. Bunun içindir ki, Yavuz Sultan Selim, Sehzâde Mahmud`un ogullari Kastamonu Beyi Musa ile Orhan ve Emirhan, Âlemsah`in oglu çankiri Beyi Osman ve Sehinsah`in oglu Nigde Beyi Mehmed`i de ortadan kaldirdirmak durumunda kalir. Selim, ilmi, irfani ve cömertligi ile her sinif halkin, bu arada yeniçerilerin sevgisini kazanmis bulunan agabeyi Korkut`un saltanat hakkindaki görüslerini ögrenmek için, kendisine devlet ricali agzindan mektuplar yazdirir. Bu mektuplara kanan Korkud`un, hâla saltanata gelme arzusunda oldugunu “derûnunun saltanat havasi ile” gören Yavuz Sultan Selim, Bursa`dan hareketle Saruhan (Manisa) üzerine yürür. Maksadi onu kendi sarayinda ansizin bastirmakti. Bu haberi sektör Korkut, yanina Pervâne (Piyale) adli lalasini alarak Rodos sövalyelerine yada Avrupa devletlerinden birine iltica etmek gayesiyle gizlice Antalya`ya dogru kaçmaya muvaffak olmustu. Bu kaçis esnasinda onun Teke ili`nde yahut Hamid ili`nde bir magaraya gizlendigi bildirilmekle beraber onun Bergama civarinda bulunan bir magaraya gizlendigi anlasilmaktadir.* Sultan Selim, gelip agabeyi Korkud`u bulamayinca, onun Frenk ya da Misir`a gitme ihtimalini düsünerek denizler dahil olmak üzere her tarafi denetim altina alir. Agabeyini yakalayamayan Yavuz Sultan Selim, arka dönerken Anadolu`dan kus uçurtmaz olur. Bu esnada Korkud çelebi, yerini kesfeden Türkmenlerin ihbari üzerine Piyâle ile birlikte yakalanir. Bursa`ya getirildigi bir sirada Egrigöz`de 9 Mart l5l3`te Kapicibasi Sinan Aga tarafindan uykuda iken yay kirisi ile bogulmak şekli ile öldürülür. Daha öncelikle Muhafizlar tarafindan Korkud`un yanindan uzaklastirilmis bulunan Piyâle, döndügünde efendisinin öldürülmüs oldugunu görerek büyük bir teessüre kapilir. Artik hiç birsey kendisini avutamaz. Onun tek tesellisi, ölünceye kadar, Bursa`da Sultan Orhan türbesine defn edilen Korkud`un türbedârligini yapmak olur. Gerçekten Sultan Selim, Sehzâde Korkud`un nedimi (lala) olan Piyale`yi efendisine sâdikane hizmet ettigi için takdir edip mükafatlandirir. Bol ve külliyetli miktardaki bir tahsisatla onu türbedarliga tayin eder. Korkud çelebi`nin ölümü üzerine 3 gündelik umumi bir yas ilan eden Yavuz Sultan Selim, biraderinin saklandigi noktayı haber veren Türkmenlerden bazilarini öldürtür.

Korkud, Osmanogullari`nin kiymetli bir mensubu idi. Âlim, fâzil, sair ve musikisinasti. Bahriye (denizcilik) isleriyle ilgilenmekten büyük bir haz duydugu bunun gibi denizcileri de himaye ederdi. Devletin, denizcilikle ilgili gelecekteki hedeflerini derin bir vukufla görüp takdir ettigi rivayet edilir. Keza Barbaros biraderlerin onun himayesini gören denizcilerimiz oldugu söylenir.

Yavuz`un hükümdar ilan edildigi sirada ıstanbul`da bulunan Sehzâde Korkud, ona sadik kalacagina ve saltanat dâvasina kalkismayacagina dair söz vermisti. Selim de muhalefet edilmedigi müddetçe sorunsuz ve müreffeh bir hayat geçirebilecegini kendisine vaad etmisti. bununla birlikte Korkud`un büyük bir huzursuzluk ve sikinti içinde bulundugu anlasilmaktadir. nedeniyse her seyden önce Yavuz`un verdigi söze sadik kalip kalamayacagi belli degildi. Ayrica onun sert ve hasin tabiatini da biliyordu. Belki de bunlari dikkate aldigi içindir ki, ıstanbul`dan ayrilip sancagina hareket ettigi süre Yavuz`dan Midilli Adasi`ni istemisti. Bu alakayı yaparken elbette bir düsüncesi vardi. Bunu yalnızca gelir bakimindan mi istemisti, yoksa basina nasil olsa bir felaket gelecegini düsünerek, buradan Misir`a veya amcasi Cem gibi baska bir ülkeye kaçmayi mi düsünmüstü? Bunu simdilik kesin olarak söylemeye imkân yok. ancak onun bu arzusu, ne padisahça ne de henüz o tarihlerde sag olan ıı. Bâyezid tarafindan olumlu karsilanmisti. bununla beraber Yavuz Sultan Selim, istediklerinden daha çogunun verilebilecegini lakin biraz sabirli olmasi lazim gelecegini kendisine bildirir. Bu vaad samimi olmasa dahi tam zamaninda yapilmasi bakimindan dikkate sayandi. nedeni ise Sehzâde Ahmed isyaninin devam ettigi bu siralarda Korkud`un da ayaklanacagina dair söylentiler çogalmisti. öyle bir an geldi ki bizzat Sehzâde Korkud bir mektupla Yavuz`a “taife-i ehl-i nifakin” bos durmadigini ve aleyhinde birçok seyler uydurdugunu, bunlara inanilmamasi gerektigini ve kendisinin tam bir sadakat arasında bulundugunu bildirmek zorunda kalir. Selim`in, bu mektuba verdigi cevapta kisaca “sen sözünde durdukça bu cânipten asla endise etmemelisin” denilmisti. Korkud`un süpheli bir hareketi de, Midilli`yi elde edemeyince Teke ve Alaiye taraflarinin kendisine verilmesini istemesi idi. halbuki vaktiyle kendisine ait olan bu yerlerden o, sihhatine elverisli olmadigini söyleyerek ayrilmis bulunuyordu. Onun, tekrar bu topraklara sahip olmak istemesini, bir tehlike vukuunda, deniz yolu ile baska bir tarafa rahatça kaçma maksadina baglamak mümkün oldugu bunun gibi yönetim ettigi topraklarin biraz daha genisletilmesi seklinde yorumlamak da mümkündür. ancak, sehzâdenin benzeri hevesleri, Yavuz`un süphelerini artirmaktan baska bir ise yaramadi.

Yavuz Sultan Selim, Ahmed`e karsi kesin sonuç almak için harekete geçme zamaninin geldigine karar vererek, devlet ricali agzindan ona da mektuplar göndertmis, geldigi takdirde bu ricalin kendisine iltihak edecekleri bildirilmisti. Bu mektuplardan cesaret piyasa Ahmed, topladigi kuvvetler ile Bursa üzerine yürümüstü. ıki kardes Yenisehir Ovasi`nda karsilastiklari zaman Ahmed, kendisine gönderilen mektuplarin uydurma oldugunu anlamis ise de artik savasi kabul etmekten baska çare bulamamisti. Burada maglub olan Ahmed kaçarken atindan düserek yakalanir. Yakalandiktan sonra kardesi Selim`e adam gönderip özür diler ve kendisini affedip küçük bir yer vermesini ister. fakat Selim, Sahkulu olayinda askerinin basinda olup onlarla savasmadigi ve çok sayıda Müslümanin ölümüne neden oldugu için kendisini bagislamaz. Bundan sonra Selim, fitnenin ortadan kalkmasi için, daha öncelikle Korkud`u öldürdügünü gördügümüz Sinan Agayi gönderip 8 Safer 9l9 (5 Nisan l5l3)`te onu da bogdurur.Tahnid edilen cesedi, Bursa`da ıı. Murad türbesi dahilinde bulunan Sehinsâh`in türbesi yanina defn edilir. bununla birlikte Selim, bu olaydan dolayi çok aşırı üzülmüstü. Selim, bu üzüntüsünün bir nisânesi olmak üzere Bursa`da bin koyun kestirecek ve fakirlere de 700.000 akça dagitacaktir.

Sehzâdelerin sebep oldugu iç karisikliklari sona erdiren Yavuz Sultan Selim, yukarida görüldügü benzeri kardeslerini ortadan kaldirmaya muvaffak olur. O, kardesleri arasinda en çok Korkud`u severdi. Kaynaklar, Yavuz Selim`in, Korkud`un idami esnasinda adeta küçükler gibi agladigini kaydederler. Onun, bu esnada “nesl-i Osman”in bu acayip kaderine âh-u vah ettigi de nakledilir. Yavuz`un bu sekildeki davranislari, kardesleri ve yegenleri hakkindaki mülahazalari, onun iki yönünü açikça ortaya koymaktadir. Biraderlerinin ölümüne karsi derin ve insanî bir aci duymakta ve bunun için aglamakta, onlarin kadin, kiz, ana ve hizmetinde bulunanlara en büyük lütfu gösterip elinden gelen iyiligi yapmaktadir. ıste bu, onun kardeslik tarafidir. ayrıca, Osmanli mülkünün parçalanmamasi ve milletin sorunsuz etmesi (nizâmt.i âlem için ) de kardeslerinin katlini emretmekteydi. Bu, onun devlet reisligi vazifesidir. Bu görev kendisine, devletin selâmetinin, akrabalik, sahsî alaka ve muhabbetinden daha üstün oldugunu devamli olarak hatirlatip duruyordu. Bunun için, birbirine zit gibi görünen bu iki hareketi, gelecekteki nesillere ve tarihe, bu isleri isteyerek yapmadigini, kardeslerini isteyerek ortadan kaldirmadigini, bunu yaparken de büyük bir izdirap ve aci çektigini, buna ragmen devletin devam ve tekâmülü için buna mecbur oldugunu ifade eden belig ifadelerle doludur. Nesl-i Osman`in müsterek izdirabi olan bu aciyi duyanlarin hareketlerini takdirle karsilamak gerekir.

Devletin selâmeti için kardeslerini ve onlarin çocuklarini ortadan kaldirmayi bir görev bilen Sultan Selim, idam ettirdigi kardes ve yegenlerinin servetlerini hazineye mal etmeyerek tamamini ölenlerin zevcelerine, kizlarina, analarina, baska bir ifadeyle kanunî mirasçilarina vermisti. O, bu kadarla da kalmayarak bunlarin tamamina maas baglatmisti. Ayrica o, agabeyi Korkud`un iki kizi hakkinda pek lütufkâr davranmisti. Sultan Ahmed`in pek büyük olan mal ve servetini, son kurusuna kadar hayatta bulunan yasli anasi Bülbül Hatun`a vermis, oglunun sanina layik hayir eserleri yaptirmasini da tavsiye etmisti. Bu durum gözönüne alindigi süre, daha öncelikle sözü edilen idamlardan, Yavuz`un mesul tutulamayacagini, devletin birlik ve beraberligi ile yüksek menfaatlerinin bunu gerektirdigini söyleyebiliriz.

Babasinin son saltanat yillarini ve memleketin Sah ısmail`in propagandasi sonucunda düstügü durumu bir zaman vali bulundugu Trabzon sehrinden endise ile takib eden Yavuz, sonunda babasini tahttan indirerek devletin islerini ele almisti. ıı. Bâyezid devri sona ererken, gevsemis olan idareden türlü sekillerde faydalanmak isteyenler, kendi emellerini, ideolojilerini ve çikarlarini gerçeklestirmek üzere harekete geçip halkin huzurunu bozmuslardi. Bu hâle neden olanlar arasinda, vezirden devletin en küçük görevlisine kadar olanlar vardi. Tansel, Topkapi Sarayi Müzesi Arsivi`nde 3l92 (ll) numarada kayitli bulunan Ali b. Abdülkerim Halife`nin, Yavuz Sultan Selim`e sundugu rapora dayanarak derhal her zümrenin, memlekette bu neviden kanunsuz hareketlere giristigini açiklar. Gerçekten, âlim, yürekli ve konulara vâkif bir kimse olan Ali b. Abdülkerim Halife, anabasliklar halinde raporunda su konulara temas etmektedir:

a. Rüsvet belasi kadilara kadar inmistir.

b.Yer yer lüzumsuzca konan vergiler, halki aşırı zor halde birakmistir.

c. ölen sahislarin miraslari evladina kalmayip Beylik araziye katilarak, yetimlerin aç kalmalari.

d. Ulaklarin zulmü ve yagmalari.

e. Toplumun, gayr-i mesru (içki, zina, riba, afyon vs. benzeri) islere düskünlügü.

f. Kizilbas tehlikesi.

Bu bakimdan biz de, burada anahatlari ile bilgi vermek şekli ile bir hatirlatma yaparak konuyu islemeye çalisacagiz. Ali b. Abdülkerim, raporunda bu konuya genis bir yer ayirmaktadir. Gerçekten, birligini kurup Akkoyunlu Devleti`ni ortadan kaldiran, ıran, Azerbaycan, Horasan ve uzak`i zapt eden Sah ısmail, tüm gücünü Osmanli topraklarina çevirmisti. Kendisi, Trabzon Rum ımparatorlugu`nun akrabasi sifatiyle Osmanli topraklarinda adalet iddia ediyordu. oysa böyle kritik bir devirde Osmanli topraklari, birbirinden çok fazla farkli, hatta birbirlerine düsman zümre ve siniflarin toplandigi bir piyasa halinde idi. Asiri Rafizî, Babâî ve Bâtinî akidelerini benimseyenlerin yaninda Kalenderî, Haydarî, Abdal ve Seyyadlar vardi. Sah ısmail, tüm bunlari kendisine baglamisti. Bu gruplar, yalnızca onun propagandasini yapmakla kalmiyor, ayni sürede “Nezir” adindaki vergiyi de muntazaman ona ödüyorlardi. Rumelideki Seyh Bedreddin taraftarlari da bunlarla birlikte devinim ediyorlardi. Bunlar, Sünnî Müslüman`i öldürmek kâfir öldürmek kadar gazâdir, sevabtir diyorlardi. Farkli dinî kimlik tasiyan bu gruplar, her an Sah ısmail`in gelmesini bekliyorlardi. Bunlar, “Sah Sah” diye Osmanli`yi yikmak isterlerdi.

g. O, Osmanli idaresinin, ıı Bâyezid zamanının sonlarinda nasil bozulup dejenere oldugunu da anlatir. Devlet adamlarinin vergi ve gelirden baska bir sey düsünmediklerini, “halkin bir kisminin yokluktan öldügünü” belirterek, halki idare edenlerin “azgun ve bozgun” oldugunu ifade eder.

YAVUZ SULTAN SELıM`ıN DOGU SıYASETı

Trabzon`da vali bulundugu siralarda Sah ısmail`in faalietleri sonucu memlekette meydana gelen ve Siîlige dayanan iç isyanin tehlikeli boyutlarini gören Yavuz Sultan Selim, ancak babasinin yerine geçip iç güvenligi sagladiktan sonra yüzünü doguya çevirebilirdi. Bunun için o, öncelikle agabeyleri ile olan taht kavgalarina son vermek üzere harekete geçer. Bundan sonra da içeride huzursuzluga neden olan kaynagi kurutmayi düsünür. Bu sebeple o, düsüncesini gerçeklestirebilmek için hemen harekete geçer. Her ne kadar Stanford Shaw, onun hakkinda “ıı. Mehmed (Fâtih)`in enerjik fetih politikasini izlemek ve dünya imparatorlugu kurmak hedefini gerçeklestirmek umudu ile çikmisti” diyorsa da aslında onun hedefi imkânlari ölçüsünde ıslâmetrebirligini kurmak ve Sünnî ıslâmt.dünyasi için tehlike olmaya devam eden Siîlige bir set çekme idi. Bu sebeple biz, onun dogu siyasetini ilk olarak Sah ısmail, baska bir ifadeyle Safevîler`le olan münasebetleri bakimindan ele alacagiz.

OSMANLı – SAFEVî MüNASEBETLERı

Erdebil Sufileri neslinden gelen Seyh Haydaroglu Sah ısmail`in, mense itibarıyla Anadolu`lu Boy ve Uluslardan Ustaclu, Samlu, Rumlu( Anadolulu), Musullu, Tekelü, Bayburdlu, çapanlu, Karamanlu, Dulkadirlu, Varsak, Afsar, Kaçar ve Karacadag Sufilerini etrafina toplamak şekli ile l500`de Azerbaycan, l507`de Diyarbekir, niayet l508`de de Bagdad`i alip Akkoynul Türkmen Devleti`ne son vermesi, Yakindoguda Anadolu`nun ve Osmanli Devleti`nin aleyhine tecelli etmesi mukadder yeni bir buhranin zuhuruna neden olmustu.

Ehl-i Beyt sevgisi iddiasiyle ıran`da Siî bir devlet kuran Sah ısmail`in, dedesi Seyh Cüneyd ve babasi Seyh Haydar bunun gibi, halifeler (daî = propagandaci) göndermek şekli ile Anadolu`nun, Bâtinî fikirlere sahip halki arasinda giristigi propaganda faalieyetleri gayesine ulasmis görünmektedir. Bu propagandanin sebep oldugu olaylardan, ıı. Bâyezid dönemi anlatilirken kismen bahsedilmis ise de Osmanli – Safevî münasebetlerini ve Yavuz`un ıran`a karsi girismek durumunda kaldigi savasin sebeblerini daha iyi anlayabilmek için az da olsa Anadolu`daki Siî faaliyetlerine deginmek gerekiyor.

Osmanli ülkesinde Siî etkinlik ve tesebbüslerin çogaldigi çağ, sehzâdeler arasindaki rekabetin meydana çiktigi bir zamana tesadüf eder. Nitekim, bu karisiklik anlarinda timarlari ellerinden alinip baskalarina verilen bir kisim Tekeli sipahileri, propagandanin da tesiriyle Sah ısmail`in vaadlerine aldanarak ıran`a göç etmislerdi. Bunlar, daha evvela temas edilen Sah Kulu (yahut Osmanli deyimi ile Seytan Kulu)`nun isyaninda önemli rol oynamislardi. Bâyezid`in aldigi tedbirler, Siî tehlikesini bertaraf edememisti. ayrıca ıı. Bâyezid, oglu Selim`e tahti teslim ederken “Kizilbastan ehl-i ıslâmin intikamini aliviresin” demisti. öyle anlasiliyor ki, ülke ve Sünnî ıslâm.dünyasi için Siî tehlikesini önleyebilecek sehzâdenin Selim oldugu hususunda herkes ittifak etmisti. Nitekim halkin fikrine tercüman olan Celalzâde, bütün meclislerde ozanlarin: “Yürü Sultan Selim devrân senündür” diye türkü çikardiklarini belirtir.

Filhakika Bâyezid`in son senelerinde sehzâdeler arasindaki vaziyetten istifade etmeyi düsünen Sah ısmail, faaliyetlerini artirmis ve daha sonra yanina kaçacak olan Sehzâde Ahmed`in, Kizilbasligi kabul eden oglu Murad`i da himayesine almisti.

Yavuz`un agabeyi olan Sehzâde Ahmed`in en büyügü Murad adini tasiyan dört oglu vardi. Murad, babasinin Amasya`dan ayrilmasindan sonra bura valiligini yapti. O, Amasya ve çorum çevresinde bulunan Kizilbaslarin tesiriyle Siîligi sevmeye ve benimsemeye basladi. Bu nedenden dolayı Siîler yine harekete geçtiler. Sahkulu, Antalya`dan ıç Anadolu`ya dogru ilerlerken Amasya ve çevresinde bulunan Kizilbaslar, küme grup toplanip sehirleri yakip yiktilar. Sahkulu, Bati ve güney Anadolu`daki faaliyetleri yürütürken, Orta Anadolu`dakini de Nur Ali Halife yönetim ediyordu. Rumiye`li olan Nur Ali Halife, Sah ısmail tarafindan Amasya ve çevresine gönderilmisti. Nur Ali Halife, devletin aşırı nazik bir zamaninda, çorum, Amasya, Yozgat ve Tokat taraflarinda bulunan Yörük, Türkmen ve Kürd alevîlerini devletin aleyhine kiskirtmak üzere görevlendirilmisti. Hele 3000 Kizilbasla Faik Bey kuvvetlerini yenip Tokat`i zapt edip Sah ısmail adina hutbe okutmasi, daha sonra, Amasya Vaisi Sehzade Ahmed tarafindan üzerine gönderilen Yular -Kisdi Sinan Pasa`yi magub etmesi, yeni bir buhranin çikmasina neden olmustu.

Nur Ali`nin tesvikiyle harekete geçen Kara ıskender ve ısa Halife, çorum ile Amasya havalisinde bulunan Kizilbaslari ayaklandirdilar. Bunlardan, Sah adina asker toplayip, baslarina kirmizi tac giydirdiler. Ondan dolayi bunlara Kizilbas (Surhser) denildi. Bu iki halifenin telkinlerine kanan Sehzâde Ahmed`in oglu Murad, merasimle kirmizi taci giyerek Kizilbas olur. Murad, etrafinda bulunan halifeleri Geldigelen`de toplantiya çagirir. Gelmeyenleri öldürtüp mallarini yagma ettirir. Sehzâde Ahmed, oglunu yola getirmek için epey ugrastiysa da muvaffak olamadi. Bundan sonra Sehzade Murad, Nur Ali Halife ile birlestigi gibi Tokat`i atese verip yakacak, arkasindan da Nur Ali ile Sah ısmail`e siginacaktir.

bütün bu olaylar, iki devletin arasinin gittikçe bozulmasina neden olmustu. Babasini da dinlemeyen Murad`in, ıran`a siginip Sah`tan yardim görmesi, durumu daha da vahim bir hâle getirmisti. Pâdisah, Kizilbasligi kabul eden Murad`i Sah ısmail`den istemisti. Sah ısmail ise bunun için gönderilmis olan Türk elçisini ıran sarayinda öldürtmüstü. öbür yandan Sah ısmail, Sultan ıkinci Bâyezid devrinde baslamis oldugu yikici hareketlerini Anadolu`da devam ettiriyordu. Bu hususta onun, Karamanogullari ve onlarla akrabalik kurmus olan Turgutogullari ile saklı mektuplasmalari oluyordu. Nitekim 7 Rebiülevvel 9l8 (23 Mayis l5l2) de Musa Turgutoglu`na yazdigi name çok dikkate sayandi. çünkü bu mektubunda o, degerli adamlarindan Ahmed Karamanlu`yu o tarafa gönderdigini, ona tabi olunmasini ve birlikte devinim edilmesini istiyordu. Yavuz`un tahta çikisindan bir ay kadar sonra yazilan bu mektup, Sah ısmail`in Osmanli Devleti`ni parçalamak yolundaki çabalarinda hâlâ israr ettigini gösteriyordu. Bundan baska Sah ısmail, Osmanli tahtina çikisindan dolayi Yavuz`u kutlama etme ihtiyacini bile duymuyordu. çünkü Sah ısmail, Akkoyunlu ve Karakoyunlu ailelerini ortadan kaldirarak kuvvetlerini artirmis, Sirvan ile Mazenderân topraklarina hâkim olmus, uzak- Arab`a ve Horasan`a kadar uzanmis; stratejik mevkii büyük olan Diyarbekir`i ele geçirmis; özbek Hani Seybek`i yenerek Ceyhun`un beri tarafindaki ülkeleri feth etmisti. Hammer`in de ifade ettigi bunun gibi Sah ısmail, öldürülen Seybek`in kafatasini altinla kaplatarak kadeh olarak kullanmisti. O, bu basin derisini baharatla doldurarak zaferinin bir nisanesi olarak Yavuz Sultan Selim`e göndermisti. Böylece Sah ısmail, askerî kuvvet ve kabiliyetiyle, hatta bundan daha ziyade propaganda ve nifak ekibi tarzinda teskilâtlandirdigi tarikat ve mezheb organizasyonu ile Erzurum, Kars, Diyarbekir, Musul, Bagdad, Horasan, Semerkant ve Buhara`nin güneyini içine alan büyük bir devlete sahip olmustu. 10 dört senelik hükümdarliginda giristigi muharebelerin tamaminda gâlip gelmisti. on dört kadar hükümdar ve meliki yenmisti. Bu zaferleriyle hakli bir gurur duymakta, dünyanin büyük devletleri arasinda sayilan kudretine güvenmekte idi. l00 – l20 binlik bir süvari ordusuna sahip bulunmaktadır idi. bütün bunlar gözönüne alindigi zaman Sultan Selim`e de gâlip gelecegini ümid ediyordu.

Sah ısmail, ıran`da kisa bir zaman içinde fevkalâde kuvvetlenen Safevî Devleti`ni kurdu. Burada, zaten yaygin bulunan Siî mezhebini, devletin resmî mezebi haline getirmiştir. Siyasî ve dinî basbuglugu kendi sahsinda topladi. Bu arada Siî telkinleri yaymak hususunda Anadolu`da çok müsait bir zemin buldu. öyle ki, Safevî hânedaninin muvaffakiyetinde Anadolu Kizilbaslarinin da rolü oldu. Sahin daî ve halifeleri tarafindan halk arasina sokulan emirleri, büyük bir kudsiyeti haiz telakki ediliyordu. Bu nedenden, Osmanli hânedanina gâsip nazari ile bakan bir cereyan günden güne büyüyordu. Gerçekten kendisine bagli olanlar ile komutan ve askerleri âdeta kendisine perestis edercesine itaat etmekte idiler. Nitekim Âsik Pasazâde, halkin, askerlerin ve müridlerinin Sah ısmail`e olan bagliligini su ifadelerle dile getirir: ” Müridleri ona tabi oldular. öyleki memeketteki bütün müridleri birbirleri ile bulusunca “Selâmün aleyküm” diyecekleri yerde “Sah” diyorlardi. Hastalarini ziyarete gittikleri süre dua yerine de “Sah” diyorlardi. Anadolu`daki Ehl-i Sünnet`e mensûb Müslümanlar, onun buradaki müridleine “bunca yorgunluk çekip Erdebil`e varacaginiza Mekketu`l-Lah (Ka`be)`a gitseniz, Hz. Peygamber`i ziyaret etseniz daha iyi olmaz mi? dediklerinde onlar ” Biz, diriye variriz, ölüye varmayiz” derlerdi.

ıran`da bu gelismeler olurken, Ehl-i Sünnet efkâr-i umumiyesinde büyük bir endise hüküm sürmekte, Kizilbas faaliet ve hareketleri derin bir izdirap ve aciyla izlenmekte idi. Gerek Misir`da, gerekse Osmanli diyarinda ıslâmt.efkâr-i umumiyesi, bu proplemi çözecek bir el ariyordu. Misir`da, daha önceki Fâtimî tecrübesinin aci ve korkunç hatiralari henüz hâfizalarda tazeligini koruyor, Bagdad`daki Siî Büveyhîlerin (Büveyhogullari) zulümleri akillara geliyor; Bâtinî beliyyesinin kanli sahneleri tekerrür edecek saniliyordu. Bu üzden, Sah ve askerlerinin vahsiyâne zulümleri endise ile takib ediliordu.

Agabeyleri ile olan proplemleri halleden Sultan Selim, gerçek gayesini anladigi Sah ısmail`e büyük bir vuruş vurmak için hazirlanmaya baslar. Bu maksatla, Anadolu`da devlet için tehlikeli gördügü Kizilbaslardan bir kismini ya haps etmis ve ya öldürtmek şekli ile içeride çikabilecek isyanlari önlemeye çalismisti.

ıbn ıyas (Bedayiu`z-Zuhur , ıV, l9l)`in ifadesine bakilacak olursa Sah ısmail, Memlûk Devleti için de büyük bir tehlike idi. Zira o, Kahire`de bulunan Sünnî halifeye karsi Siî mezhebini destekleyip orayi da kendi mezhebine sokmak için gayret harciyordu. Bu gayenin tahakkuku için de her hareketi mübah görüyordu. Bu sebeple olacak ki, Frenkleri, Memlûkler aleyhine kiskirtip onlarin denizden, kendisinin de karadan Suriye üzerine yürümesini öneri etmisti.

ıRAN SEFERı

Yavuz Sultan Selim, Sah ısmail`in, ülkesine karsi giristigi ve sebep oldugu tahriklere son vermek, bu arada Osmanli hududlarina olan tecavüzünü önlemek maksadiyle ıran üzerine yürümeye karar verir. Bu nedenden, daha babasinin sagliginda Siîlerle mücadeleyi bir görev sayan Selim, sipahilerden bir kisminin ıran`a gitmesini önlemisti. O, siklasan Kizilbas – Safevî münasebetlerini yok etmek ve Anadolu Kizibaslarina siddetli bir vuruş indirmek niyetinde idi. fakat daha evvela, Antalya ve çevresinde meydana gelen isyan hareketi bunun gibi bir kiyâmetreile karsilasmamak ve ordunun arkadan vurulma ihtimalini önlemek için, son derece dürüst ve itimad edilen adamlari vâsitasiyle Sah ısmail taraftarlarini defter ettirir. 40 bin kisiyi buldugu söylenen bu Erdebil Tekkesi dâilerinin, en serir ve mutaassib olan iki bin kadarini ölüm, geri kalanlarini da sürgün cezasiyle cezalandirdigi rivayet edilir. bununla birlikte, ıran üzerine yürümenin gerekliligine sadece kendisinin degil, devlet erkâni ile askerlerin de inanmasi gerekiyordu. sebebi ise açilacak seferin birtakim hususiyetleri ve tehlikeleri vardi. Her seyden evvela aşırı uzun sürecek yol ve yolculuk messakatine katlanmak gerekiyordu. Ayrica Sah ısmail`e karsi açilacak seferin mesrulugunun her zaman ortaya konmasi ve bunun itirazsiz kabul edilmesi gerekiyordu. Gerçekten de bu sorun önem tasiyordu. Zira mezhebleri ayri da olsa Müslüman bir orduyu, baska bir Müslüman ordunun üzerine sevk etmek söz konusu idi. Keza, birbirleri ile harb edecek olanlarin büyük bir kismi, ayni irka mensub olan kimselerdi. Bunlar arasinda birbirleri ile hısım olanlar bile vardi. Bundan baska, Safevî halifeleri tarafindan kandirilmis olan Anadolu Kizilbaslarinin durumu kritik görünüyordu. Bir çarpisma vukuunda beklenmeyen bir durumun meydana gelmesi, yani ıran lehine bir hareketin dogmasi imkânsiz bir sey degildi. Ayrica Osmanli Devleti`nin istinad ettigi askerî kuvvetin basinda gelen Yeniçeriler de bir proplem çikarabilirlerdi. Zira Haci Bektas-i Veli`yi pir olarak kabul eden Yeniçerilerin, Hz. Ali`ye karsi duyduklari kayitsiz, sartsiz ve ebedi baglilik, zayif bir ihtimal de olsa ıran`daki Kizilbaslara karsi harekete geçmelerini güçlestirebilirdi. bütün bu güçlükleri bilen ve düsünen Padisah, sefere çikmadan önce önemli bazi kararlarin alinmasi gerektigine inaniyordu. Bunun için de Divân`in toplanmasini emreder. Yavuz Sultan Selim, Edirne`de toplanan ve devlet erkâni ile beraber ulemanin da katildigi bu toplantida fikirlerini kisaca söyle açikladi:

“Tevfik-i Rabbanî, refik-i hânedân-i Osmanî olub ecdad-i cihad itiyadimiz ashab-i Salib ve Nakus`un perde-i namuslarin hark (yirtmak) ve Zünnarlarin hark(yakma) idüb dest-i iktidariyle çanlarina od tikup … memâlik-i mahrûseye el kaldirmaga mecalleri ve mücahidîn ile mukabele ve mukatele edecek halleri kalmamistir.” Bu ifadelerden anlasildigina göre Yavuz Sultan Selim, Divan`da, Hiristiyanlarin su anda bas kaldiracak durumda olmadiklarini açikladiktan sonra temel tehlikenin dogudan gelebilecegine isaret ederek, Sah ısmail`in, ıran`a hâkim olduktan sonra yaptiklarina dikkat çeker. Ayrica onun, Gence, Sirvan, Geylan, Mazenderan, Taberistan, Cürcan, Kürdistan ve Gürcistan`i ele geçirerek buralarda öndört nefer sehriyar-i öldürdügünü, bunlarin kuvvetlerini dagitip hazinelerini yagmaladigini ve özbek Hani Seybek`i öldürünce onun, kesilmis bulunan kafatasini bir kupa haline getirerek onunla sarap içtigini belirttikten sonra, bu zatin cemaat ile namaz kilmayi men edip Ehl-i Sünnet`e mensub ulemayi öldürdügünü anlatir. Ayrica kendisine bagli olanlarin ona nasil itaat ettiklerine ve ugrunda her seyi yapabileceklerine dikkatleri çekerek bu tesekkülün Osmanli topraklari için büyük bir tehlike teskil ettigini, bu sebeple onlarla savasmanin “aklen ve ser`lahza” lazim oldugunu belirterek ulemâdan fetva ister. öyle anlasiliyor ki ulemâ bu fetvayi vermistir. Nitekim, Sünnî ulemânin bu konu hakkında kaleme aldiklari fetvâ ve risâlelerin çoklugu, meselenin önemi hakkinda bize bir fikir vermektedir. Müneccimbasi, Edirne`deki bir duruma temasla söyle der: ” Edirne`de iken mulûk-i kefereden elçiler ve hedâya gelüp cümlesi tecdid-i sulh eylediler.” Ondan sonra ulemadan fetva alup Acem seferi kararlastirildi. Bu baglamda Kemal Pasazâde ile Sari Gürz`ün, Kizilbaslar hakkinda vermis olduklari fetvâ ve risâleler, Osmanlilarin düşünce ve düsüncelerini aksettirmesi bakimindan mühimdir. Nitekim, Kemal Pasazade “…ulemay-i millet ve fudalay-i ümmet küfr u ilhad ve katl u ifnasina hükm idüb heme-i a`day-i din u devletten bunun itfa-i sirer-i serareti akdem idügüne bi-isrihim fetavay-i sahiha virdilerdi.” demek suretiyle Ehl-i Sünnet`in, Sia`ya bakis açisini ortaya koymus olmaktadir.

Görüldügü benzeri, özellikle Kemal Pasazâde`nin risâlesinde, Sah ısmail ile Ehl-i Sia hakkindaki Sünnî akideyi görmek mümkündür. Bu risâlede küfür ve irtidadina hükmedilen Sah ısmail ile askerlerine karsi açilacak savaslarin, diger din düsmanlari ile yapilacak savaslardan farkli olmadigi, bu sebeple de cihâd sayilacagi belirtilir. ıste bu fetvâ ve risâlelerin kaleme alinmalari üzerine, ıran`daki Safevî Devleti`nin Kizilbas idaresine karsi harekete baslama zamaninin geldigine kanaat getirilerek harekete geçilir. bununla birlikte Selim, ıran`a karsi harekete geçmeden, daha önce temas edildigi bunun gibi memleket dahilindeki Siî ve Kizilbaslarin müfritlerinin tesbiti ile deftere kayd edilmesini emretmisti. Bazi rivayetlerde bu sekilde defter edilip öldürülen Siilerin sayisinin 40 bin civarinda oldugu söyleniyorsa da bunun olası olmadigi artik anlasilmis bulunmaktadir. Bunlardan sadece 2 bin kadarinin öldürüldügüne, digerlerinin de sürgün edildigine daha evvela münasebet edilmisti. Hammer`in dikkat çektigi bir konuya burada münasebet etmek istiyoruz. Böylece zamanın gerek dahilî, gerekse haricî efkâr- i umumiyesinin bu hareketinden dolayi Yavuz`u “Âdil” sifati ile tavsif etmis olmasidir. O söyle diyor: “Râfizîlik mezhebini cesetler yigini altina defn etmek bu merhametsize nasib oldu. Osmanli tariçileri ona kirk bin kisiyi öldürtmüs oldugu için Âdil lakabini vermislerdir. fakat, daha sayân-i hayret olan cihet surasidir ki, yanina gönderilmis olan Hiristiyan elçiler de kendi hükümdarlarina gönderdikleri raporlarin tamaminda onu, bu lakapla andiklari gibi, onun bu adaletini övmekten de çekinmemislerdir. Böylece Selim, kendi devleti dahilinde kilicini gezdirdikten ve topragi Rafizîlerden temizledikten sonra onu, harice (disariya, ıran`a) götürmeye hazirlandi. Kayb edilecek vakti yoktu. sebebiyse Sah ısmail, Sehzâde Ahmed`in oglu ve Pâdisah`in yegeni olan Murad`i Osmanli tahtinin yegane vârisi şekilde kabul ettigi bunun gibi Kizilbaslarin intikamini da almak üzere büyük bir ordu ile ilerliyordu.”

Osmanli diyarinda yukarida temas edilen gelismeler olurken, Murad çelebi`yi, Osmanli tahtinin yegâne vârisi olarak ilan eden Sah ısmail, Osmanlilara karsi açacagi savasa istirak etmesi için Sünnî olan Memlûk Sultani`na hediyelerle beraber bir sefaret heyeti gönderiyor, Anadolu`da Siîlere karsi girisilmis öldürme hareketleri üzerine birbirini müteakip Anadolu`ya sevk ettigi Halifeler ile de Bâtinî ve Siî halki, tekrar devletin aleyine isyana tesvik ediyordu.

Bu son hareket üzerine Edirne`de toplanmis bulunan olaganüstü Divân`da savas kararini açiklayan Selim, Yenisehir ovasini, askerin toplanma noktayı olarak tayin eder. Padisah, savasla ilgili sözünü 3 kez tekrarladigi durumda – bakislari altinda titremekte olanlardan – hiç birisi ona cevap vermiyordu. Bunun üzerine Abdullah adinda bir yeniçeri sessizligi bozarak hünkârin ayaklarina kapanir ve arkadaslarinin, padisahin emri altinda, ıran Sahi`na karsi yürüme kararindan duyduklari sevinci onlar adina arzeder. Yavuz Sultan Selim, vezirlerin tereddüdlerini gideren bu yigitçe davranisindan dolayi mükâfat şekilde yeniçeriye Selanik Sancagi`ni tevcih eder. Sultan Selim, üç gün sonra 22 Muharrem 920 (l9 Mart l5l4) Sali günü Edirne`den hareket edip l0 gündelik bir yürüyüsten sonra 2 Safer (29 Mart)`de ıstanbul`a gelir. Burada eski bir an`aneye uyarak çadirini Eyüb`de Fil çayiri`na kurdurur. öncelikle Hz. Peygamber`in mihmandari Ebû Eyyub el-Ensarî Hazretlerinin kabrini ziyâret ederek seferin basarili geçmesi için onun mt.�nevî yardimini diler. Daha sonra Fâtih ve babasi Bâyezid`in kabirlerini de ziyâret eden Selim, kurbanlar kestirip fakirlere de pek çok aşırı sadaka dagitir. Sünnî ulemanin verdigi fetvâlar üzerine büsbütün heyecana kapilan kamu, Kizilbaslara karsi sefere çikan Selim`i görmek üzere Eyyub`u doldurdugu gibi kayiklar da Halic`i istila etmislerdi.

Selim, sefer için yola çikmadan önce, kendisine vekâleten devlet islerini görmek ve Edirne muafazasinda bulunmak üzere oglu Süleyman`i Manisa`dan Edirne`ye getirtmisti. Bundan sonra askerini üsküdar`a dogru devinim ettirdi. Bu siralarda Rumeli Beylerbeyi Hasan Pasa`nin komutasi altinda bulunan yeniçeriler, Gelibolu`dan gemilerle Anadolu yakasina geçip Bursa Yenisehir ovasinda toplandilar. Yavuz Sultan Selim, 24 Safer 920 (20 Nisan l5l4) Persembe günü yola çikip Maltepe`de ordusuna katilir. Burada, Bosna Valisi Hadim Sinan Pasa`yi Anadolu Beylerbeyligi`ne tayin eder. 23 Nisan`da ızmit`e geldigi sirada Siî halifelerinden olup, ıran adina casusluk yaparken yakalanip orduda tutsak şekilde tutulmus bulunan Kiliç adinda birisi vâsitasiyle Sah ısmail`e hem tehdid, hem de nasihat dolu Farsça bir mektup (nâmetre) yollar. Bu mektupla, üzerine yürüdügünü de kendisine bildirmisti. Yavuz Sultan Selim, bu mektupla da yetinmeyerek gönderilen o sahsa ” var gördügün söyle ve malum olan muradi beyan eyle” diyerek gördüklerini söylemesini istemisti. 27 Safer 920 (23 Nisan l5l4) tarihini tasiyan Selim`in bu ilk bu nâmesi, Kadiasker ve Nisanci Tâcizâde Cafer çelebi tarafindan yazilmisti. Gerek uslûbu, gerekse mahiyeti sebebi ile o asrin ruh ve anlayisi ile Selim`in dehâsini temsil eden bu name zamanın tüm kaynaklarinda bulunmaktadir. Besmele ve âyetlerle baslayan mektupta Sah ısmail`e söyle deniyordu:

“Bilesin ve âgah olasin ki, ilahî hükümlerden sima çevirenlerin, dini ve seriati yikmaya çalisanlarin bu hareketlerine, bütün Müslümanlarin ve bu arada adalet sever hükümdarlarin, kudretleri nisbetinde engel olmalari farzdir. Bunu söylemekten maksadimiz sudur: Tekke kösesinden hâkimiyete yükselen sen, bu yolda yürüdün, Müslümanlarin memleketlerine saldirdin, sefkat ve utanmayi bir tarafa atarak zulüm kapilarini açtin, günahsiz Müslümanlari incittin, fitne ve fesadi kendin için temel prensip şekilde kabul ettin, “umur-i padisahî ve ahkâmt.i sehinsâhiyi muktezay-i heva-yi nefs ve ragbet-i tabiiyeye uydurup kuyud-i seriati hakk”ettin. ıbâhe-i muharreme ve irakat-i dima-i mükerreme, ve mescidleri yikma, türbe ve mezarlari yakma, ulemâ ile Peygamber neslinden gelmis olan seyyidlere ihânet “ve ilka-i mesâhif-i kerime der kazurat ve sebb-i Seyheyn-i Kerimeyn” bunun gibi isler, senin fena hallerinden bir kaçidir. Dillerde dolasmakta olan bunlar ve bunlara aynı hareketlerinden dolayi ulemâ kati delillere dayanarak senin küfür ve irtidadina, senin ve sana tabi olanlarin öldürülmelerinin vâcib olduguna; mal ve riziklarinizin yagma, kadin ve çocuklarinizin tutsak edilmesinin mübah olduguna ittifakla karar vermislerdir. Bu durum karsisinda ben, Allah`in emirlerini yerine getirmek, zulüm görenlere yardim etmek ve “merasim-i nâmus-i pâdisâhî için ” ipekli elbiselerimi çikardim, zirh giydim, kiliç kusandim, cet bindim ve Safer ayinin basinda Anadolu yakasina geçtim. Maksadim, Allah`in inayetiyle senin padisahligini yok etmek ve böylece âcizler üzerinden zulmünü ve fesâdini kaldirmaktir. lakin, kiliçtan öncelikle sana, Sünnet-i Seniyye icâbi ıslâmiyeti öneri ederim. Eger yaptiklarina pisman olup can ve gönülden istigfar eder ve aldigin kaleleri geri verirsen, tarafimizdan dostluktan baska bir sey görmezsin. ama fena hallerine devam ettigin takdirde “zulmet-i zulümden” simsiyah yaptigin yerleri nura kavusturmak ve senin elinden almak üzere insallah yakinda gelecegim. Takdir ne ise öyle olacaktir. Selâm, hidâyete tabi olanlaradir. (Safer 920)”

Osmanli insâ (mektup yazma) san`atina nümûne olabilecek bir mükemmeliyette kaleme alinmis olan bu nâmetre (name), dip notta da görülecegi bu gibi oldukça çok müellif tarafindan asil metinle birlikte alinmis olup, önemi herkes tarafindan kabul edilmistir. Osmanlilarin, Siî ve Kizilbaslar hakkindaki düsünceleri yaninda, niyet ve maksatlarini ortaya koyan bu mektupta, din ulemâsinin küfür ve irtidâdina hükmettikleri Sah ısmail`in, Hülefâ-i Râsidîn`e sebb etmesini kabul etmeyip tenkid eden Yavuz Sultan Selim, bu yüzden katline cevaz verildigini açikliyor, kendisinin de dinin takviyesi ile birlikte zulme ugramis ve kalbi kirilmis olanlarin yardimlarina kosacagini söyleyerek, padisahlarin bu konu hakkında gerekenleri yapmak zorunda olduklarina isaret ettikten sonra, denizden geçip üzerine yürümek şekli ile zulmünü âciz ve zavallilarin üzerinden kaldiracagini açiklar. bununla birlikte savastan önce “Sünnet-i Seniyye”geregi kendisine ıslâm.i teklif ile son pismanligin yarar vermeyecegini de açikliyordu.

Selim`in mektubunu Sah ısmail`e götüren Kiliç adindaki elçi, onu Hemedân`da bularak mektubu verir. Mektubu alan Sah ısmail, elçi Kilic`i öldürmekle beraber kendisinin de muharebeye hazir oldugunu Selim`e bildirmisti. Bu haber, Osmanli ordusu Erzincan ovasinda bulundugu sirada gelmisti. Lütfi Pasa, Sah ısmail`in bu haberi aldigi zaman çok korktugunu, ama bu korkusunu açiga vurmayip gizledigini söyler. Ayrica asker ve ordusuna da su sekilde hitab ettigini açiklar: ” Diyar-i Rûmetredan (Anadolu`dan) bir kârban (kervan) gelürmüs. Size firâvân genc (büyük bir hazine) ve mal getürür. üsenmem, korkmam ki, anlari (onlari) imamlar bize verüptür ki simdi 10 iki imam leskeriyle (askerleriyle) gelüp bunda alem (bayrak, sancak) dikmistir, el -ân (simdi) bizimledirler.

Selim, ayni gün Akkoyunlu Hânedani hükümdarlarindan olan ve o esnada Sah ısmail`e karsi savasa girismis bulunan Ferruhsad Bey`e de bir name göndermek suretiyle onu da kendisiyle birlesmeye çağrı etmisti.

Osmanli ordusu Yenisehir`den Konya`ya müteveccihen devinim ederek Seyitgazi`ye gelir. Selim, burada Kapikulu askerlerinden her birine biner akça sefer bahsisi dagitir. 20 bin timarli sipahiden meydana gelen öncü ordusuna da komutan olarak Vezir Dukakinzâde Ahmed Pasa`yi tayin eder. Sinop Valisi Karaca Ahmed Pasa`yi 500 süvari ile Sah tarafindan esir almak ve kesiflerde bulunmak üzere akina gönderen Selim, bunlarin arkasindan Mihal oglu Mehmed Bey`i de akincilari ile akina memur eder. Osmanli ordusu bundan sonra, Konya`ya gelerek Filâbâd çayiri`na yerlesir. Müelliferin ve bilhassa sefere istirak edenlerin bildirdiklerine göre Konya`daki ikameti esnasinda, Mevlânâ Celâleddin-i Rûmt.�`nin türbesini ziyâret etmis olan Yavuz Sultan Selim, fakirlere de sima bin akça sadaka dagitmis idi. Ayni zamanda timarli sipahilere de l00`er akça terakki ihsan eden Yavuz Sultan Selim, Kayseri`ye geldigi sirada Dulkadir oglu Alaüddevle Bozkurt Bey`le müzakerelere giriserek yaninda yer almasini ister. fakat, ihtiyarligindan bahisle sefere gelemeyecegini bildiren Dulkadir oglunun, hakikatte daha ıı. Bâyezid devrinde Osmanlilara iltica ile Selim`in yaninda savasa istirak ettigi bilinen ve Osmanli taraftari Sehsuvar oglu Ali Bey sebebi ile bu teklife pek sicak bakmadigi biliniyordu. O, Memlûklulara taraftar bir politika takib ederek Osmanlilara karsi cephe almis ve zahire yollarini da vurmak suretiyle orduda bas gösteren erzak buhraninin artmasina neden olmustu.

Dulkadirlilarin, Osmanlilar aleyhinde çikaracaklari muhtemel zorluklari gözönünde tutan Selim, Alaüddevle ile ugrasmaktan simdilik vaz geçerek 26 Haziran`da Sivas`a gelir ve l40 bin asker, 5 bin zahireci 60 bin deveye yükselen ordusunu bir yoklama ve sayima tabi tutma geregini duyar. Yoklamadan sonra muhtemel bir Siî ayaklanmasini önlemek maksadiyle Kayseri ile Sivas arasinda, ıskender Pasa komutasinda 40 bin kisilik bir ihtiyat kuvveti birakilmistir. Büyük bir kisminin hasta ve yasli oldugu anlasilan bu ihtiyat kuvveti, ordunun ric`at hattini tutacak, ayni sürede Sah ısmail`in Diyarbekir ve Bati siniri komutani Ustaclu oglu Mehmed Han`in yaptigi tahribat yüzünden ugranilan zahire ve saman buhranini da önleyecekti. çesitli yollarla zahire buhranini önlemeye çalisan Selim, Erzincan`dan Sah ısmail`e üçüncü defa Türkçe bir name yollar. Bu nâmede, daha önceki mektuplari hülasa eden Selim, yakinda Azerbaycan`a ulasacagini da bildirip Sivas ile Kayseri arasinda bir ihtiyat kuvvetini biraktigini açiklamaktan çekinmez.

Osmanli ordusu, l8 Temmuz`da Erzincan`a bagli Yassi- çemen`deki Hasan Bey çayirina geldigi sirada Sah ısmail`in elçisi Sah Kulu Akay Bevey Nuker ordugaha gelip Selim`e bir mektup ile içi afyon dolu altin bir kutu takdim eder. Sah ısmail, nâmesinde, Selim`i savasa zorlayan sebebi arastiriyor, Dulkadirlilarla düsmanlikta bulunmamis oldugundan bahsediyordu. Ayni sürede Selim`in mektuplardaki ifadesini de bir padisaha yakistirmayan Sah ısmail, bunlarin, afyon ile sarhos olmus kâtiplerin kaleminden çikmis oldugunu iddia ettikten sonra mektubunu ısfahan`da bir av esnasinda yazdigini bildiriyordu. Osmanlilarla dostluktan bahsetmekten geri kalmayan Sah ısmail, Timur zamaninda oldugu gibi memlekete karisikligin âriz olmasini arzulamadigini bu sebeple savas istemedigini belirttikten sonra, aksi durumda kendisinin de savasa hazir oldugunu beyan ediyordu.

öte yandan, Sah ısmail`in, verdigi söze ragmen henüz ortalarda görünmemesi, çorak arazide büyük bir müzayakaya (sikinti) maruz kalan asker arasinda hosnutsuzluga neden olmustu. Nitekim Firat Nehri (Karasu) kenarina gelindigi bir sirada isyan belirtileri görülmekte. ayrıca, sancak beyleri bunun gibi vezirler de, baslangiçta ileri gitmenin aleyhinde olmalarina ragmen, bunu açiklamaktan uzak duruyorlar. fakat askerin hareketini tanzim ile Erzincan`dan Azerbaycan`in merkezi olan Tebriz`e kadar katedilecek yolu 40 merhaleye taksim eden Selim`in, kararinda sebat etmesi üzerine, daha ileri gitmenin mahzurlarini arzetmek maksadiyle, Karaman Beylerbeyi Hemdem Pasa`yi, Selim`e gönderirler. Sehzâde Ahmed vak`asinda Selim`e hizmet etmek suretiyle onun, kardesine gâlip gelmesini saglamis bulunan ve çocuklugundan bu güne kadar Selim ile beraber Harem-i Humâyun`da büyümüs olan Hemdem Pasa, Padisahin, hakkindaki teveccühüne itimad ederek bu hususu arzeder. ısaret edilen tehlikeler ve ordunun içinde bulundugu sikintilar gözönüne alindigi zaman bu düşünce makuldu. ama hiçbir mani tanimayan ve tereddüt göstermeyen Selim, bunun askere çok fazla kötü bir misal olacagini düsünerek, Hemdem Pasa`yi feda etmek mecburiyetinde kalir.

Zeynel Pasa`nin, Karaman Beylerbeyi şekilde tayin edilmesi üzerine harekete geçen ordu, süratli bir yürüyüsle çermük`e gelir. Bu mevkide Selim, Bali Bey tarafindan esir edilen iki Kizilbasi, Türkçe şekilde kaleme alinmis bir mektupla Sah ısmail`e yollar. Osmanli Pâdisahi, bu dördüncü mektubunda da Sah ısmail`i tahrik ediyor, memleketinde günlerce yürüdügü durumda kendisinden bir haber alinmadigini belirttikten sonra, onun korktuguna hükm ederek bir tabibe başvuru etmesini tavsiye ediyordu. Mektubunda, “Ey ısmail, ülkemin sinirinda görünmekle bana meydan okudun. ıste ben geldim, haftalarca yürüdügüm halde ne senden ne de askerinden bir eser görmedim. ölümüsün yoksa sagmisin bilemiyorum, hile ve aldatmaktan baska bir sey bilmez misin? Sayet korkuyorsan bir tabib getir ki seni tedavi etsin. Seni daha çok korkutmamak için güzide askerlerimden kirk bin kisiyi Kayseri yakinlarinda biraktim. Düsman hakkinda lakin bu kadar lutuf gösterilebilir” dedikten sonra, Sah ısmail`in yönetimden vaz geçip inzivaya çekilmesini tavsiye eder. Müellifler, Yavuz`un, gizlenmekte devam edecegini tahmin ettigi Sah ısmail`e bir de kadin elbisesi gönderdigini kayd ederler. Buna ragmen kendisini gizlemeye devam ederse erkek sayilmayacagini bildiren Selim, Sünnî olan özbek Hani Ubeyd bu gibi Memlûk Sultani Kansu GavriÔye de birer name yazip, düsman memleketinde bulundugunu bildirir. çermük`cilt yoluna devam eden Osmanli ordusu, Sökmen`e gelir. Daha Tercan`da iken sonradan vezir olan Yanya Beyi Mustafa Bey ile Trabzon Sancak Beyi Mehmed Beyi, Bayburt`un zaptina m.`mur etmis olan Selim, Sökmen`de Gürcü Beyi Mirza çabuk`un elçilerini kabul eder. Elçiler, yanlarinda iki bin bas koyun ve bir miktar da zahire getirmislerdi. Gürcü Beyi bu vesile ile dostlugunu göstermis oluyordu.

Bundan sonra Tebriz`e dogru yine hareket emri verilmisti. Bunun üzerine çağımızda Agri vilayetine bagli Elesgirt kazasi Sakalli Köyü (Konagi)`ne gelen ordunun, ümerâdan bazi kimselerin de tesviki ile ” Düsman yok, harab memlekette nice seyahat ederiz?” diye mirildanip isyana basladigi görülür. Hatta bir rivayete göre bu ordu tarafindan, Selim`in çadirina içleri tehdid dolu mektuplar birakiliyordu. Bunun üzerine yigit padisah atina atlayip askerin içine dalmis, heybetle ve gayet vakurâne bir sekilde “Ehl ü iyal kaydinda olarlara destûrdur, gerü karilarinun yanina gitsünler, biz buraya gerü dönmek içün gelmedük! rahat arzulayan bu yola yarasmaz. Bizi isteyüp fi – sebilillah can ve bas feda edecek yigitler ölümden havf itmez (korkmaz). ölümden korkanlar gerü dönsün! Düsmanla çarpisacak merdler benümle gelsün. Eger içünüzde er yogise ben yalinüz giderüm” diyerek askerin hamiyet duygularini tahrik etmisti. Asker, bu cesaret ve yigitlik âbidesinin bir at oynatisina, bu tarzdaki heybetli hitâbetine ve küçük bir kiliç kimildatisina bile vurgun ve âsikti. Sevdikleri hükümdar komutana büyülenmis yekpâre bir kitle bunun gibi baglandi. Bu sözlerinden sonra devinim emri sağlayan Sultan`i, tek bir yeniçeri bile terk etmedi.

Esasen bu sirada öncü (pisdar) kuvvetlerin komutani Mihaloglu Memed Bey, Sah`in Diyarbekir emîri olan Ustacluoglu`nun Hoy`a geldigini, Sah ısmail`in de yaklasmakta bulundugu haberini vermesi, heyecanin yatismasina sebep olmustu. Bu arada Sah`tan gelen bir mektup ta bunu teyid etmisti. Pâdisah, ısmail`in isledigi bu hatadan istifade edip konak mesafelerini kisaltarak Sah`i karsilamak üzere harekete geçer. ıki gün sonra, gece Makû ile Hoy arasinda Tebriz`e 20 fersah mesafede bulunan çaldiran tepelerine ulasir. Selim, bu mevkide yeni tertibatlar almis ve safakla beraber savasa girismek ya da askere 24 saat istiraat vermek cihetlerinden birtanesini tercih etmek üzere Divân ( Meclis )`in reyine başvuru eder. genellikle, yol yorgunlugu münasebetiyle derhal savasa girisilmesini tehlikeli bulan devlet büyükleri, askere 24 saat istirahat verilmesinin uygun olacagi teklifinde bulunurlar. Buna karsilik, askerin içinde Alevî ve Siîlerin bulunmasindan ve istirahat aninda bunlarin düsmanla anlasabileceklerini gözönünde bulunduran Rumeli Defterdari Pîrî Mehmed çelebi, derhal savasa baslanilmasi gerektigini belirterek Yildirim Han devrindeki çubuk ovasi (Timur`la yapilan Ankara Savasi ) çözülmesinin bir benzerinin vuku` bulabilecegini, bu sebeple safakla beraber harbe mübaseret edilmesi (baslanilmasi) re`yinde oldugunu bildirir. Bu teklif, Yavuz Sultan Selim tarafindan kabul görür. Böylece devlet büyükleri, safakla beraber savasa baslama görüsünü kabul etmek mecburiyetinde kalirlar. Onlar, Selim`in emri üzerine savas nizami alip tepelerden ovaya inen kuvveterinin basina geçerler.

çALDıRAN ZAFERı

Savasa, 23 Agustos l5l4 ( 2 Receb 920. ) çarsamba günü günes dogarken ıranlilarin taarruzu ile baslandi. Dogubâyezid`in 80 km. güney dogusuyla Van Gölü`nün şimal dogusunda bulunan çaldiran Ovasi`nda mevzilenen Osmanli ordusunun sag kolunu, Anadolu Beylerbeyi Sinan Pasa ile Zeynel Pasa`nin emrindeki Anadolu ve Karaman kuvvetleri, sol kolunu ise Rumeli Belerbeyi Hasan Pasa komutasindaki Rumeli askerleri teskil ediyordu. Selim ise, eskiden buyana alisageldigi ve uygulandigi sekilde sipahi, silahdâr, ulûfeci ve gurebâ bölükleri ile çevrilmis olup, yaninda Hersekzâde Ahmed Pasa, Vezir Dukakinoglu, Vezir Mustafa Pasa ve Ferhad Pasa gibi devlet büyükleri, kadiasker vs. gibi din ve hukuk adamlari bulunuyordu. Bu arada, padisahin önünde yer piyasa tüfekçi ve yeniçeriler, araba ve develerden meydana gelen bir siper gerisinde bulunduklari gibi, sag ve sol cenahin nihâyetinde olup, biri l0.000, digeri 8.000 kisiden mürekkeb Anadolu ve Rumeli azepleri, birbirlerine zincirlerle baglanmis 500 topun önünde dizilmislerdi. öte yandan, öncü kuvvetinin çogunlugunu teskil eden Dulkadirli Türkmenleri ile Sahsuvaroglu Ali Bey`in ardçi kuvvetleri de Sadi Pasa`nin emrinde idiler.

Osmanli ordusunun bu dizilisine karsilik, ekserisi Ustaçlu, Varsak, Rumlu, Samlu, Kaçar, Afsar ve Karamanlu Türkmenleri`nden ibâret olup çeşitli hanlarin emrinde bulunan 80.000 kisilik bir süvari kuvvetinin basindaki Sah ısmail, ordusunu ikiye ayirmak ve sol kanadin idaresini verdigi Ustaçluoglu ile beraber girisecekleri bir çevirme hareketi sonunda azepleri yarmak ve onlarin saflarini geçmek suretile yeniçerileri arkadan vurmak niyetinde idi. Bu gayesini gerçeklestirmek için de sag cenahin komutasini üzerine almisti. Böylece, mükemmel bir sekilde techiz edilmis 40.000 seçkin süvarisi ile azeplerin ve bilhassa Rumeli kuvvetlerinin üzerine hücum eden Sah ısmail, baslangiçta basarili olur. Böylece, basta Rumeli Beylerbeyi Hasan Pasa olmak üzere pek çok sancak beyini sehid edip, bu kismi dagitir. lakin karsi taraftan hareket eden Ustaçluoglu, Anadolu askerinin mukavemeti ve Sinan Pasa`nin aldigi tedbirler üzerine Sah ısmail ile birlesmek üzere giristigi tesebbüste muvaffak olamaz. Zira Sinan Pasa, askerlerin saflarini muhafaza ederek, intizamli bir sekilde sür`atle toplara dogru çekilmelerini temin etmis, Ustaçluoglu ile kardesi Kara Han`i, maiyyetlerindeki Türkmenlerle birlikte, Osmanli topçusu ile karsi karsiya getirmisti. Bu savasta Safevîler “Sah”, Osmanlilar ise “Allah” nidâlari ve tekbir sadâlariyla savaş ediyorlardi.

Bu arada sunu da belirtmek gerekir ki, Safevî ordusunda piyade ve atesli silahlar nerdeyse bilinmiyordu. Her ne kadar ıran`da top kullaniliyor idiyse de bu, kale müdafaalarina hasr ediliyor, meydan muharebelerinde kullanilmasina önem verilmiyordu. ayrıca Sah ısmail, casuslari vâsitasiyle, Sultan Selim`in askerî tertibatina vâkif oldugu ve toplarin tanziminden haberdar bulundugu için askerini iki kola ayirmisti.

Sah ısmail`in süvarileri, sayi olarak Osmanli kuvvetleri ile neredeyse denk idiler. Bundan baska ıran ordusu, savasi kendi topraklarinda kabul ettigi için bıkkın degildi. Buna karsilik, Yaklasik 2500 kilometrelik uzun bir yoldan gelen l00.000 kisilik Osmanli askerleri ile atlari yorgundu. Ayni zamanda yiyecek sikintisi da vardi. Sayica en az Osmanli kuvvetleri kadar olan Sah`in ordusu ise dinçti. Zira bu ordu, Tebriz benzeri çok fazla kisa bir mesafeden gelmisti. Asker iyi beslenmis ve sahlari için her türlü fedakârliga hazir, ona taabbüd edercesine bagli idi. Topuz, yay ve mizraklarla donatilmis savasçilarin atlarina çelik eyerler vurulmustu. O zamana kadar, zaferden zafere kosmus bir hükümdara mt.�lik olduklarindan dolayi da metre�neviyatlari bir hayli yüksekti.

Osmanli toplarinin ates açmalari üzerine Siî ordusu dagilir. Zira basta Ustaçluoglu olmak üzere pek çok aşırı komutan bu esnada öldürülmüstü. Bunun üzerine savas, Osmanlilarin lehine döndü. diğer taraftan Yavuz Sultan Selim, Rumeli askerlerine yardim etmek üzere bir kisim yeniçerileri yardima göndermis, siperlerin arkasinda bulunan yeniçerilerin de tüfek ile ates etmelerini emr etmisti. Beklemedikleri böyle bir durumla karsilasan Siî ordusunda genel bir panik havasi esmeye baslar. Bu arada vaziyeti düzeltmek ve ordusunun moralini takviye etmek maksadiyle her tarafa kosan Sah ısmail, birkaç kez at degistirmis, bir aralik da atindan düsüp yere yuvarlanmisti. Bu hengamede, üzerine yürüyen bir Osmanli süvarisinin, Sah üzerine yürüyüp öldürmek üzere iken, tipki onun gibi giyinmis ve kendisine benzeyen en yakin adami Mirza Sultan Ali`nin esareti göze alarak öne geçmesi üzerine kurtulur. O, bu kurtulusunu sonradan at-çeken lakabini alacak olan Hizir ismindeki bir Türkmen korucunun, hayati pahasina ona atini vermesiine borçludur. Böylece, tutsak olmaktan kurtulan Sah ısmail, aksama dogru artik hiçbir ümidin kalmadigini görünce, sür`atle Tebriz`e dogru kaçmis, fakat kendisini burada da emniyette görmedigi için Sultaniye (veya Dergüzin)`ye çekilmek durumunda kalmisti. Onun kaçmasi üzerine bütün Siîler, karsi koymaktan vaz geçerler. Bu arada bir kismi esir, bir kismi da maktul düser. Lütfi Pasa, Siîlerin büyük hezimeti ile sonuçlanan çaldiran Savasi`na ” Sûfi-kiran ” adini verir.

Sah`in, yaralanip kaçmasindan sonra ıran ordusu daha fazla direnemeyerek dagilmis ve safakla baslamis olan bu korkunç savas, o gün aksam üzeri, Osmanlilarin büyük bir galibiyetiyle sona ermisti. bununla birlikte Pâdisah, yatsi vaktine kadar atindan inmez. Tarihin en büük meydan savaslarindan bir tanesi olan çaldiran Savasi`nin kazanilmasinda “düzen ve tahkim islerindeki” üstünlügün, atesli silahlara sahip olmanin, Osmanli askerinin essiz fedakârliginin ve son şekilde Yavuz Sultan Selim`in askerî dehasinin büyük payi vardir.

Bu muzafferiyeti müteakip Siî ordugahi, bütün hazineleri, Sah`in ve ümerasinin zevceleri ile birlikte Osmanlilarin eline geçer. çok fazla çetin geçtigi anlasilan çaldiran Savasi`nda, her iki taraftan da pek çok insan ölmüstü. Savasi müteakip çaldiran sahrasinda iki gün divân kurduran Selim, Muhyî çelebi`nin bildirdigine göre, sehid düsenlerin nâmina bir kabir yaptirip üstüne ölüm tarihlerini bildiren amûd (doğrudan) diktirmistir.

çaldiran Zaferi, Anadolu birliginin hâlâ devam eden en büyük istinadgâhi olmakla kalmamis, ayni zamanda güney Anadolu ile Ortadogu`nun anahtarlarini da Yavuz`a takdim etmisti.

çaldiran Zaferi`nden sonra Hoy Sahrasi`na gelerek Dukakinzâde ile Defterdâr Pirî çelebi ve büyük bir Osmanli tarihi (Hest Behist) yazmis olan ıdris-i Bitlisî`yi Tebrize gönderen Sultan Selim, bunlar vâsitasile sehirliye emân vermis ve uzun bir yürüyüsten sonra, yerlere serilmis kiymetli halilar üstünden geçerek 5 Eylül l5l4`te sehre girmistir. Bir hafta kadar Tebriz`de kalan Sultan Selim, Sah`in hazinelerini ile bazi sanatkârlari ıstanbul`a yollar. Bu sirada Tebriz`de bulunan Timur`un torunu Hüseyin Baykara oglu Bediüzzaman ile kendisine birisi Farsça, digeri çagatayca olmak üzere kaleme alinmis iki kaside takdim eden Mehmed Hâfiz ve oglu Hasan Can ( Hoca Sa`düddin Efendi`nin babasi ) ile beraber Sultan Selim`e siginmislardi. özellikle, Sultan Selim`in büyük hürmet ve saygisina mazhar olmak şekli ile kendisine günde l.000 akça tayin edilen Bediüzzaman, Osmanli ordusu ile beraber ıstanbul`a istikbal ve bir müddet sonra Eyüb`de vebadan vefat edecektir.

Yavuz Sultan Selim`in, bir haftalik ikameti esnasinda Tebriz`deki faaliyetleri, bize onun hakkinda bilgi vermektedir. O, Tebriz`in Sâhib – Âbad mahallesinde bulunan ve mavi altin sarisi çinilerle süslü Sultan Hasan Câmii`nde, Hülefa-i Rasidîn ile Ashab-i Kirâm.in isimlerini hutbede okutmus, Sah ısmail tarafindan gerek Akkoyunlulardan, gerekse Seybek Han`dan müsadere edilmek şekli ile alinmis bulunan hazinelere el konmustu. Bu arada bir kisim fillerle, Sah ısmail`in, Akkoyunlu Türkmen Ulusu Beyleri`nden Yakub ve Timur torunlarindan Ebû Said`den gasb etmis oldugu emanetleri ıstanbul`a sevk eden Selim`in, Tebriz`in mahir ehil ve sanatkârlarindan bir kismini ıstanbul`a gönderdigine dair kaynaklarda bilgiler bulunmaktadir. Nitekim Muhyi çelebi`nin Selimnâmesi`nde, kiliççilardan, cebecilerden, okçulardan ve yaycilardan l700 hânenin ıstanbul`a gönderildigine dair verilen haberler, seferin rûznâmesini tutan Haydar çelebi tarafindan da te`yid edilmektedir.

Sah taraftarlari (Kizilbas) ile meskûn bu mintikada daha fazla kalmayi tehlikeli bulan Sultan Selim, bir hafta sonra Tebriz`i terk edip Nahçivan yoluyla Karabag`a çekilmek zorunda kalmistir. bununla beraber, onun, kisi bu eski ılhanli merkezinde geçirmek tasavvurunu anlayan devlet büyüklerinin telasi, bazi karisikliklarin çikmasina neden olmustur. Nitekim, ordu, Aras Nehri kiyilarina geldigi zaman, bunlarin tesvikiyle harekete geçen yeniçeriler, padisahin etrafini sararak, parça parça olmus elbiselerini mizraklari önünde göstererek dönmek istediklerini hatirlatmak isterler. Böyle bir hareketle karsilasan Selim, Kars ve Bayburt üzerinden ıstanbul`a dogru hareket eder. Bu arada zaferi bildirmek için, komsu devletlere fetihnâmeler yazilip gönderilir.

Yavuz Selim, Amasya`da iken, Sah ısmail tarafindan gönderilen elçilik heyetini kabul etmez. Bu arada, Kemah kalesine siginmis olan ve kalelerinin metanetine (saglamligina) güvenen Kizilbaslar, kendilerine yakin olan Osmanli topraklarina durmadan tecavüz ettikleri için, kisi Amasya`da geçirmekte olan Yavuz Selim`e tecrübeli bazi kimseler: “Kemah kalesi Kizilbaslar elinde bulundukça, Bayburt ile Erzincan bu gibi kasaba ve sehirlerde bir güvenlik saglamanin mümkün olmayacagini” bildirirler. Bunun üzerine Dogu Anadolu`da esasen hakimiyet kurmayi lüzumlu gören Pâdisah, Yildirim Bâyezid zamaninda Osmanli topraklarina katilmis, lakin Timur istilasindan sonra kaybedilmis bulunan Kemah kalesinin kusatilmasini Biyikli Mehmed Pasa`ya emreder. l9 Mayis l5l5`te bizzat Pâdisah`in istirak ettigi hücumla alinan Kemah kalesinin muhafizligina Karaçin oglu Ahmed Bey tayin edilir. Bu arada ıran üzerine yapilan devinim esnasinda, Osmanli ordusunun yiyecek kollarini vuran Dulkadirogullari`nin ülkesi alinarak Maras ve Elbistan Osmanli topraklarina ilhak edilir. Daha sonra ıstanbul`a hareket eden Sultan Selim, ll Temmuz`da sehre girer.

çaldiran Zaferi`nden sonra, basta Diyarbekir olmak üzere, Dogu Anadolu`nun birçok sehri, Osmanlilarin eline geçer. Böylece, Selçuklulardan sonra bozulan Anadolu birligi tekrar ve kalici olarak saglanmis olur. Biyikli Mehmed Pasa, Diyarbekir Beylerbeyligi`ne getirilir. Tarihçi ıdris-i Bitlisî de müsavir şekilde onun yanina verilmekte. ıdris-i Bitlisî`nin gayretleriyle Harput, Meyafarikin, Bitlis, Hisnikeyfa, Urfa, Mardin, Cezire ve Rakka`ya kadar güney Dogu Anadolu bölgesi ile Musul dolaylari Osmanli idaresine geçer. Bu sayede Tebriz – Haleb ve Tebriz – Bursa ıpek yolu Osmanlilarin kontroluna girmis olur. Ayrca, Siî akidesinin yayilmasi büyük ölçüde durdurularak propaganda malzemesi saglayacak imkânlara set çekilmis olur. gene bu zaferle geçici de olsa Safevî tehlikesi ortadan kalkmis oluyordu.. Bu zaferden sonra Yavuz Sultan Selim “Sah” ünvanini kullanmaya baslamis, hatta bu ünvan “Sultan Selim Sah” diye sikkelere de islenmistir. Yavuz`dan sonra gelen padisahlar da ayni ünvani kullanip kendi dönemlerinde basilan paralara bu ünvani yazdirdilar. Bundan dolayi bu ünvanla basilan paralara “Sâhî” bayağı verilir.

YAVUZ DöNEMıNDE CELÂLîLER

Yavuz Sultan Selim döneminde, yalnızca ülkenin sinirlari disinda bulunan Kizilbaslar degil, ayni sürede sinir arasında bulunanlari da devleti ugrastiriyordu. Zira Osmanli sinirlari arasında uzun süreden bu güne kadar, Safevîler adina yapilan propagandalar, kisa zamanda tesirini göstermisti. Bu sebepten dolayı, sayilari küçümsenmeyecek bir insan kütlesinin gönlü, Safevî Devleti`ne baglanmisti. Osmanlilar aleyhine çalisan bu insanlar, ayaklanmak için müsait bir zaman ve firsat kollamakta idiler. Nitekim bunlar, sehzâdeler arasindaki rekabet esnasinda Yavuz`un, babasina karsi olan isyanini, devletin en zayif ani olarak degerlendirip Sah – Kulu`nun idaresi altinda harekete geçerler. Böylece memleket adina büyük bir tehlikenin meydana gelmesine sebep olurlar. birçok cana mal olan ve güçlükle bastirilan bu ayaklanmadan sonra sükûnet saglanamadi. Zira bu sefer de Nur Ali isyani bas göstermisti. Bu da Sah – Kulu isyanindan daha az korkunç degildi. Sayet Yavuz Sultan Selim`in aldigi tedbirler olmasaydi, belki de o tarihlerde bunlarin daha korkuncuna sahid olunacakti. Bunlara karsi onun, yerinde ve müsamaha göstermeden harekete geçmesi, bir lahza bu başkaldırı alevinin etrafi sarmasina engel olmus, ama atesin büsbütün söndürülmesine yetmemisti. Bu itibarla Siîlik, daha dogru bir ifadeyle Safevîlik adina, süre süre ortaya çikanlar oldu. ıste l5l9`da Celâl adindaki Kizilbasin çikardigi başkaldırı da bunlardan biriydi. Bozok`lu ve Kizilbas ileri gelenlerinden biri olan Celâl, “kendüyi mecnûnluga urup ve abdal kisvetine girüp vatani ve eskiya encümeni olan Bozok`şafak Tokat semtine firar” edip Turhal civarina gidip orada bir magaraya yerlesir. Burada, gizlice onu ziyarete baslayan Kizilbaslar, “MeczûbGi ilâhidir” diyerek adini etrafa duyurmaya ve söhretini artirmaya basladilar. O tarihlerde, bu bölge halkinin çogunun Kizilbas ve Kizilbasliga mütemayil oluslari, Celâl`in isine aşırı yaramisti. öte taraftan o, derece derece kendisini halka kabul ettirmee çalismis ve etrafini aldatmakta büyük bir maharet göstermisti. Gerçekten önceleri o, “Mehdi bu gardan (magara) asikâr olsa gerektir, ve ben intizarla (beklemekle) m.`murum” diye ise baslayarak çok sayıda insani buna inandirdiktan ve bu böylece yeterince güçlendigini hissettikten sonra gerçek yüzü ile ortaya çikar. Bu esnada da kilicin kendisini kesemeyecegini iddia ederek ” Halife-i zaman ve Mehdi-i devrân benim” demeye baslamisti. O günkü cemiyet arasında böyle sözlere inananlar büyük bir yekun tuttuklari için kisa zamanda Celâl`in yaninda çok sayida Kizilbas toplandi. Bir müddet sonra da “âlemi men serbeser alsam gerek, tümce münkir gitse ben kalsam gerek” diye kendisine büyük bir pâye sağlayan bu adamin etrafinda toplananlardan bir kisminin, onun politik bir amaç ugruna çalistigini bilmemeleri olasıdır.

Vezir-i A`zam Piri Pasa`nin, Firat kenarindan ayrilarak padisahin yanina gidisini firsat bilen Celâl, Sah – Veli ünvani altinda ve belki de Sah ısmail`den aldigi komut sonunda harekete geçer. ısyan, evvela Bozok vilayetinde baslamisti.”Ol etrafta bulunan kura (köy) ve kasabatin (kasabalar) sükkânina (sakinlerine) teaddi ve tecavüz” etmek suretiyle baslayan bu hareketin çok aşırı çabuk gelistigi anlasilmaktadir. çünkü Bozok`ta, Sehsüvaroglu Ali Bey`in oglu üveys`in evini bastigi zaman Celâl`in yaninda 4000 kisilik bir güç vardi. Bu kuvvetin kisa bir zaman içinde çogaldigi ve Rum Beylerbeyi olan Sâdi Pasa`nin kuvvetlerini yenecek bir hale geldikleri görülür. Gerçekten Sâdi Pasa, isyanin çiktigi ilk anlarda bu isyani bastirmak ve bununla çarpismak gayesiyle asker toplamak için Zile`ye gidip etrafa ulaklar gönderdigi bir sirada onlarin hücumuna ugramisti. Asker sayisi az olmakla birlikte isyancilarin önünden kaçmayi düsünmeyen Sâdi Pasa, onlarla savasa girer. Sabahtan aksama ve ertesi gün ögleye kadar devam eden savasta yaralanan Sâdi Pasa`nin yaninda bir aşırı askeri de sehid düsmüstü. bununla birlikte, yarali olarak Amasya`ya çekilen Sâdi Pasa, yine asker toplayip yine faaliyete geçer. ancak Sah-Veli`nin kuvvetleri, “Keçeci ve çanagi diye isimlendirilen melâhide (mülhid, dinsiz) taifesinden ” ve Kizilbaslardan büyük yardimlar gördügü için günden güne sayilari artiyordu. Bu arada, Sâdi Pasa`ya karsi kazanmis oldugu zafer de Celâl`in söhretine söhret katiyordu. Hatta bu söhret, Sah ısmail`in adini dahi unutturmustu.

Sâdi Pasa`nin mektubundan yahut baska bir kaynaktan haber aldigi bu isyani çok mühim ve ciddi telakki eden Sultan Selim, Rumeli Beylerbeyi Ferhad Pasa`ya, vezirlik pâyesi vererek isyani bastirmaya mt.`mur eder. Ferhad Pasa, kapihalkindan ve yeniçeriden bir miktar askerle yola çikar. Bilahere o, Sehsüvaroglu Ali Bey, Karaman Beylerbeyi Hüsrev Pasa ve Sivas (Rum) Beylerbeyisi olan Sâdi Pasa ile birlikte, isyan eden Celâl ve askerleri üzerine yürürler. Bunun üzerine, burada tafsilatina girmeyi gerekli görmedigimiz büyük bir mücadele meydana gelir. Bu mücadelenin sonunda, Lütfi Pasa`nin ifadesiyle “nihayet ol bagilerin (eskiya) ekseri kirilüb ve baslari olan habisin basi kesilüb Sultan Selim`e gönderdiler” diye verdigi bilgi ile yetinmek istiyoruz.

Devletin en kudretli devrinde, büyük çaba ve zorluklar sonucunda bastirilan bu isyandan sonra, Anadolu`da her ne sebeple olursa olsun meydana gelen ayaklanmalara, bu Celâl`in adina izafeten Celâlî denecektir. Celâlîler, özellikle Anadolu`da, zaman zaman harekete geçip yurdun tahribinde ve halkin soyulmasinda ciddi rol oynayacaklardir. Celâlîlerle ilgili şekilde Tosya kadisi ile il halkindan ileri gelenlerin gönderdikleri name, bunlarin isledikleri cinayetler ve sebep olduklari kötülükler hakkinda bilgiler vermektedir. Bu mektuptan anlasildigina göre on yildan buyana halkin rahatinin kalmadigi, evlerinin yakildigi, yiyeceklerinin ve hatta kadinlarinin zorla ellerinden alindigi, bu nedenden, köy halkindan da pek aşırı kimsenin kaçip yurdunu terk ettigi, arka kalanlarin ise gerek malî gerek siyasî hiç bir seye güçlerinin yetmedigi belirtilmektedir.

YAVUZ SULTAN SELıM`ıN cenup SıYASETı

Tuttugunu koparan bir padisah şekilde adlandırılan Yavuz Sultan Selim, dönemindeki imkânlarla her bakimdan âdil ve mazbut dinî, idarî, ekonomik ve sosyal bir nizam kurarak ıslâmetreâlemini tek elde toplamak gayesini güdüyordu. Bu nedenden dolayı olacak ki, kendisini bu hedefinden uzaklastirmak isteyen her seye karsi mücadele etme kararinda idi. Bu bakimdan, dur durak bilmeyen atesîn mizaci ile o, geçmisi unutmak istiyordu. Herhalde bunda haksiz da sayimazdi. Zira babasi ıı. Bâyezid`in zamani, bir bakima baba mirasi ile yetinen, nisbeten kisir ve durgun bir devir idi. Binaenaleyh, bu yeni çark, muhtesem mazi mirasina yeni bir seyler ek etmeliydi. Gerçekten, tempoyu yükselten Yavuz Sultan Selim`in gayesi göze çarpan idi. O, bir ıslâm.birligi kurmak ve Osmanli Devleti`ni de bu birligin merkezi haline getirmek istiyordu.

bütün dostane çabalarina ragmen, savas olmadan kurulmasini istedigi bu birlik, bir türlü saglanamiyordu. Bunun içindir ki, birlik davasinin gerçeklesmesi ve bu düsünceyi fiile geçirip tercüme edecek olan vâsita da kiliçtan baskasi degildi. O, bu kilici kimlere çalacagini da çoktan planlamis bulunuyordu. Zira o, bu birlige engel olmaya çalisanlari aşırı iyi taniyordu. Bu bakimdan onlarla gerektigi sekilde mücadele etmeliydi. evvela, büyük hayal ve ümitlerle, yalniz ordularini degil, akide (inanç) ve mezheplerini de seferber etmis olan ıranlilar`i hizaya getirecek, sonra da oynak ve iki yüzlü bir siyaset takip ederek Suriye ile Misir`in arasina gerilmis olan Dulkadirogullari`ni ortadan kaldirip cenup şeklini açacakti. Böylece sira, “Sâhib-i Haremeyn” ünvanini tasiyan Memlûk Devleti ile ugrasmaya gelecekti. fakat bu bahadir ve gözüpek insanlarla savasmak belki de harp tarihinin nadir gördügü cenklerden bir tanesi olacakti. bununla birlikte hem gözünü hem de gönlünü Sark`a ve Sark`i tek elde toplmaya dikmis olan hükümdar, “Sâhib-i Haremeyn” ünvanini, Memlûk Sultani`nin elinde birakmama azminde idi.

Yavuz Sultan Selim`in bu düsüncesini degerlendirdigimiz zaman onun, cenup ve kismen Dogu Siyasetini 3 baslik altinda ele almak gerekir. Bunlar:

1. Dulkadirogullari Beyligi`nin Ortadan Kaldirilmasi,

2. Diyarbekir`in Zapti,

3. Memlûk Devleti ile Olan Münasebetler ve Bu Devletin Ortadan Kaldirilmasi.

DULKADıROGLU BEYLıGı`NıN ORTADAN KALDıRıLMASı

ıran seferine çikan Yavuz Sultan Selim, Alaüddevle`nin, Sah ısmail`e karsi olan husumetinden dolayi, kendi saflarinda harbe katilmasini istemisti. ama Alaüddevle bu istegi kabul etmedigi benzeri kendisine tabi bazi asiret kuvvetlerini, Osmanlilarin zahire kollarini vurmak için görevlendirmisti.

Daha öncelikle, Osmanlilarin yardimi ile Dulkadir Beyi olan Sehsuvar Bey, ugradigi maglubiyet üzerine Kahire`ye götürülüp orada idam edilmisti. Osmanlilara siginip iltica etmis olan oglu Ali Bey, devlet hizmetine girmis, gerek çaldiran`dan evvela, gerekse bizzat çaldiran`da büyük hizmetler görmüstü. Bundan dolayi padisah tarafindan, Gedik Ahmed Pasa`ya ait olup hazineye alinmis olan bir altin kiliç ile taltif edilmisti. Bundan baska, Alaüddevle`nin elinden alinacak alanın Ali Bey`e verilmesi de padisah tarafindan va`d olunmustu. Nitekim çaldiran Seferi`nden dönülürken Kayseri ve Bozok sancaklarinin ikisi de Ali Bey`e verilmekte. Böylece o, Dulkadir Beyligi`nin sinirlarindaki bölgeye tayin edilmis olur.

Sehsuvaroglu`nun bu iki sancaga tayininden süphelenen Alaüddevle, bu durumu Memlûk Sultani`na sikâyet eder. O da Sultan`in, Kemah üzerine sefere gittigi bir sirada Yavuz`a elçi gönderip bu halden sikâyet etmis ve Ali Bey`in o sancaklardan alinmasini rica etmisti. Buna karsilik Yavuz Sultan Selim, Alaüddevle`nin elinde bulunan Dulkadir ülkesinin kendisinden alinip Ali Bey`e verilecegini bildirir. Bu haber, Memlûk hükümdarini epey tedirgin eder.

Yavuz Sultan Selim, Kemah`i alip Sivas`a geldigi sirada Rumeli Beylerbeyligi`ne tayin ettigi Hadim Sinan Pasa`yi 40.000 kisilik bir kuvvetle Dulkadir üzerine gönderir. Bu arada Sehsuvar oglu Ali Bey`i de bu birlige kılavuz ve öncü olarak tayin eder. Kendisi de onlari takiben ürgüp`le Kayseri arasindaki ıncesu`ya gelip bekler.

Sinan Pasa`nin, Dulkadir hududlarini geçtigi haberini saha Alaüddevle Bey, karsi koymak için muharebeye hazirlanir. lakin Göksun muharebesinde bozularak sür`atle kaçip Elbistan`in güneyindeki Turna Dagi ( Nurhak )`na sigindiysa da takip olunur. Son defa burada yapilan savasta basta kendisi ile dört oglu ve beylerinden otuz kadari maktul düser.

Böylece Dulkadir Beyligi, tam olarak zapt edildikten sonra basta Maras ve Elbistan olmak üzere, bir sancak itibar edilerek, Osmanlilarin yüksek hâkimiyeti altinda kalmak üzere Sehsuvaroglu Ali Bey`e verilmektedir. Dulkadir ailesini bir hamlede ortadan kaldiran Hadim Sinan Pasa, bu hizmetine karsilik olarak, münhal bulunan vezir-i a`zamliga tayin edilir.

Osmanlilar, Dulkadir topraklarini elde etmek suretiyle Memlûk Devleti`ne bagli çağımızda Suriye denilen bölge ile el-Cezire mintikalarini tehdid edebilecek hale gelmislerdi. Zira artik onlarla ayni sinirlari paylasmaya baslamis oluyorlardi. Bu da Osmanli – Memlûk savaslarini hazirlayan sebeplerden bir tanesi şekilde kabul ediliyor.

a. ıstanbul`da Alinan Bazi Tedbirler

Dulkadir Beyligi`nin, Osmanli mülküne ilhakindan sonra ıstanbul`a dönen Yavuz Sultan Selim, devlet yönetiminde gördügü birtakim aksakliklari gidermek için bazi tedbirlere bas vurma ihtiyacini hisseder. Bu tedbirlerden biri yeniçeriler, digeri de Haliç Tersanesi ile ilgiliydi. Bu konularda yeni düzenlemelere gitmek mecburiyetinde oldugunu hisseden hükümdar, Misir`a gitmeden evvela bu isleri tamamlamaliydi. Bir kere, firsat buldukça ayaklanan, yagmalara, fitnelere ve isyanlara kalkisan ordunun arasında bir islâthat yapmak ve bu arada donanmayi da güçlendirmek gerekiyordu. Zira, Arap ordularinin, bir zamanlar Akdeniz`de bir Müslüman hâkimiyeti kurmak için, kara ordusu kadar deniz kuvvetlerine de ihtiyaç duymus oldugunu, tarihten ögrendigi bu gibi tecrübeleri de onun bu fikrini destekliyordu. proje ve hesaplarini, iyi bir idarî kavrayis ve askerî anlayisla düzenleyen Pâdisah için, mt.�zinin dogru ve yanlis hareketleri, kulak verilmesi gereken iki önemli sâhid demekti.

YENıçERı AGALıGıNDA ıSLÂHAT

Dulkadir Beyligi`nin ilhakindan sonra ıstanbul`a dönen Pâdisah, gerek çaldiran öncesi, gerekse Amasya`da asker tarafindan meydana gelmis olan yagma, serkeslik ve isyan hareketleri üzerine bazi tedbirler alip hemen uygulamaya koyma zaruretini duymustu. Bu bakimdan o, askeri tam bir disiplin altina alip ocagi islâh etmek arzusunda idi. Bu sebeple, ocak üzerinde lahza`ane geregince büyük bir nüfuzu bulunan ocak ihtiyarlarini huzuruna çagirarak Amasya`daki itaatsizligin müsebbiblerinin kimler oldugunu sorar. Bunlar, gene ocak anlayis ve yardimlasmasi geregi şekilde “Cümlemüz mücrimüz, devletlû Hüdâvendigâr`dan afvumuzu reca eylerüz” diye cevap verirler. Onlarin bu cevaplari ocak an`anesine uygundu. Pâdisahin, devlet ricalini bu yolla sorguya çekmesi, ortaya bir takim isimler çikardi. Bunlardan ıskender Pasa ve Sekbanbasi Balyemez Osman Aga idam edildiler. Kadiasker Tâcizâde Câfer çelebi, “ılmiye Sinifi”ndan oldugu için, huzura çagirilip, kendisine “ıslâmt.askerini itaatsizlige ve isyana tesvik edenin cezasinin ne oldugu” sorulur. O da “sâbit ise ser`an politika edilmesi gerekir” cevabini verince l8 Agustos l5l5`te politika edilir.bayağı geçen devlet adamlarini siyaset etmekle beraber Yavuz, büyük hatip, sair ve Türk insa mektebinin (ekol) büyük temsilcilerinden biri olan Tâcizâde`nin ortadan kaldirilmasina aşırı üzülür. Yavuz, derin bir tahkikat sonucu, isyan tesvikçileri olarak gördügü sahsiyetleri ortadan kaldirdiktan sonra Yeniçeri Ocagi`nin islahi için, ihtiyarlarla anlasip bazi tedbirler alir. Buna göre, bundan böyle “Yeniçeri Agasi”, saray tarafindan, ocak erkân-i harbiyesi de, saltanat makaminca tayin edilecekti. Bu suretle, yüksek kumanda heyetini, daha siki baglarla saltanat makamina bagladi. bütün bu çalismalar, Selim`in, zahmet bilmeyen gayretlerinin, idaredeki tezahürlerini bize aks ettiren görüntülerinden baska bir sey degildir. aynı gayretleri, devlet kademelerinin her safhasinda görmek olasıdır.

HALıç TERSANESıNıN GENıSLETıLMESı

Yavuz Sultan Selim, aldigi askerî islâhat tedbirlerinden sonra, deniz kuvvetlerinin gelistirilmesi ve Venedik ile ıspanya donanmalarindan daha üstün duruma gelmesini istiyordu. güçlü bir donanmaya sâhip olmak için de Haliç Tersanesi`nin, günün sartlarina göre genisletilmesini düsünüyordu. O, bir taraftan asker üstündeki tesirini artirirken, bir taraftan da devletin durumuna göre kifayetsiz kalan deniz gücünün yine kuvvetlenmesine çalisiyordu. ıran Sahi üzerine açilan sefer esnasinda ordunun yiyecegini Trabzon`a kadar götürmek için kullanilan donanma, bu is için yeterli olmadigi bunun gibi Hiristiyan donanmalarina karsi koyacak güçte de degildi.

Sehzâdelik yillarindan beri aşırı az bir uyku ile yetinip, kitap mütalaasi ve tefekkürle mesgul olan Pâdisah, bir gece yarisi Vezir Pirî Pasa`yi çagirarak, ona Tersanenin genisletilme fikrini açarak “Bu akreplerin (Hiristiyan devletlerin), denizi gemilerle örttüklerini, Rumeli sahillerinde Venedik, Papalik, Fransa ve ıspanya bayraklarinin dalgalandigini, bunun da vezirin tenbelligi ile kendisinin müsamahasindan dogdugunu, artik kuvvetli ve aşırı sayida gemiden mütesekkil bir donanma sahibi olmak istedigini” söyler. Pasa, “bunu, kendisinin de düsündügünü, yarin Divân`a girdigimizde diger vezirler ile özellikle beni tekdir etmenizi ve derhal tersane insasi ile 500 harp gemisinin techizi için buyruk vermenizi, bu hareketin Frenkleri korkuya dûçar edip, onlari muâhedelerini yenilemeye ve vergilerini vermeye zorlayacagini, bu suretle masrafin küffârin altinlariyla karsilanacagini beyan ile azami 40 kadirganin denize indirilmesinden sonra Frenklerin, muâhedelerini yenilemek ve vergilerini vermek için birbirleriyle yarisacaklarini” söyler. Böylece Haliç`te l60 gözlü, büyük bir tersane vücuda getirilerek gemilerin insaasina baslanir. Böyle bir tesebbüsün yerinde oldugu anlasiliyor. sebebiyse henüz gemiler bitmeden Avrupa devletlerinden bazilari muâhedeleri yenilemeye ve vergi ödemeye baslarlar. Pirî Pasa`nin görüsü dogrultusunda Macaristan Osmanlilarla bir senelik mütareke imzalar. Lehistan da anlasmaya dahil olanlardan olur. Eflak Prensi de vergi verecegine dair Pâdisah`a arzda bulunmaktadır. tüm bu gelismeler, Misir`a el atma arzusunda olan Pâdisah`a lüzumlu donanma ile Avrupa barisini sagladi. Bu tesebbüsler, Yavuz`un siyasî yönünün büyüklügünü ve onun azametini göstermeye kâfidir.

Bu tedbirlerin, görünüste ıran`a karsi yapilacak yeni bir seferin hazirliklari oldugu etrafa duyurulmus ise de, gerçekte Yavuz Sultan Selim`in, büyük bir önem verdigi Sark (Dogu) ticaretini, Kizildeniz`in güney kapisini (Bâbu`l-Mendeb) bile ele geçirip kapayan Portekiz donanmasina karsi koruma hususunda acz gösteren ve elinden bir sey gelmeyen Memlûk Devleti aleyhine harekete geçmis bulunuyordu. öyle anlasiliyor ki, Kizildeniz`i kapatan Portekiz donanmasina karsi bir varlik gösteremeyen Memlûk Devleti, Portekiz donanmasinin, Mekke`nin liman sehri olan Cidde`ye gelmesine de engel olamayacakti. Bu da “Haremeyn”in, tehlikeye girmesi demekti. Böylece, ıslâm.âleminin kalbi durumundaki bölge, bütün bir ıslâm.dünyasini mateme bogacak ve onu huzursuz bir hâle getirecekti. Gerçi, l508 yilinda Hindistan`in Saul limanindaki savasta, Memlûk donanmasi Portekizlilere ait birlikleri hezimete ugratmisti. lakin Portekizliler, Misir donanmasina büyük bir zayiat verdirerek bunun intikamini aldilar. Onlar sadece bu intikamla kalmadilar, l5l3 yilinda Aden`i de ele geçirdiler. Kansu Gavri, onlarla savas için yeni bir donanma hazirladi. Bu donanma için gerek gemi malzemesi, gerekse silah olarak Osmanlilardan büyük ölçüde yardim aldi. Süveys`te tamamlanan ve Selman Reis komutasina verilen bu donanmaya 2000 Osmanli denizcisi de katilmisti. Memlûk idaresinin bu konudaki zayifligini bilen Yavuz Sultan Selim, hem bu nedenden, hem de yukarida temas edilen konulardan dolayi büyük bir donanmanin insaasini emr etmisti. Nitekim, Misir`in zaptindan derhal sonra kurulan Süveys donanmasi ile Kizildeniz`e açilmasi bunu teyid etmektedir.

DıYARBEKıR VE cenup DOGU ANADOLU`NUN ZAPTı

Yavuz Sultan Selim`in, çaldiran`da Sah ısmail`e karsi kazandigi zafer, bir anlamda, güney Dogu Anadolu`yu da Osmanli Türkleri`ne açmis ve bölgeyi Siî tehlikesi ile ıran kültürünün hâkimiyetinden kurtarmisti. Bu sirada Dogu Anadolu`da, çaldiran zaferinin meyvelerini toplamak için çalismalar yapiliyordu. Zira o bölgede yasayan, Sia baski ve nüfuzundan nefret eden Sünnî Kürd ve Türkmen ahali, ıran hegemonyasini kirip Osmanlilara baglanmak istiyordu.

Ele aldigimiz dönemde, güney Dogu Anadolu`nun merkezi, o zamanki ismiyle “Âmid” denen Diyarbakir sehri idi. Bu sehir, hem tarihî, hem de stratejik önemi büyük bir sehir idi. Sayet Osmanlilar burayi elde edebilirlerse o süre devamli şekilde bölgeyi ıran tehdidinden kurtarabilirlerdi. Bu gayenin tahakkuku için Diyarbakir`in alinmasi kararlastirilinca Osmanli idaresini Siî ıran idaresine tercih edip Osmanlilara iltica eden meshur âlim ve tarihçi ıdris-i Bitlisî vâsitasiyle bütün bölgenin sulh yoluyla alinmasi için çesitli tesebbüslerde bulunulur. Biraz sonra görülecegi bunun gibi bu tesebbüslerde basari saglanir.

Gerçekten, çaldiran meydan muharebesinden sonra halkinin büyük bir kismi Sünnî olan Dogu Anadolu beyleri, Yavuz Sultan Selim`in tarafini tutmuslardi. Basta Diyarbekir olmak üzere çok sayıda sehir kapilarini Osmanlilara açmisti. ancak bazi sehirler, bu arada Mardin, ıran kuvvetlerinin elinde kalmisti. Biyikli Mehmed Pasa, Diyarbekir beylerbiyligine getirilerek bu bölgenin idaresi onun yönetimine verilmis ve meshur tarihçi ıdris-i Bitlisî de bu konu hakkında yardim etmek üzere bas müsavir şekilde onun yanina verilmisti.

Sah ısmail, Osmanli ordusunun ayrilmasindan sonra kaçip gizlendigi yerden çikip yine Tebriz`e dönünce Diyarbakir`a, çaldiran seferinde maktul düsen Ustacluoglu Mehmed Han`in yerine onun kardesi Karahan`i yollamis, o da Diyarbakir`i muhasara altina almisti. Yavuz, buranin muhasaradan kurtarilmasi için mirahur iken 92l (m. l5l5)`de Erzincan, Bayburd, Sebinkarahisar ve Trabzon havalisi kendisine verilen Biyikli Mehmed Pasa`yi memur eder. Bu esnada Sivas Beylerbeyi olan Sadi Beyi de Mehmed Pasa`ya yardim için göndrir. Bu arada ıdris-i Bitlisî de 10 bin gönüllü ile bunlara iltihak eder. Diyarbakir üzerine yürüyen bu kuvvetlere karsi koyamayacagini anlayan Karahan, muhasarayi kaldirip Mardin taraflarina çekilir. yine ıdris-i Bitlisî`nin yardim ve tesebbüsüyle Mardin de alinir. Bu arada Diyarbakir`i geri almak için Karahan tarafindan yapilan hücumlar sonuçsuz kalir. Nihayet, H. 923 (M. l5l7)`de Karahan`in, Urfa ile Nusaybin arasinda bulunan Koçhisar mevkiindeki bir muharebede maktul düsmesi üzerine Diyarbakir isi tam olarak Osmanlilarin istedigi sekilde halledilip bir neticeye baglanir. Koçhisar muharebesinden sonra buraya, Osmanli müteferrikalarindan olup aslen Diyarbakirli olan Ahmed Bey isminde birisi, vali olarak tayin edilir.

Diyarbakir ile dogudaki diger sehirlerin alinmasinda ıdris-i Bitlisî`nin büyük hizmetleri görüldü. Bu zat, Sünnî olan Kürd beylerini görüp anlasarak onlari Osmanlilarin tarafina çekmisti. Bu suretle Urmiye, ıtak, ımadiye, Cizre, Egil, Bitlis, Hizan, Garzan, Palu, Siirt, Hasankeyf, Meyyafarikin, Ceziretu`b-nü ömer bu gibi takriben 25 mintika beyi devlete itaatini bildirirler. Pâdisah da, eskiden oldugu bu gibi yerlerinde kalmak üzere kendilerine beratlar gönderdi.

Yavuz, hem bunlardan baglilik yemini almak, hem de Urmiye Gölü sahilinden Malatya`ya kadar olan yerleri tesellüm için, çok aşırı sevdigi ve hürmet edip saygi gösterdigi ıdris-i Bitlisî`yi yollar. Bölgeyi tüm hususiyetleri ile taniyan, nüfuz sahibi ve siyasî sahada mümtaz bir kabiliyete sahib olan bu zât, bölgenin manevî fâtihidir. Hest Behist adiyla bir eser yazan ve Osmanlilarin, “ilâ-yi kelimetullah” ugruna verdikleri mücadelelerde oynadiklari mühim rollerini ortaya koymak suretiyle de büyük bir ıslâm.âlimi oldugunu göstermistir.

ıran serdari Karahan ile Biyikli Mehmed Pasa ve Karaman Beylerbeyi Hüsrev Pasa`nin teskil ettikleri Osmanli kuvvetleri arasinda meydana gelmis olan siddetli muharebede Sah`in maiyyet askerlerini de yanlarinda getiren ıranlilar, perisan olmuslardi. Bu galibiyet sayesinde Ortadogu`daki denge Osmanlilarin lehine degismisti. H. 922 (mt.l5l6)`daki bu muharebe sonucunda, Anadolu birligi perçinlenmis oluyordu. Bölgenin, Osmanli idaresine girmesinde büyük rol oynayan âlim ve tarihçi ıdris-i Bitlisî`ye karsi Yavuz Sultan Selim`in, saygida kusur etmedigi anlasilmaktadir. Yavuz, ıdris`i çok seviyor vekendisine gönderdigi hatt-i hümâyûnda “Umdetu`l-Efâdil, kudvetü erbâbi`l-fezâil …” diye hitab ediyor, “hüsnü diyânet ve emanet ve fart-i sadakat ve istikameti dolayisiyle Diyarbekir vilayetinin feth-i küllisine bâis oldugu” anlatildiktan sonra “yüzünün ak olmasi” temenni ediliyordu. Padisah, bu büyük âlimin hizmet ve ihlasindan o kadar memnun olmus, kendisine o kadar yüksek bir korkmadan baglanmistir ki, uygun görecegi kimselere beylik tevcihini temin için, kendisi tarafindan doldurulacak hatt-i hümâyûnlar dahi göndermisti. Müverrihin ise bunu, izinsiz kullanmadigi rivâyet edilir ki bu, Pâdisahla âlimin birbirinden baskin âlicenapliklarinin açik bir ifadesidir. Gerçekten Yavuz Sultan Selim, gönderdigi beratta ıdris-i Bitlisî`ye söyle diyordu:

“Diyarbekir vilayetinin feth-i küllisine bâis oldugun ilam olunmus, yüzün ag (ak) olsun. ınsaallahu`l-eazz sâir vilayetlerin dahi fethine sebeb-i küllî olasin. Benim, enva-i inâyet-i aliyye-i hüsrevânem senin hakkinda mebzûl ve munatiftir. Elhaletu hazihi, ahir-i Sevval-i Mübareke (Sevval ayinin sonuna ) degin vaki olan ulûfeniz ile 2000 sikke-i efrenciye fluri ve bir samur ve bir vasak ve iki murabba suf ve iki çuka ve bunlardan gayri bir samur ve bir vasak kürk kapli suflar bile ve bir frengi kemha kilifli müzehheb kiliç in`âmetreve irsal olundu.”

Yavuz Sultan Selim, Biyikli Mehmed Pasa`ya bölge emirlerinin bagliliklarini te`yid ve kendilerine dagitilmak maksadiyle l7 sancak, sirma islemeli 500 hil`at ve 25 yük (l yük = l000000 akçadir) akça göndermisti. Hoca Sa`düddin, bu konu hakkında “Padisah, Diyarbekir Beylerbeyisi Mehmed Pasa`ya surh ve sefidden kise-i emele sigmaz mebâlig-i kesire gönderdiler ve esbab ve emtia-i nefiseden bi had ve bi kiyas nesne cet buyurup hila-i mütenevvia-i fâhire ihsani ile serefraz eylediler. Ve ümeray-i Diyarbekir`e ve mulûk ve hukkâmt.i ekrâda bahs olunmag içün 25 yük akça, ve 500 câmetre-i zerrin ve l7 alem-i pür tezyin irsal buyurdular.” diyerek yollanan bu emtianin, Biyikli Mehmed Pasa`ya gönderildigini açiklar.

Bundan sonra, Yavuz Sultan Selim`in, Misir seferi esnasinda Haleb`in fethini müteakib, Memlûk idarî teskilâtindaki bölgeye bagli sehirlerden Malatya, Urfa, Behisni (Besni), Ergani, Harput, Divrigi ve Siverek ile diger sehirler Osmanli idaresine geçmisti.

OSMANLı – MEMLÛK MüNASEBETLERı

Takib ettigi siyaset yüzünden iki devlet arasinda devam eden iyi münasebetlerin bozulmasina sebep olan Aalüddevle Bozkrt Bey`in, Selim tarafindan bertaraf edilip Dulkadir Beyligi`nin Sehsüvaroglu Ali Bey`e verilmesi, Memlûk Sultanligi`nda bir endiseye sebep olmustu. Bu nedenden dolayı, Selim`in Suriye islerine karismasindan rahatsız olan Memlûklular, ıran savaslarini dikkatle takib ediyor, ayri mezhebten olmalarina ragmen, Sah ısmail`in sahsinda yeni bir müttefik buluyorlar idi. öte yandan, Sah ısmail de Memlûk Devleti`ne başvuru etmis, ıran`dan sonra Suriye`nin de Selim tarafindan isitila edilecegine dikkati çekmisti. ıste bunun üzerine, Kansu Gavri, Sünnî ülemanin karsi koymasina ragmen, ittifak için adamlarindan birtanesini Sah ısmail`e yollamis ve Osmanlilarin tekrardan ıran üzerine yürümelerini önlemistir.

ıran ile Memlûk Devleti`nin, Osmanlilara karsi, müsterek hareketine mani olmak için tedbirler alinmasi gerekiyordu. Güneydogu`da fethedilen sahaların elde tutulabilmesi için, Memlûk Devleti`ne bir darbenin indirilmesi gerekiyordu. Misirlilar, Osmanlilara böyle bir firsati vermekte gecikmediler. öbür taraftan, Ortadogu “Ehl-i Sünnet” efkâr-i umumiyesi, Siâ belasina büyük bir vuruş indirip, bunun ilerlemesini durduran ve asirlarca Hiristiyan dünyasinin müsterek ve kuvvetli kuvvetlerine karsi koyan Osmanlilar`i, ıslâm.riyâsetinde görmek istiyordu. Yavuz için bu, gerçeklestirilmesi zarurî bir görev idi. ıslâm.riyâsetinin baslica imtiyazi olan “Hilâfet” ve “Haremeyn”e sâhip olmanin, artik Osmanli Hânedani`nin hakki oldugu düsünülüyordu. ıslâmt.dünyasindaki “ehl-i hall ve`l-akd”in kanaatinin de böyle oldugu anlasiliyor. Zira, dogu denizlerinde dolasmaya baslayan Portekizlilerden büyük zararlar görmüs olan Memlûk Devleti, onlara karsi koyacak gücü kendinde bulamiyordu. Portekiz, l502 yilinda Hindistan`a yerleserek Hindistan ile Avrupa arasindaki tüm ticaretin kendi denetiminde olan cenup Afrika`dan dolasan deniz yolundan yapilmasini istiyordu. l507`de Aden Körfezi`nde Sokotra, l508`de de Hürmüz`ün ele geçirilmesiyle bu abluka, daha siki bir sekilde uygulanir olmustu. Böylece Memlûk ekonomisi ile devlet hazinesinde devamlı bir bunalim meydana getirmislerdi. Bu arada Sah ısmail, henüz yeni eristigi ıran körfezinin, Avrupalilarin tekeline geçmesini istemiyorsa da, Osmanlilara karsi kendisine destek olmalari karsiliginda Portekiz gemilerine yardimda bulunmaya hazirdi. Gerçekten, Dogu Akdeniz`e tam hâkimiyetin temini, Hiristiyan dünyasinin müsterek hareketine karsi ıslâm.âlemine yaslanma lüzumu ve Anadolu emniyetinin sürekli olabilmesi için objektif noktadan bir zaruret olarak görünen Misir seferine karar verilmekte.

Esâsen Misir Sultani Kansu Gavri, Dülkadir Devleti`nin ortadan kalkmasiyle “Sâhib-i Haremeyn” şekilde hutbenin kendi adina okunmakta devam etmesini Sultan Selim`den istemisti. Bu teklif üzerine Pâdisah “Koca çerkes er ise hutbesini Misir`da okutmaya devam etsün” diyerek Misir`in gelecegi hakkindaki düsünce ve niyetini açikça belirgin etmisti.

Hükümdara göre, bir vakitler Avrupa`ya siçrayarak muhtesem bir Müslüman – Arap medeniyeti kuran, bir taraftan da ırak, Acem, Hind ve çin diyarlarina kadar kol atip emir yürüten o büyük ıslâmetredevletinden sonra “Sâhib-i Haremeyn” ünvanina sahip olmak, fikir ve medeniyet planinda yerinde sayan su Memlûk Sultanligi`na nasil birakilirdi?

Bu düsünce ve anlayisla, bir zamanlar ıslâmt.dini ve prensipleri adina giristigi cihadlar ile yeryüzüne baris, hak, fazilet ve insanlik dagita dagita ögretici ve kurtarici olarak kitadan kitaya geçerken, âdil ve her kesimi memnun eden sosyal bir ahenkle beraber, gittigi yerlere tek Allah fikrinin huzurunu da tasiyarak bir yeni dünya nizaminin müjdelerini vermisti.

ıste Yavuz da, dedesi Fâtih bu gibi, Müslüman – Türk âlemine karsi kendini ayni borcun altina girmis, aktif bir eleman şekilde görüyordu. Bu ruhla, ıslâmt.âlemini içine düstügü karanliktan kurtarmak için onu tek bayrak altina almanin lüzumuna inaniyordu. Bu planin, önemli bir safhasi şekilde da Misir seferi artik bir zaruret durumuna gelmis demekti. lakin bu planin açikça bilinmeyip tahmin edilen tamamlayici çizgileri Hindistan`a ve daha kim bilir nerelere kadar variyordu.

Gerek Haliç tersanesinin genisletilmesi, gerekse seyahat maksadiyle ıran ve Arabistan`a gitmenin yasaklanmasi, Memlûk Sultani Gavri`nin telaslanmasina ve Yavuz Sultan Selim`e bir mektup göndermesine sebep olmustu. Yavuz`un Misir üzerine hareketinden dört ay kadar evvela yazilmis olan bu mektupta Gavri, Pâdisah`a karsi oksayici bir uslûpla hitab ederek “Oglum Hazretleri” ifadesini kullaniyordu. Bu mektubunda Gavri, tacirler hakkinda Osmanlilarca uygulanan hükümlerden sikâyet ettikten sonra ayrica denizden ve karadan Misir üzerine gelinmek istendigini haber aldigini bildiriyor, ikisinin de Müslüman padisahlar olduklarini, hükümleri altinda bulunan insanlarin da mü`min ve muvvahidler oldugunu belirtiyordu. Bu mektuptan ve daha sonra Osmanlilar tarafindan gönderilen mektuplardan anlasilacagi üzere, herhalde her iki yan ta, gerçek niyetlerini gizlemek suretiyle birbirlerini kollama gayreti içindedirler.

Evail-i Muharrem 922 (Subat l5l6) tarihini tasiyan ve Edirne`den gönderilen mektupta Yavuz Sultan Selim, yegane gâyesinin “müfsid ve mülhid-i bî – dinin âsâr-i küfr ve dalaleti bi`l-külliye âlemden mahv eylemek niyetine diyar-isarka müteveccih olicak âdet-i sâlife muktezasinca ” babasinin da yaptigi bu gibi kendilerinin hayir dualarini beklediklerini, kendilerine durumu bildirmek ve sadece müfsid-i bî-din üzerine gitmek istediklerini, böylece din düsmanlarini ortadan kaldirmayi hedeflediklerini, bunu yapmanin da ser`-i serif geregi oldugunu bildirdikten sonra kendileri ile bir proplemleri bulunmadigini, insa ettirdigi gemilere gelince, kendilerinin de bildigi bu gibi denizcilik bakimindan kâfirlere karsi cihad etmek ve onlara gâlip gelmek için bunun lüzumlu oldugunu bildirir. Mektubun dili ile bu konu hakkında söyle diyordu: ” Malumunuzdur ki, cânib-i bahrde (denizcilik bakimindan) cenâb-i âlimizin küffâr-i haksâre hep gazâ ve cihadi noksan olmayup hifz-i derya (denizleri korumak) için merâkibimiz cemi-i sürede müheyyadir ki, (gemilerimiz devamli olarak hazirdirlar) bu halette muhabbete münafi bir va`d olunmamistir.” tüm bunlara ragmen din düsmani olan Safevî hükümdarini ortadan kaldirmak için kendisi onun tarafini tutar ve bu konuda onu desteklerse o zaman, Allah`in muradi ne ise o sekilde olacagini bildirmisti. Gayesinin, Misir`i zapt edip ilhak etmek olmadigini Kansu Gavri`ye bildiren Yavuz Sultan Selim, uzunca mektubunda bu konu hakkında söyle der: “Selâtin-i ıslâmiyeden hiç birinin kendüye ve ya memleketine tama` yada gezend (ziyan) eristirmek kat`a hatira hutûr etmemistir (hiç birinin hatirina gelmemistir), bile etmez de. Madem ki emr-i ser`-i serif icâb etmeye. Hususan, sizlerle meveddet-i sabika-i mevrusî ki derece-i übüvvet ve bünüvvete yetisüb (eskiden beri, aramizda baba ve evlad sevgisine benzer bir sevgi varken), Haremeyn-i Mükerremeyn hürmeti dahi mer`î iken makam-i âlimizden simdiye degin beyne`l-cânibeyn (iki yan arasinda) tekdire bais bir kaziyye ve adavet (düsmanlik) ve tama-i memleketten mebni bir vaz` sâdir olmamistir.”

ıslâm.dünyasinin bu iki büyük devleti, birbirlerinden emin olmadiklari için gerçek maksatlarini gizliyor ve fakat hazirliklarini da yapmaktan geri kalmiyorlardi. Bu sebepledir ki Selim, yine Sah ısmail üzerine yürümeden evvel, Osmanli ordusunun arkasina düsmeleri ihtimali bulunan Memlûklulari bertaraf etmek üzere hazirliklara baslar. Esasen, bu siralarda Kansu Gavri de Selim`i tehdid etmek maksadiyle Haleb`e gelmisti. Yaninda da Sehzâde Ahmed`in, kendisine iltica eden ve orada iyi muamele gören oglu Kasim çelebi`yi getirerek onu, Osmanli tahtinin yegâne vârisi olarak duyuru etmisti. Kansu Gavri`nin bu son hareketi üzerine Memlûk Sultanligi tebeasini teskil eden “Ehl-i Sünnet”e mensûb Sünnîleri elde etmek üzere tesebbüse geçen Selim, Memlûk emirlerinden birçogunu kendi tarafina çekmeye muvaffak olur. genelde Osmanlilar bunun gibi Hanefî Mezhebi`ne mensûb bulunan Antep, Haleb ve Sam valileri, Selim`in dâvetine kosmakta gecikmezler. Böylece Hanefî ve Safiî halkin destegini saglayan Selim, kisi Edirne`de geçirdikten sonra l5l6 senesi ılkbahari`nda, Veziriazam Sinan Pasa`yi 40.000 kisilik bir kuvvetle Maras üstünden Firat taraflarina sevkeder. Seferin, ıran üzerine oldugunu duyuru eden Sinan Pasa, Diyarbekir`e gitmeye memur oldugunu hududdaki Memlûk nâiblerine bildirmis ve Firat`i geçmek üzere onlardan müsaade istemisti. Selim`in hareketlerini dikkatle takib eden Kansu Gavri, Veziriazam Sinan Pasa`nin Firat`i geçmek için müsaade istemesi, Dulkadir Beyligi`nin Osmanli idaresine geçmis olmasi, Selim`in büyük bir harp için hazirliklarinin bulundugunu ögrenmis olmasi benzeri sebeplerden dolayi, yaninda, Sehzâde Ahmed`in oglu da oldugu durumda, Maras`i arka almak ve Sah ısmail`e yardimda bulunmak için l8 Mayis`ta 50.000 kisilik bir ordu ile Sam`a oradan da Haleb`e gelmisti. Bu gelisini de, memleketi teftis etme bahanesine baglamisti. Kansu Gavri, Sam`a gelirken yerine kardesinin oglu Tomanbay`i “Nâibu`l- gayb”i şekilde birakmisti. Lütfi Pasa`nin ifadesine göre, Kansu Gavri`nin Haleb`e, güya ülke teftisi bahanesiyle gelmesi üzerine Selim, kendisine haber göndererk ” Git Misir`da otur, babam yerindesin, beni hayir duadan unutma. Ben, Sah ısmail üzerine gidiyorum” deyince, Kansu Gavri “Memleketimdir, gitmem” diyecektir. Bunun üzerine Sultan Selim ” Senin arzun böyle olunca, açiktan düsmanlik yapiyorsun, Sah ısmail ortalikta bulunmamakta, senin Haleb`de oturman benim askerim ve vilayetim için hayirli degildir. Senin düsmanligini göz görüp dururken ben, görünmeyen düsmana varip seni arkamda birakamam” diyen Sultan Selim, Malatya`dan Haleb`e dogru yürümeye baslar.

Selim, Kansu Gavri`nin Haleb`e gelis haberini alir almaz Rumeli Kadiaskeri Zeyrekzâde Rükneddin ile ümerâdan Karaca Ahmed Pasa`dan mütesekkil bir elçilik heyeti yollar. Bu heyet önce iyi bir kabul görmez ise de, sonra Sah ısmail`e karsi olan gerginlikte, arabulucu bir rol oynayabilecekleri teklifi ve Yavuz`un harekete geçmesi üzerine arka döner. Böyle bir davranisa karsilik Selim, askerin Kayseri`de toplanmasini emrederek l5l6 Haziran`inda üsküdar`a geçmis, oglu Süleyman`i Edirne`de, Pirî Pasa`yi ıstanbul`da ve Zeyrekzâde`yi de Bursa`da muhafiz şekilde biraktiktan sonra, yeniden teskil olunan Osmanli donanmasini da Suriye sahillerine göndermisti.

Elçilerine yapilan hakarete tahammül edemeyen Selim, bu hakareti, iki devlet arasinda bir harb sebebi sayar. Misir Sultaninin, 50.000 kisilik büyük bir orduyla ve yaninda Abbasî Halifesi ııı. Mütevekkil Alallah oldugu halde Haleb`e gelip mevki almasi, Osmanlilara aradiklari firsati vermis olur. dönemin Osmanli Seyhülislâmi Zenbilli Ali Cemalî Efendi, ıslâmetreve seriat düsmanlarina yardim eden Memlûk ümerasi üzerine harb için fetva vermisti. Pâdisah, Aksehir, Konya, Kayseri yoluyla Elbistan ovasina gelip Vezir-i a`zam Hadim Sinan Pasa kuvvetlerine iltihak eder. Böylece savas kaçinilmaz bir hal almis oluyordu. Bu sebeple, Evâsit-i Receb (Receb ortalari) 922 (l0 Agustos l5l6) tarihli bir mektupla Kansu Gavri`yi, gerek Sah ısmail`i desteklemek, gerekse elçilerine yaptigi hakaretten dolayi savasa davet edip: “Benim, azimet-i âlim, ihyay-i seriat-i garra içün diyar-i sarka münsarif kilinmisken senin, ol mülhid-i bî-din ve müfsid-i bed âgene takviyet kastina bazi evza-i nâ – sâyesten zâhir olup sen onlardan esedd oldugun haysiyetten teveccüh-i hümâyûnum senin üzerine mün`atif kilinup…” diyerek, nerede ve nasil isterse kendisi ile karsilasmaya hazir oldugunu bildirir. Bu sirada Mogolbay nâmiyle Misir Sultani`ndan gelen ve pürsilah huzura giren elçiye sinirlenen Yavuz, “Bana, gönderecek, ulemâdan bir zât yokmuydu?” diyerek Memlûk elçisini tahkir ile gönderdikten sonra Ayintab (Gaziantep) istikametine dogru yol alir. Bu devinim esnasinda yol üstünde bulunan sehir ve kasabalar ile Malatya`yi zapt eder. Ayintab`a geldikten sonra burada, Haleb`e kadar Osmanli ordusuna rehberlik edecegini va`d eden sehrin valisi Yunus Bey`in ilticasini kabul eder. Osmanli kuvvetleri kendilerine iltihak edenlerle beraber, Haleb`e bagli bazi sehirleri de alirlar. Bazi arsiv belgelerinden anlasildigina göre bu siralarda muhtelif sehirlerde oldugu bu gibi Haleb`in ekâbir ve ümerasi da Osmanlilara müracaat edip menfaatlerini Memlûklularin elinde birakmamak sartiyle Osmanli ordusunu memnuniyetle karsilayacaklarini bildirmislerdir.

MERC-ı DÂBıK VE RıDÂNıYE SAVASLARı

Memlûk Sultani Kansu Gavri, yaninda Abbasî Halifesi el-Mütevekkil Alallah oldugu halde takriben 80.000 kisilik ordusuyla Haleb`den çikarak Merc-i Dâbik`a gelip karargâhini kurar. ayrıca Selim`e gönderdigi son mektupta Haleb`e gelmesinin kendi elinde olmayip ümerâsinin israriyle oldugunu bildirip özür diler. Acaba Selim, beyan edilen bu özre güvenebilirmiydi? Zira onun Haleb`e gelisi de kendi ifadesine göre sadece bir teftis içindi. fakat savastan sonra karargâhinda l00 kantar altin ve 200 kantar gümüsten ibâret olan ordu hazinesinin ele geçirilmesi düsünülürse, bu kadar büyük bir hazine ile sırf memleketi teftis degil, Yavuz`u maglub ettikten sonra, ıstanbul`u zaptetmek gayesiyle gerekli olan masraflari karsilamak için böyle bir hazineyi birlikte getirdigi rivayet edilmektedir.bütün bunlari bir tarafa birakacak olsak bile, kendisinin Kilis yakilarindaki Merc-i Dâbik mevkiine gelmesi artik tüm baris ümidlerini bosa çikarmisti.

Merci-i Dâbik`a, Memlûk ordusundan sonra gelen Osmanli ordusunun sag kolunda, Anadolu Beylerbeyi Zeynel Pasa, Sol kolunda Rumeli Beylerbeyi Küçük Sinan Pasa, merkezde de Kapikulu askerleriyle Yavuz Sultan Selim yerlerini almis bulunuyorlardi. ön tarafa da zincirler ile birbirlerine baglanmis toplar yerlestirilmisti. Osmanlilar, âdetleri üzerine hilâl seklindeki harp nizamlarini burada da uyguladilar. Osmanlilarin bu savaş düzenine karsilik Memlûk ordusunun sag kolunda Haleb Nâibu`s-saltanasi Hayir Bey, sol kolda Sam Nâibu`s-saltanasi Sibay, merkezde de Sultan Gavri maiyetiyle cephe almislardi.

ıki yan, 24 Agustos l5l6 (26 Receb 922 )`da Merc-i Dâbik`ta karsilasir. Savasin ilk karsilasmasinda Hayirbey kuvvetleriyle beraber savasi terk edip kaçar. Osmanlilar`in teknik üstünlüklerine dayanamayan Memlûklar, kisa bir sürede maglub olmuslardi. Osmanli topçusu bu savasta büyük bir rol oynamisti. Ordusu dagilan Kansu Gavri`ye dair verilen haberler, birbirini tutmayan rivâyetler seklinde karsimiza çiktamaktadirlar. bununla birlikte en dogru gibi kabul edileni, ömer Satir`dan rivâyet edilen ıbrahim Gülsenî`nin menakibinda nakledilen rivâyettir. Ona göre savastan maglub çikan Kansu Gavri, Satir ve daha birkaç kisi ile kaçarken çöle düsmüs, yorgunluk ve bitkinlikten gece yattigi yerde ölüp kalmistir.

Savasin kazanilmasindan iki gün sonra Haleb`e dogru yola çikan Pâdisah, iki gündelik bir yolculugu müteakiben Haleb yakinlarina gelir. Sultan Selim, herhangi bir çatismaya girmeden burayi teslim alir. Haleb, Selim`i merasimle karsilar. Yavuz Sultan Selim, Haleb`de iken basta Abbasî Halifesi el-Mütevekkil Alallah Ebû Abdullah Muhammed ile üç mezhebin kadilarini kabul ederek onlara karsi iyi muamelede bulunur. Muhtemelen burada, Halife`den, hilâfet alamatlerini de alir. l8 gün kadar Haleb yakininda kurdugu ordugâhinda kalan müzaffer hükümdar, buraya vali şekilde Karaca Pasa`yi, kadi şekilde da çömlekçizâde Kemal çelebi`yi tayin eder.

Yavuz Sultan Selim, Haleb yüce Câmii`nde Cuma namazini eda ederken hatib, Mekke ve Medine`nin hâbazan mt.�nasina gelen “Hâkimu`l-Haremeyn es-Serifeyn” ünvaniyle hitab edince o, yerinden kalkip bu elkabin yerine “Hâdimu`l-Haremeyn es-Serifeyn” (Haremeyn`in hizmetkâri) kelimelerini telaffüzla kendisine bu ünvanin verilmesini istemisti. Hatib`in ayni sözleri tekrarlamasi üzerine çok aşırı sevinen Yavuz Sultan Selim, l000 dukadan daha fazla degeri olan kaftanini çikarip hatibe giydirecek ve üzerinde namaz kildigi haliyi kaldirip topraga secde edecektir. Böylece o, ısâm.tarihinde diyânetperverliginin ne kadar üstün oldugunu gösterdigi benzeri, Hz. Peygamber`in, Sair Ka`b b. Züheyr`in kasidesine (Kaside-i bürde) karsi bürdesini (hirka) vermesini misal alarak böyle bir harekette bulunmustur. Bu hareket tarzi, Selim`in ıslâmetrea ve Resûlullah`a ne kadar bagli oldugunun en belig ve açik nümûnesidir ki bu, Osmanogullari`nin en karekteristik vasfini teskil eder. Yavuz için kullanilan bu ünvan, kendisinden sonra gelen bütün Osmanli hükümdarlari için de kullanilan mühim bir elkab olmustur.

Yavuz Sultan Selim, Hama ve Humus üzerinden Sam (Dimask)`a dogru ilerler. Memlûkler tarafindan terk edilip bosaltilan Sam, mesayih ve diger ileri gelenlerce Osmanlilara teslim edilir. Sam`a giren Yavuz Sultan Selim, burada iki gün kadar kalir. Bu zaman içinde ordusunu yeniden bir nizam ve düzenlemeye tabi tuttugu gibi memleketin ihtiyaçlari ile de ilgilenir. Bu arada Muhyiddin el-Arabî`nin kabri yanina bir de câmi yaptirir.

Sultan Selim, Osmanli idaresine geçen Suriye ve Lübnan mintikalarini tekrar teskilâtlandirdigi bir sirada, güney Suriye ve Filistin`deki Safed, Nablus, Kudüs Aclun ve Gazze gibi belli basli sehirleri ele geçiren Vezir-i`azam Sinan Pasa, Memlûk Devleti`nin Gazze Valisi Canberdî Gazalî`yi maglub etmek suretiyle Osmanli kuvvetlerine Misir yolunu açmis bulunuyordu.

Merc-i Dâbik hezimetinden sonra, Misir`a kaçabilen bazi Memlûk emirlerinin gayretleriyle Kahire`de Memlûk Devleti`nin basina Tomanbay getirilmisti. Memlûklar, Merci-i Dâbik muharebesinden sonra, Osmanli hükümdarinin yaninda bulunan Halife el-Mütevekkil yerine de el-Müstemsik`i halife olarak tayin ettiler. Bu haber üzerine Yavuz Sultan Selim,Tomanbay`a iki elçi gönderir. Bunlar, Tomanbay`in, Sultan Selim`in hâkimiyetini tanimak sartiyle Gazze`den öteye olan Misir topraklarini Memlûklar`a birakmak istedigini, bu ve daha baska sartlarla sulh (baris) teklifinde bulunacaklardi. Mektubun tesirinde kalan Tomanbay, Sultan Selim`in sartlarini kabul edip sulh yapmak istediyse de yaninda bulunan emirler, siddetle karsi koyarak bu teklifleri reddederler. Onlara göre Suriye muvakkat olarak Osmanli idaresine geçmisti. Yavuz, daha önce Cengiz ogullarindan Hülagu ile Timur hâdiselerinde oldugu gibi Misir üzerine gelemeyecek, Suriye ve Filistin`den geri dönecegini zannediyorlardi. sebebiyse onlar, Hülagu ile Timur`un yapamadigini, Selim`in yapabilecegine inanmiyorlardi. Bu bakimdan, Pâdisah`in, Anadolu`ya dönmesinden sonra zapt edilen yerler, tekrar geri alinacakti. Olaylari bu açidan degerlendiren Misir ümerasi, Tomanbay`in muhalefetine ragmen Osmanli elçilerini öldürmekten de çekinmez. Elçilerinin Misirliar tarafindan öldürülmesi, artik buraya (Misir`a) yapilacak seferi kaçinilmaz hâle getirir.

Bu arada, Sultan Selim`in, Hayir Bay vâsitasiyle Misir ümerasindan bazilari ile temasa geçip, lehinde propaganda faaliyetlerine giristigi anlasilmaktadir. fakat bütün bu tesebbüs ve faaliyetlerden bir sonuç alamayan Selim, sür`atle ilerleyecek ve sirasiyle el-Aris, Hân Yunus, Sâlihiyye ve Belbis`i zaptederek Kahire önünde Matariye ile Cebel Ahmer arasinda bulunan Ridâniye`ye ulasacaktir. Seferde hazir bulunan müelliflere göre, cündîler (süvari) yaninda sehir halkindan, Urban, Zenci ve Magriblilerden mürekkeb 20 bin (kaynaklara göre 50 bin) kisilik Memlûkler, ıskenderiye`de bulunan Venediklilerden ve diger Batili`lardan top temin etmek, siper ve hendek kazmak suretiyle tahkim ettikleri Ridâniye`de Osmanlilarla tekrardan savasmak üzere tesebbüse geçmislerdi. Bu maksatla, Kahire`nin kuzeyindeki el-Mukattam dagindan baslayarak Nil Nehri`ne kadar uzanan bir sahada mukavemete çalismislardir.

Misir üzerine yürümek üzere Sam`dan ayrilan Sultan Selim, Kudüs`ü ziyaret ettikten sonra Gazze`de bulunan Osmanli ordusuna ulasir. l3 günde çölü katederek Kahire`nin şimal dogusunda ve bu sehrin aşırı yakininda bulunan Ridâniye`ye varir. Burada yapilacak muharebe, Merc-i Dâbik muharebesinden daha zor ve tehlikeli idi. Zira Ridâniye cephesi, 50 binle 20 bin arasindaki bir kuvvetle ve biraz önce sözü edilen Frenklerden temin edilen 200 kit`a topla, siper ve hendeklerle tahkim edilmisti. Tomanbay, ecnebilerden top ve topçu tedarik ederek ıskenderiye sahlindeki toplari da buraya getirtmisti.

Savas, 22 Ocak l5l7 (29 Zilhicce 922)`de Yavuz Sultan Selim`in bizzat yaptigi plan geregi, Memlûk ordusunu sasirtacak bir sekilde baslamisti. ayrıca Misir ordusu da siddetle karsi koymustu. O gün bitmeyen harb, ertesi günü ikindi vaktine kadar devam eder. Muvaffakiyetten ümidini kesen Memlûk Sultani Tomanbay, son bir ümid ile Osmanli ordusunun merkezine hücum ederek Selim`i yakalamak yahut öldürmek istemisti. ama Yavuz, o anda merkezde degil, el-Mukattam Dagi`ni dolasan kuvvetlerin basinda bulunuyordu. O sirada merkzde bulunan Vezir-i a`zam Hadim Sinan Pasa ile Ramazan oglu Mahmud ve Yunus Bey`ler maktul düsmüslerdi.Yeniçerilerin mukavemeti üzerine arka çekilmek ve bir müddet sonra da muvaffakiyetten ümidini keserek Said bölgesine kaçmak durumunda kalan Tomanbay`i takib eden Osmanli kuvvetleri, Kahire`nin bir kismini ele geçirmeye muvaffak olurlar. Selim, 3 gün sonra yaninda halife ve dört mezebin kadilari oldugu halde Kahire`ye girip Bulak`ta ordugâh kurar. öyle anlasiliyor ki, Osmanlilar, Ridaniye savasini müteakip Kahire`yi bütünüyle ele geçirmek üzere giristikleri tesebbüslerde büyük zorluklarla karsilasmislar. Nitekim 27 – 28 Ocak gecesi, yatsi namazindan sonra, 10 bin kisi ile ansizin Selim`in karargâhina hücum eden Tomanbay, Osmanlilarla siddetli çarpismalara girismis, iki gece sonra yeniden girdigi Kahire`de hendekler kazdirip barikatlar kurdurtmak şekli ile sokak savaslarina baslamistir. Bunun üzerine yeni Vezir-i a`zam Yunus Pasa, maiyetindeki yeniçeri bölükleri ile, o dönemde dünyanin en büyük sehri oldugu anlasilan Kahire`ye girerek sokak savaslarina istirak eder. Bu arada Kahire`liler de Osmanlilar`a karsi savasmis ve dar sokaklarda damlardan Osmanli askerlerine tas ve aynı seyler atmislardi. bununla beraber, gerek Tomanbay`in, gerekse halkin bütün çabalari, Kahire`nin Osmanlilar`in eline geçmesine mani olamadi. Bu çabalardan bir sonuç alamayacagini anlayan Tomanbay, ele geçmemek için kadin kiyafetine girip Kahire`yi terk eder. Tomanbay, yedi kisi ile kaçip kurtulmus olmasina ragmen, Misir`in diger ümerâsi, mukavemetten tamamiyle ümidlerini kestikleri için gelip teslim oldular ki, bunlarin arasında Canberdî Gazalî de vardi. Bu son taarruzda Tomanbay, dörtbin telefat verdikten baska, bir hayli de esir birakmisti. Said taraflarina kaçtigi anlasilan Tomanbay`dan aff edilmesi için mektuplar gelir. Bunun üzerine kendisine emannâmetre gönderilip iki kez aff edilir. Buna ragmen o, emannâmt. getiren hey`ete itimad edemiyerek, hey`et azalarini öldürtür.

Delta sahasında, basina topladigi 3 bin kisiyle son kez talihini denemeye kalkisan Tomanbay, bu denemesinde de basarili olamaz. Yakalanmasi hakkında görüslerin farklilik arzetmelerine ragmen onun, müttefiklerinin ihanetine ugrayarak Osmanlilara teslim edildigi belirtilir. Sultan Selim, önceleri kendisine hürmet ederek onu, hükümdarlara yarasir bir sekilde agirlar. Bu arada onu, Misir valisi veya Anadolu`da kendisine kayd-i hayat sartiyla ( ölünceye kadar ) bir sancak vermeyi düsündügü belirtilir. bununla beraber, kendisini seven Misir halkinin “Allah, Tomanbay`a yardim etsin” bunun gibi sözlerle onun lehinde gösterilerde bulunmalari ve Hayir Bey ile Canberdî Gazalî`nin israrlari neticesinde l5l7 senesi Nisan ayi baslarinda idamina ferman çikar. Bunun üzerine Tomanbay, Sehsüvar oglu Ali Bey`e teslim edilir. Ali Bey, 2l Rebiülevvel 923 (l3 Nisan l5l7)`de çağımızda de ayni isimle anilan “Bâbu Züveyle” denilen yerde onu asarak idam eder. ıdam için bayağı geçen yerin seçilmesinin bir sebebi vardi. O da Memlûklarin, daha önce Ali Bey`in babasini burada asmis olmalariydi.

Sultan Selim, Tomanbay`in cenazesinin, bir hükümdarin cenazesi benzeri defn edilmesini ve ona gereken sayginin gösterilmesini emretmisti. Seim, Misir Baskadisi`nin imamlik yaptgi cenaze namazina bizzat istirak eder. Müteveffanin ruhu için 3 gün fakirlere altin ve yiyecek dagitip in`amlarda bulunur.

Tomanbay`in ölümünden sonra Suriye bu gibi Misir da Osmanlilarin bir eyâleti durumuna gelmisti. Sultan Selim, burada itaatlerini arzetmeye gelen hey`etleri kabul etmisti. Bu hey`etler içinde en mühim olani, Haremeyn Serifi Ebu`l-Berekât b. Muhammed`in, Sultan Selim`i tebrik için oglu Ebû Nümey`in basinda buundugu hey`et idi. Ebu`l-Berekât, oglu vâsitasiyle Ka`be`nin anahtarlari yaninda bazi kutsal emânetler ve hediyelerle göndermisti. Ebû Nümey`e, büyük ikramlarda bulunuldu. Ebû Nümey, l5l7 senesi Mayis ayinin sonlarina dogru Pâdisah tarafindan kabul edildi. Bu kabul esnasinda o, babasinin Memlûk idaresinden çektigi eziyetleri anlatti. Haremeyn Serifi, Memlûk Sultanlari`na karsi duydugu memnuniyetsizlik ile Sultan Selim`in, Suriye`de mukaddes mahallere karsi göstermis oldugu büyük alaka ve ihtimam itibarıyla, severek Osmanli idaresine girmis, Sultan Selim`in adini hutbede zikretmeye âmade bulundugunu bildirmisti. Sultan Selim tarafindan iyi karsilanmis olan Ebû Nümey, varlıklı hediyelerle geri dönmüstü. Bu arada, Haremeyn fukarasina dagitilmak üzere gemilerle bölgeye zahire ile 200 bin dinar gönderilmisti. Hoca Saadeddin, Haremeyn`e gönderilen yardim için su ifadeleri kullanir: “Haremeyn-i Serifeyn mücavirlerine mebâlig-i mevfûre gönderüp idrar-i müteariflerini müdaaf eylediler. Ve gestilerle (gemilerle) nihayetsiz gallat ve hububat gönderdiler. Ve kudat-i Misir`dan (Misir kadilarindan) mezid-i istikamet ve tedyin birle tayin buyrulan iki kadi ile 200 bin mikdari dinar-i kâmilu`l-ayâr gönderüp m.`rifet-i nüzzâr ve küttâb ile Haremeyn-i Muhteremeyn fukarasina tevzi` ettirdiler.” ılk kez şekilde hac kervâni ( Sürre ), Sultan Selim`in, Sam`dan Ka`be için gönderdigi bir örtüyü hâmilen Hicaz`a hareket etmistir. Bu tarihten (h. 923 / m. l5l7) itibaren Osmanli Sultanlari “Hâdimu`l-Haremeyn es-Serifeyn” (Haremeyn`in Hizmetçileri) ünvanini aldilar. Bu ünvan, Osmanli Pâdisahlarina hem ıslâm, hem de Hiristiyan âleminde büyük bir itibar te`min etmisti. Bu esnada elçilik vazifesi ile gelen hey`etlerden biri de Venedik hey`eti idi. Hey`etin vazifesi o ana kadar Kibris için memlûklere vermekte oldugu vergiyi, Memlûklerden saglamis oldugu imtiyazlar baki kalmak üzere, Osmanlilara vermek hususunda müzakerelerde bulunmak idi. Bu hey`et, ayni sürede, Venediklilerin Osmanlilara karsi Kölemenlere yardimda bulundugu töhmetini de redd ederek, devletini bu hususta müdafaa edecekti.

Yavuz Sultan Selim, ikamet etmek için Kahire`de bir kösk insa ettirir. O, burada kaldigi müddet zarfinda bu köskte ikamet eder. Mayis sonlarinda Pîrî Pasa komutasinda gelen Osmanli donanmasini teftis etmek üzere, ıskenderiye`ye bir seyahatta bulunmus olan Selim, l2 Haziran`da Kahire`ye dönerek burada 3 ay kaldiktan sonra l0 Eylül`de Hayirbey`i vali olarak tayin ederek Misir`dan ayrilir. Böylece, Misir`a geldigi ilk gün ile, ayrilis günü olan 23 Saban 923 (l0 Eylül l5l7)`a kadar 8 ay Misir`da ikamet etmis olur. Pâdisah`in, Misir`da bu kadar uzun müddet kalmasi, belki de yeni alanın ilhaki içindi. fakat Misir`da fazla kalmaktan dolayi usanmis olan “erkân ve a`taraf ve ashab-i divan” ıstanbul`a dönmek istiyordu. Bunlar, Yavuz`un ulemaya gösterdigi saygiyi da dikkate alarak o dönemde Anadolu Kadiaskeri olan Kemal Pasazâde`ye müracaatla Pâdisah`i ikna etmesini rica ederler. Bunun üzerine bir gün, gezinti esnasinda Pâdisah, etrafta neler konusuluyor dedigi zaman Kemal Pasazâde firsati kaçirmamis ve askerin dönme arzusunda oldugunu söyleyerek:

“Sultanim, askerlerin Nil`den davarlarini suluyorlardi. O askerlerden birinin su türküyü söyledigini duydum” der ve askerin isteklerini, türkülerle dile getirdigini açiklayarak, türkünün metnini su sekilde Pâdisah`a arzeder:

“Nemiz kaldi bizim mülk-i Arab`da

Nice bir dururuz Sam u Haleb`de

Cihan halki halk ays ü tarabda

Gel gel ahi , gidelim Rûmt.illerine”

Efkâr-i umûmiyenin görüsüne tercüman olan bu türkü, aslinda o anda bizzat Kemal Pasazâde`nin kendi dilinden nakledilmis sözleriydi. Gerçi hükümdar da bunu anlamakta gecikmemisti. Bu sebeple birkaç gün sonraki bir sohbet esnasinda Pâdisah: “Geçen gün söyledigin türkü senin ihtirâin miydi?” diye sorunca, Kadiasker Kemal Pasazâde çok aşırı sorunsuz ve cesûrâne bir sekilde “evet” der. Böyle bir cevab karsisinda belki de hiddetlenecegi tahmin edilecek olan Pâdisah, bu itirafa karsilik 500 duka altin ihsan etmekle cevap vermis olur. Kaynaklarda bu olay su ifadelerle nakledilir. Bir gün yine yolda sohbet ederlerken Pâdisah, Kemâl Pasazâde`ye sorar :

Tokat`li Molla Lütfi hocaniz imis, ilim ve irfani yüksek degerli bir ilim adami iken katline neden ne oldu? Kemâl Pasazâde bu soruya su cevabi verir: ” Hased-i akran belâsina ugradi. Tam bir âlim, kâmil, salih ve dindar bir kisi iken düsmani çogalib hased ettiler ve katline sebep oldular. Bu hale üzülen hükümdar, onun sakaci biri oldugunu, zaman zaman öyle sakalar yaparmis ki, isitenler gerçek zannedermis. Siz de üstâdiniz benzeri öyle sakalar yapmazmisiniz ki, gerçek zannedilsin? diye sorunca Kemal Pasazâde:

“Biz, geçen gün siramizi savdik, simdi sira Pâdisahimiz hazretlerinindir.” cevabini verince, Yavuz Sutan Selim düsünür ve der ki:

“yoksa, geçen gün, yeniçeriler agzindan söylenen o kita, öyle bir saka miydi? Yani yeniçeriler agzindan siz mi uydurdunuz?” Bu söz üzerine Kemâl Pasazâde:

“Evet, dogrusu, Pâdisahimizin buyurduklari gibidir” der. Pâdisah, hosuna giden bu açik ve cesurâne sözü karsisinda Kemal Pasazâde`ye yukarida belirtilen ihsanlarda bulunur.

Yavuz Sultan Selim, Misir`da kaldigi süre arasında mahallî bazi islâhatlarda bulundu. Bu meyanda o, Suriye ile Misir`in toprak ve vergi islerini bir sisteme baglayarak düzene sokar. Gerçi Osmanlilar, bir kisim Türk ve ıslâm.devletlerinden zapt ve ilhak ettikleri devletlerin büyük bir kisminda bazen eski kanunlari hiç degistirmeden ve eski isimleri ile muhafaza ediyorlardi. bununla birlikte, özellikle vergi konusu için kamu için bir çesit zulüm niteligini tasiyan vergileri “fena bid`atlar” addederek ortadan kaldiriyorlardi.

Memlûk Sultanligi`nin ortadan kalkmasi, Osmanli Devleti`ne Asya Kit`asin`da Suriye, Filistin ve el-Cezire ile Hicaz`i, Afrika`da ise Misir gibi stratejik önemi büyük ve mamur bir bölgeyi kazandirdi. Böylece, Kizil Deniz`in karsilikli iki sahiline de sâhip olan Osmanlilar, Hind ve Ak Deniz arasindaki Kizil Deniz ticaret yoluna hâkim olmuslardi. Böylece, Arabistan, Haremeyni`s-Serifeyn, Zebid, Aden, Yemen, Habesistan, Said, Nubye, Magrib`e kadar, Umman sahilinden Firat ve Bagdad`a kadar olan memleketlerin emir ve sultanlari Yavuz Selim`in emrine girmis oluyorlardi. Böylece Yavuz Sultan Selim, atalarinin kurduklari devlete büyük bir katkida bulunmus oluyordu. O, Fâtih Sultan Mehmed tarafindan daha iyi bir sekilde gelistirilen orduyu kullanarak, gerek onun ve gerekse ıı. Bâyezid`in stratejik ve idarî temellerinden yararlanarak Safevîleri yenmekle de kalmamis, ayni sürede Müslüman devletlerin mühim bir kismini da kendine baglamisti.

Sultan Selim, ıstanbul`a devinim etmeden evvela idarî bir önlem olmak üzere Kahire`deki bazi hükümdar ogullariyla, halife ve akrabalarini, nüfuzlu âlim, seyh ve beylerden, ileride tehlike arzedebilecek olanlari ıstanbul`a göndermisti. ıstanbul`a gönderilenler arasinda Misir`daki Abbasî Halifesi ııı. Mütevekkil Alallah ile amcasi Halil`in ogullari ve Sultan Kansu Gavrî`nin oglu Mehmed de vardi. Bu arada o, kütüphânelerdeki kiymetli bazi eserler ile mimar ve san`atkârlardan bir kismini da ıstanbul`a göndermisti. Bu nakillerin tamami, deniz yoluyla yapilmisti. Selim, bilgili bir kimseden Misir pramitleri ile Nil hakkinda bilgi almisti ki, bu zata karsi büyük bir saygi besleyip ona ikramlarda bulundu.

Daha evvela de, biraz münasebet edildigi gibi, Yavuz Sultan Selim, iyi tahsil görmüs, uygun zamanlarda vaktini okuyup arastirmakla geçiren âlim bir hükümdardi. Kendisi, tasavvufun “vahdet-i vücud” felsefesini begendiginden, bu felsefenin Anadolu`da yayilmasini temin eden ve “Seyh-i Ekber” nâmiyle söhret kazanmis olan Muhyiddin ibnu`l-Arabi`ye karsi büyük bir hürmeti vardi. Merc-i Dâbik zaferinden sonra Sam`a girdigi zaman, “Seyh-i Ekber”in kabrini sormus ve bazilari tarafindan “Seyh-i Ekfer” (en büyük kâfir) diye tahkir edilen bu büyük zâtin kabrini buldurmustu. Misir dönüsünde dört ay kadar Sam`daki ikameti esnasinda seyhin kabrine türbe ve yanina bir de câmi ile her gün fakirlere yemek dagitmak üzere bir de imâret yapilmasini emretmisti. Bu insaat öyle sür`atli yapilmaliydi ki, kendisi henüz buradan devinim etmeden önce bitmeliydi. Filhakika, mimarlarla usta ve ameleden bir kismi, gece çalismak suretiyle bunlari tamamlamislardi. Yavuz bu câmide ilk Cuma namazini kilmis ve vakiflarini tertib ettirerek vaaz ile Kur`lahza okumaya m.`mur görevliler de tayin etmisti.

Sam`dan sonra yoluna devam eden Yavuz Sultan Selim, 22 Safer 924 (5 Mart l5l8) tarihinde Haleb`e gelir. ıki ay kadar Haleb`de kalan Selim, iki ayda da ıstanbul`a gelir. tören ve tantanai karsilamalardan pek hoslanmadigi anlasilan Yavuz Sutan Selim, törenle karsilanmamak için, gece gizlice Topkapi Sarayi`na gelir. ıstanbul`da on (yahut yirmi) gün kadar kalan Yavuz Selim, 27 Receb (4 Agustos)`de payitahttan ayrilarak Edirne`ye hareket eder. Pâdisah`in Edirne`ye gelmesinden dokuz gün sonra Sehzâde Süleyman, gelirine 500 bin akça ek edilmis oldugu durumda babasi ile vedalasarak geldigi Saruhan Sancagi`na yine döner. Selim, Edirne`de bulundugu sirada Venedik, Macar ve ıspanya bunun gibi Avrupa devletleriyle muâhedeleri yenilemistir. Sultan`in, Avrupa devletlerine karsi sulh siyâseti takib edisi, herhalde yeni bir ıran seferine çikmasi ile açıklama edilebilmektedir.

YAVUZ SULTAN SELıM`ıN batı SıYASETı

Yavuz Sultan Selim`in, Bati devletleri ile olan münasebetleri, onun hükümdarlik makamina geçmesiyle birlikte, cülûsu tebrik için gelen komsu devletlerin elçileri ile baslamisti. Bu münasebetlerin baslangici ise onun, babasina karsi giristigi devinim esnasinda, Rumeli`de bir sancak istemesi ve Hiristiyanlarla mücadele edebilmesi için burada sayilari 25 bine ulasacak bir askerî birlik toplamasi ile olmustu denebilir. Zira onun tahta çikisi esnasinda Avrupa`li hükümdarlar, hem cülûsu kutlama etmek hem de olası olursa eski anlasmalari yenilemek üzere elçilerini göndermislerdi. lakin, Sehzâde Ahmed`in çikardigi isyandan dolayi hemen Anadolu`ya geçmek mecburiyetinde kaldigi için gelen yada ati olan elçilerle çok ilgilenemiyordu. bununla birlikte, kendisini selamlamak ve himâyesini taleb etmek üzere gelmis olan Raguza elçilerini fazla bekletmemis ve eskiden buyana Osmanlilara vergi verici bu cumhuriyetin temsilcilerine Bursa`da eski imtiyazlarini taniyan bir ahidnâmetre vermisti. l5l2`de verilen bu ahidnâmede Sultan Selim, Raguza`lilarin verecekleri vergiler için “buyurdum ki, sâbika babam tâbe serâhu zamaninda verdikleri l2500 filori sâl be sâl (her yıl) âdet-i kadime üzre elçileriyle dergâh-i muallama göndereler” diyordu.

Pâdisah, diger devlet elçileri ile de lüzumlu anlasmalari imzalamayi faydali buluyordu. nedeniyse Anadolu`da bir müddetten buyana Kizilbaslarin çikardiklari karisikliklari ve onlari tahrik eden Safevî Devleti`ni dikkate almadan Bati`ya yönelmek akillica ve dogru bir hareket olmazdi. Bu sebepten dolayı dolayi tüm Bati`li devletlerle dostça münasebetlerde bulunmayi lüzûmlu sayan Yavuz Sultan Selim, bu anlayisin bir sonucu olarak onlarin elçilerine karsi mültefit davranmis, bu arada Eflâk ve Bogdan`in gönderdigi hediyeleri kabul ettigi bu gibi, babasinin zamaninda, Bogdan Beyi ile imzalanmis olan anlasmayi da yenilemisti. Bu muahede ile Bogdan kendisini Bâb-i Humâyun`un organik ve haraçgüzâri saymisti.

OSMANLı – VENEDıK MüNASEBETLERı

Olaylarin cereyan tarzindan anlasildigina göre, bu devirde Osmanlilarin ciddi telakki ettikleri devlet, Venedik idi. Zira Yavuz Selim, daha tahta çikar çikmaz, Venedik hükümet reisine bir name göndermis, bu mektupta bilhassa ıı. Bâyezid`in, kendi istegiyle hükümdarliktan ayrildigini belirtmisti. Pâdisah`in, mektubunu götüren Semiz çavus, kalabalik bir maiyet ile Venedik`e gidip Sark`a (Dogu) yakisir bir debdebe izhar etmisti. Bu zât, on asilzâde tarafindan senatoya götürülmüstü. Bu hal, Venediklilerin, Osmanli elçisine karsi çok aşırı içten davrandiklarini göstermektedir. Buna karsilik, cülûsu tebrike gelmis olan Venidk elçisi Nicolo Giustianiani`ye de Pâdisah büyük iltifatlarda bulunmus, hatta onu, Sehzâde Ahmed`in isyanini bastirmak üzere Anadolu`ya giderken, Bursa`ya kadar birlikte götürmüstü. ıste karsilikli dostluk ve itimad belirtileri gibi sayabilecegimiz bu hareketlerin iki yan için de bir m.�nasi olmaliydi. Muhtemelen Osmanlilar, bu tarzdaki hareketleriyle, Dogu`ya yapmayi düsündükleri sefer esnasinda, Venedik`cilt gelebilecek olan tehlikeleri önlemek, Adriyatik, Ege ve Akdeniz kiyilarindaki topraklarinin güvenligini saglamak istiyorlardi. Venediklilere gelince onlar da, Osmanlilar ile baris halinde bulunmayi, birçok yönden faydali görmüs olmalilar. nedeni ise her seyden önce Santa – Maura önündeki Türk gemileri ile Mustafa Pasa idaresinde Apulya`ya göderilecegi söylenen ve Avlonya`da hazirlanmakta bulunan ll0 hafif ve 30 agir gemiden mürekkeb olan filo, onlar için bir endise konusu idi. Ayrica Sultan ıı. Bâyezid zamaninda Osmanlilara karsi giristigi mücadele, Venedik`i metre`nen ve maddeten o kadar sarsmisti ki, bundan sonra Osmanlilarla dost kalmayi menfaatlarina daha uygun görüyordu. Bu sebepten Venedik, Antonio Giustiniani adindaki bir elçisini Osmanlilara gönderdi. Edirne`ye gelen ve Venedik Cumhuriyeti`nin, Osmanli Devleti hakkindaki saadet temennilerini bildiren bu zat, Pâdisah tarafindan iyi karsilanmakla beraber, yapilmasi düsünülen anlasma, pratik olarak imza edilemedi. Ayrica, ıstanbul`da anlasma müzakerelerinin devam ettigi siralarda Osmanli kuvvetleri, Venediklilerin yardimda bulundugu Hirvat Bani J. Johan`in arazisini bastan basa çigneyip iki bin Hiristiyani alip götürürler. ayrıca iki devlet arasinda l7 Ekim l5l3 `de imzalanan anlasma ile Venedikliler tüm isteklerini elde edememekle beraber, ıı. Bâyezid zamaninda kendileri için taninmis olan ticarî imtiyazlari tekrar elde ederler. Bu durum, Venedik için aşırı iyi olmustu. nedeni ise devamli savaslardan dolayi bosalmis olan hazinesini fakat bu suretle doldurabilirdi. Bundan baska Osmanlilarin her konuda kendilerine yardim edeceklerini umuyorlardi. Nitekim bundan sonra iki devlet arasinda Napoli aleyhine olmak üzere aşırı ilgi cazibeli müzakereler cereyan edecektir. Bu arada Venedik de, Sah ısmail`in israrla istedigi yardimi red eder. Hatta, Papa`nin va`d ettigi büyük ve önemli menfaatleri de dikkate alip Osmanlilar aleyhine harekete geçmez. tersine çaldiran zaferinden dolayi Yavuz`u tebrik eder. Böylece, Osmanlilar ile Venedik arasinda uzunca bir zaman devam edecek olan dostluk münasebetleri gelistirilmis olur. Bunun üzerine iki devlet arasinda l5l7 tarihinde yeni bir anlasma imzalanir.

OSMANLı – MACAR MüNASEBETLERı

Osmanli Venedik münasebetlerinden bahsedilirken temas edildigi benzeri, Venedik elçisinin Edirne`ye ulastigi siralarda, bir Macar elçisi de gelmisti. Bu elçi, ıı. Bâyezid zamaninda imzalanmis bulunan ve kisa bir süre evvela, Osmanlilarin Sava Nehri kiyilarina yaklasmalarini bahane ile zedelenen mütarekeyi yenilemek için müzakerelere girisecekti. halbuki bu elçinin yolda bulundugu siralarda Wesprim Piskoposu Peter Berislo, Sava ve Unna arasindaki Türklere saldırı ederek 2000 kadar Müslümani öldürmüstü. ayrıca daha sonralari da Macaristan`la olan siyasî münâsebetleri ihlal edecek küçük bazi hudud çekismeleri devam ettiyse de bunlar, harple sonuçlanacak bir hâdiseye sebep olmadi. Su kadar varki Macaristan, Osmanlilar`a karsi büsbütün hazirliksiz kalmak da istemiyordu. Bu sebeple Papa`dan hem para hem de Osmanlilara karsi tüm Avrupa devletlerinin müsterek bir harekette bulunmalarini saglamak için ricada bulundu. ll Mart l5l3`te papalik makamina oturan ve Medici ailesine mensub olan Papa X. Leo, kendinden evvela bu makami isgal edenler bu gibi tüm Bati âlemini Türklere karsi ayaklandirmaya çalisan bir insandi. Papa`nin, Türklere karsi duydugu düsmanligin asil sebebini, Tunus`lu yada Türk denizcilerinin hareketlerinden dolayi degil, Osmanli Devleti`nin kurulusundan buyana, gittikçe güçlenip güç kazanan ve Bati`yi tehdid eden Müslümanliga karsi duyulan kin, nefret ve bunun sonucu şekilde da Osmanlilari Bati topraklarindan sürüp çikarma teskil ediyordu. Onun için bu ise gönül verenlerden bir tanesi şekilde görülen Papa X. Leo`nun, papalik makamina geçer geçmez, derhal tüm Hiristiyan prenslere, Alman ımparatoru Maximilian`a, Polonya ve ıngiltere krallarina, Rodos üstad-i A`zamina ve Liefland`da Alman sövalyeleri reisine gönderdigi bir çok mektup, bu konu ile ilgili yeterli delilleri teskil ediyorlar. Ayrica, rönesans fikirlerini tasiyanlarin çogu da, bir takim güzel yazilarla, eski Yunan topraklarinin, barbar saydiklari Müslüman Türklerden, kurtarilmasini istiyorlardi. Papa, zaten bütün kuvveti ile bu isin pesinde idi. Kardinallari vasitasiyle yaptigi Haçli propagandasi, bilhassa Macaristan`da tesirini gösterir. Bunun sonucu şekilde binlerce çiftçi büyük gruplar halinde toplanir. fakat bunlar, önemli bir sevk ve idareden mahrum olduklarindan, alt seviyedeki rahiplerin tesvik ve tahrikleri ile etrafa ölüm ve dehset saçarak kendi vatanlarinda dahi çok sayıda sato, köy ve bölgeyi harabeye çevirirler. Papa`nin, çok sayıda Avrupa ülkesine çagrida bulunarak bir Haçli seferi düzenlemek istemesi ve l6 Mart l5l7`de Lateran`da toplanan rûhanî meclis (concilium) te ciddi kararlar aldirarak, Osmanli Devleti`nin istilasi ile ilgili teferruatli noktalari bile tesbit ettirmis olmasina ragmen, bir netice alinamamisti.

Avrupa`nin içinde bulundugu karisik bir hale iyice vâkif olan Sultan Selim, bundanfaydalanmasini bilmis, komsu devletler ile iyi geçinerek Sark`in karisik islerini endisesiz bir sekilde halletmeye muvaffak olmustu. Nitekim bu sebeple Ragusa (Dubrovnik )`ya karsi dahi mülayim davranilmis, bir ara gümrük vergisi % 5`e çikarilmis ise de, bilahere eskiden oldugu bunun gibi % 2`ye indirilmisti.

Yavuz`dan öncelikle (l499), Kirim Hani Mengli Giray`in tavassutu ile baslamis bulunan Osmanli – Rus ticarî münasebetleri, bazi tesebbüslere ragmen bu çağda pek inkisaf edememisti. bununla beraber, mevcud eski anlasmalara riayet edilecegi tekrardan onay edilmisti.

Yavuz Sultan Selim, karsilikli sinir ihlallerine ragmen Macarlarla savasa girmek istemiyordu. Onun, bazi meseleleri büyütmeyerek barisa meyilli olmasi, Macar Krali ile akrabasi olan Polonya Krali`ni memnun etmis olmali ki, l5l9 yilinda Osmanlilarla Poloyalilar arasinda bir baris antlasmasi imzalanmisti. bütün dostlarinin bir yil içinde girebilecegi maddesini de ihtiva eden bu antlasma ile Yavuz, takip etmek istedigi baris politikasini bütün bir Bati dünyasina ilan etmis oluyordu. Nitekim bu hükme uyarak l5l9 baharinda Macarlar, Osmanlilarla üç yillik bir mütareke imzaladilar.

YAVUZ SULTAN SELıM`ıN öLüMü

Memlûk Devleti`ni ortadan kaldirip cenup ve bir anlamda da cenup dogu cephesini emniyet altina piyasa Yavuz Sultan Selim, artik Avrupa isleri ile yakindan ilgilenebilirdi. Zira, Papa X. Leo`nun, papalik makamina gelisinden sonra Hiristiyanlik âleminin fikir, düsünce ve hareketlerinde, Osmanlilar aleyhinde büyük bir degisiklik meydana gelmisti. Bu düsmanligin farkinda olan ve aleyhinde meydana geen degisiklik ile alakalı hareketleri çok fazla yakindan takib eden Yavuz Sultan Selim, Papa`nin, kendileri aleyhinde olmak üzere birlesik bir Haçli ordusu hazirlamak için Avusturya, Fransa, ıngiltere ve ıspanya devletlerine birer kardinal gönderdigini biliyordu. O, ülkesinin genis sahillere sahip olmasindan dolayi yapilacak herhangi bir tecavüzü önlemek için donanmaya büyük bir önem veriyordu. bununla birlikte onun, Haçli ordusuna karsi alacagi tedbirleri sadece donanma insasiyle sinirli saymamak gerekir. Zira l5l9`da Kamama Kilisesi ile Hiristiyan ziyaretçlerinin vergi muafiyetleri hakkinda görüsmek üzere ıstanbul`a gelen ıspanya elçisi ile konusan Pâdisah, elçiye, sayet ıspanya Krali kendisi ile anlasmak istiyorsa murahhaslarini göndermesini beyan etmek suretiyle Papa`nin gerçeklestirmek istedigi ittifaktan onu ayirmak istiyordu. O, bununla da yetinmeyerek Macaristan`la olan mütarekeyi uzatmis, Venediklilerin, Kibris için vermekte olduklari vergiyi getiren elçiyi huzuruna kabul etmis ve alisilagelmis protokolun hilafina elçi ile konusarak, Venedik Devleti`nin antlasmalara bagli kalip bunlara riayet ettigi sürece kendileri ile baris biçiminde bulunacagini belirtmisti.

Johann Johansson`un meshur Osmanli haritasi

Siyasî çabalari ile Haçli ordusunu durdurmayi planlayan Yavuz Sultan Selim, öteden bu güne Avrupa`ya karsi girisecegi bir sefer için büyük bir donanmaya ihtiyaç oldugunu biliyordu. Bu sebeple o, askerî faaliyetlerine hiz vermekten geri kalmiyordu. Bu maksatla Haliç`te daha öncelikle Bizans tersanesi şekilde kullanilan yerde, Fâtih`in insa ettirmis oldugu eski tersaneyi Kagithâne`ye kadar genisleterek 300 kadar insaat tezgâhini (Göz) ihtiva edecek bir sekilde büyütmüstü. Böyle siki bir çalisma sonunda ıstanbul ve çanakkale`de 250 gemiden mürekkeb bir donanma, savasa hazir bir hale gelmisti. Anadolu`da ise oldukça çok topla takviye edilmis 60 binden çok asker toplanmisti. Hiç kimsenin nereye çarpilacagini bilemedigi bu seferin Hiristiyan bir devlet için oldugu zanni uyanmisti. Bu hazirliklar, belki de Roma`da gerçeklesilmesine çalisilan Haçli seferini karsilamak için yapiliyordu. ayrıca hazirliklarin özellikle Rodos için oldugu kanaati yaygin bir durum almisti. Böyle bir kanaatin yayilmasinin hakli sebepleri de bulunmamaktadır degildi. Nitekim Rodos`un, korsanlar ile hirsizlar duragi ve barinagi olmasi, bu sebeplerin basinda geliyordu. Osmanli Devleti, Akdeniz`de ticaret oluşturan Müslüman gemilerine saldiran bu hirsizlarla, Misir`in alinmasindan sonra daha aşırı ilgilenmek zorunda idi. Zira Rodos, güven altinda bulunmasi icab eden ıstanbul – ıskenderiye ticaret yolunun üzerinde idi. Vezirler de “Su Akdeniz, yalnızca Devlet-i Aliyye`ye bir mersâ (liman) olabilir” demek şekli ile Pâdisah`i Rodos`un fethine tesvik ediyorlardi. ayrıca o, Fâtih Sultan Mehmed zamaninda oldugu bunun gibi fena bir netice ile karsilasmamak için hazirliklarin daha çok olmasini vezirlerine ihtar ederek: ” Benim muradim bir kisver (memleket, yurt) almaktir. Siz beni, bir hirsiz kalesi almaya tergib edersiz” der. ayrıca bu sefer için kaç aylik tedarik gördünüz diye sordugunda Pirî Pasa: “Dört aylik” diye cevap verir. O, bunun kifayet etmeyecegini söyleyerek fikrini açiklamak suretiyle kale muhasaralarindan hoslanmadigini , meydan muharebelerinin sonuçlarinin daha büyük ve mesakkatlerinin daha az oldugunu söyleyerek âdeta keramet sahibi benzeri ” Bizüm simden gerü sefer-i ahiretten gayri seferümüz bulunmamaktadır” demisti. Bu, birbirinden parlak ve büyük zaferler ele geçiren bir insanin, bunlari asacak bir sefer yapamayacagi ve tarihteki azametinin gölgelenecegi ihtimalini düsünmesidir ki, Sultan`in, sorumluluk hususunda dahi sahikaya ulastigini belli eden bir delildir. Gerçekten de o, yapilan sefer hazirliklari hakkinda ilgililerden bilgi alip dört aylik barutun bulundugunu ögrenince bunu yetersiz görmüs ve Hoca Sa`düddin`in ifadesiyle “bu gûna tedâbir-i vâhiye ile ben sefer itmem ve kimse sözü ile yola gitmem ve bi`l-tümce bize sefer yok, meger sefer-i âhiret” demek suretiyle, artik maddî ve dünyevî seferler için degil, manevî ve âhiret yolculuguna hazirlanip Allah`ina kavusmak üzere oldugunu, etrafindakilere bildirmek ister gibiydi.

Sultan Selim, Vezir-i A`zam`i Kapikulu askerleriyle Edirne`ye gönderdikten sonra kendisi de Agustos l520`de (2 Saban 926) Edirne`ye dogru yola çikar. Rahatsizdi. Zira iki omuzunun sag tarafina yakin kisminda bir çiban çikmisti. kamu arasinda yanikara şekilde isimlendirien bu çiban, “Sirpençe” ismiyle bilinmektedir. Hoca Sa`düddin, Yavuz Sultan Selim`in ölümüne sebep olan çiban hakkinda tafsilatli bilgiler vermekle beraber biz, olayi günümüzün ifadesiyle kisaca nakl etmek istiyoruz:

Yavuz Sultan Selim, Edirne`ye harekete karar verdikten sonra bir gün musahibi Hasan Can`la saray bahçesine inmis, dönüsünde yokusu çikarken Hasan Can`a sirtina bir seyin battigini söyleyince Hasan Can, elini hükümdarin sirtina sokmus ve ama bir sey bulamamis, lakin ikinci sefer yine ayni seyden sikâyet edilince o süre Hasan Can, sultanin dügmelerini çözüp sirtinda henüz bas vermis, etrafi kizarmis ve tam olgunlasmamis katı bir çiban görür. Bunu Sultan Selim`e söyleyince o, çibani sikmasini istemisse de Hasan Can: “Pâdisahim, büyük bir çibandir, henüz hamdir, zorlamak caiz degildir, bir münasib merhem koyalim” diyince Sultan Selim “Biz çelebi degiliz ki, bir çiban için cerrahlara müracaat edelim” cevabini vermisti. O geceyi izdirab içinde geçiren Hünkâr, ertesi gün hamama giderek orada çibani siktirip zedeletmis. ama bu da izdirabini artirmaktan baska ise yaramamisti. Bunun üzerine Hasan Can`a “Seni dinlemedik amma kendimizi helâk ettik” deyip çibanin macerasini anlatinca Hasan Can “neredeyse aklim basimdan gidiyordu” diyecektir. tüm bu sikintilara ragmen Pâdisah, Edirne seferi daha öncelikle kararlastirildigi için geri dönmeyerek hasta oldugu durumda 2 Saban 926`da çadira çikar.

Sultan Selim`in hastaligi yüzünden yollarda agir gidiliyor ve bazi menzillerde fazla kaliniyordu. Yavuz, çorlu`da kirk gün Bashekim Ahmed çelebi tarafindan tedavi edildi. Yara büyüyüp açilmisti. Pâdisah, hareket edemiyecek kadar takatsiz düsmüstü. ıki aya yakin ( Lütfi Pasa, 284`te 47 gün) devam eden tedaviden ve adeta kendisinden ümidini kesince Edirne`de bulunan Vezir-i a`zam Pirî Mehmed Pasa ile vezir Mustafa Pasa`yi ve Rumeli beylerbeyi Ahmed Pasa (Hain Ahmed Pasa)`yi acele yanina çagirtarak vasiyetini yapar. Daha sonra da Pirî Pasa ile yalniz görüsür. Son demlerini yasadigini anladigindan acele edip yetismesi için Manisa Valisi olan oglu Sehzade Süleyman`a haber gönderdi. Oglu gelmeden 2l Eylül l520 (8 Sevval 926) Cuma günü aksami 5l yasinda iken çorlu karargahinin bulundugu Sirt köyünde vefat etti. Vefatindan evvela yaninda bulunan müsahibi Hasan Can`a, yatakta bulunusunu kast ederek “Hasan Can ne haldür?” demis, o da “Sultanum! Cenâb -i Hakk`a tevecüh edüp Allah`la olacak zamandur” dendiğinde Yavuz: “Ya bizi bunca zamandan berü kimün ile bilürdün? Cenâb-i Hakk`a teveccühümüzde kusur metre fehm ettün?” cevabini vermisti. Bunun üzerine Hasan Can: “Hâsâ ki, bir süre zikr-i Rahman`dan gufûl müsahede etmis olam. Lâkin bu, gayr-i ezmâna benzemedügü cihetten ihtiyaten cesâret eyledüm” demisti. Bunun üzerine Sultan: ” Sûre-i Yâsin tilâvet eyle” diyerek kendisi de Hasan Can`la beraber okumus. Ayni sûreyi ıkinci kez okuyup “Selâmun kavlen…” diye devam eden 58. âyeti okuyunca teslim-i ruh eyler. Böylece, ıslâmt.tarihinin en büyük hükümdarlarindan birinin, göz kamastirici hayati sona ermis oluyordu. Onun ölümü için tarihler düsürülüp mersiyeler yazildi. Sekiz buçuk sene benzeri aşırı kisa bir saltanat zamanına basarili bir sekilde sigdirilan fevkalade büyük ve mühim islerden dolayi, Seyhülislâmt.Kemal Pasazâde onun hakkinda:

“Az müddetde çok is etmis idi.

Sâyesi olmustu âlemgîr,

Sems-i asr idi asirda semsin,

Zilli memdûd olur, zamani kasîr.

Girse meydan-i rezme siri delir,

çiksa eyvan-i bezme mihr-i münir

Hayf, Sultan Selim`e hayf ve dirig,

Hem kalem aglasin âna hem tig.”

demek suretiyle onun sekiz buçuk senelik saltanat zamanına sigdirdigi islerinin, çok büyük ve ciddi olduguna isaret etmekteydi. Bilindigi benzeri ikindi günesinin ömrü kisadir. fakat bu zamandaki gölge ise aşırı uzundur. Ayni zamanda büyük bir sair ve edip olan Kemal Pasazâde, bu beyitleri ile Yavuz`un çok kisa bir sürede büyük isler basardigini söylemek istemistir.

Bir celâdet atespâresi olan Yavuz, bu özelligiyle savas meydanlarini ates tufanlarina bogmus, düsmanlarinin kalbine korku ve dehset salmisti. Ne deva ki, bütün dünyayi dizginine alacak kadar süre bulamadan sir pençe-i ecel, onun vücudunu, âlemden almis idi.

Sultan selim`in vefati, tek oglu olan Manisa valisi Sehzâde Süleyman gelinceye kadar saklı tutuldu. lakin yeni hükümdarin, Sevval`in onbirinci günü ıstanbul tarafina gelip kadirga ile saraya indigi haber alindiktan sonra, Selim`in vefati ve yeni Pâdisah`in ıstanbul`a geldigi ilan olundu.

Devlet erkâni, hemen ıstanbul`a gelip yeni Pâdisah`i kutlama ettikten sonra Selim`in naasi, tüm ilgililer tarafindan Edirnekapi haricinde, baglar ucunda karsilanip, hazirlanmis bulunan tabuta konur. Fâtih Sultan Mehmed Câmii`nde cenaze namazi kilindiktan sonra, o tarihlerde, Mirza Sarayi denilen günümüzdeki Sultan Selim Câmii yanindaki mahalle defnolundu. Sultan Selim, vefatindan evvel ara sira gezintilerde bulunarak geldigi ve çok fazla sevdigi bu mevkie câmi temellerini attirip ise baslattiysa da ömrü vefa etmediginden câmi ve türbesi, oglu Sultan Süleyman tarafindan tamamlattirildi.

Selim, Osmanli Devleti`nin hududlarini genisletmis, o zamana kadar sadece iki kit`a üstünde bulunan devleti, Misir`in ilhakiyla üçüncü bir kit`aya da geçirmisti. Böylece o, üç kit`aya hâkim muazzam bir devlet kurmus oluyordu. Dogu Akdeniz, boydan boya Osmanli sahili hâline gelmisti. Dünyanin yol güzergâhlari, deniz ve kara ticaret yollari, Osmanli topraklarindan geçer hâle gelmisti. Bu hal, devletin ekonomik, sosyal ve askerî gücünün artmasina neden olmus; tebea, bu büyük devletin nimetlerinden huzurlu bir sekilde faydalanir olmustu. Yavuz`un, bütün gayret ve gayretlerini sırf fütûhât askiyla izah etmeye kalkismak, pek dogru olmasa gerekir. Zira bu seferlerin, dinî, ictimaî, iktisadî, askerî ve jeopolitik noktadan bir zaruretin neticesi oldugu gâyet açiktir. Bu seferlerle ipek yolu, kalay yolu, baharat yolu, samur yolu ve kiymetli madenler yolu Osmanli ülkesinden geçmeye baslamis, devletin Avrupa seferlerinden dolayi gerekli gördügü vâridati bu sâyede epey artmisti. O, Süveys tersanesini kurdurmak şekli ile Kizildeniz donanmasini da artirmis, böylece Hindistan ticaret yolu üstünde, Portekiz`le mücâdele baslamisti. Bu mücâdele sırf ticarî sahada degil, ayni sürede siyasî ve askerî sahayi da kapsiyordu. tüm bunlar, Yavuz`un ne kadar ileri görüslü ve her seyi planlayan biri oldugunu göstermektedir.

Sekiz buçuk sene benzeri devlet hayatinda çok aşırı kisa sayilan bir zamanda, ülkesinin hududlarini iki buçuk misline çikarmis olan Yavuz Sultan Selim`in, Hindistan, Orta Asya ve Türkistan`a yönelmeyi arzuladigi, ıran niyetiyle çikmak istedigi sefer hedefinin buralar oldugu rivâyet edilmekte. Onun hilâfeti aldiktan sonra, tüm bir ıslâmt.dünyasini birlestirip tek kuvvet durumuna getirmek istedigi de söylenmektedir. Bu sâyede, Hiristiyan dünyasinin tehlikesini de bertaraf edebilecegi benzeri Din-i Muhammedî`nin sesini her tarafa ulastirabilecekti. Yahya Kemal`in deyimi ile:

“Sultan Selim-i evvel`i râm.etmeyip ecel,

Fethetmeliydi cihani, sân-i Muhammedî.”

Kisa zamanda dünya haritasini degistiren, bu büyük Sultan`in vefati, oglu Süleyman`in gelmesinden sonra Ordu-yi Hümâyûna bildirildi. Arkasinda zaferden zafere, dünyanin bir ucundan diğer ucuna gitmis olan asker, eski bir Türk lahza`anesine uyarak, üsküflerini (külahlarini) atip, çadirlarini yikarak aglamaya baslarlar. harp meydanlarinin en tehlikeli anlarinda sarsilmayan bu gazi ve mücahidler ordusu, kendilerine istedikleri ve tahayyül edebildikleri sekilde sultanlik ve komutanlik oluşturan bu adamin göçüp gitmesiyle (ufûlüyle) sarsilmis bulunuyorlardi. aslında bu sarsilma, sırf askerde degil, tüm bir tebeada da görülmüstü.

YAVUZ SULTAN SELıM`ıN HıZMETı

Yavuz Sultan Selim, dedesi Fâtih zamanindaki Akkoyunlu tehlikesi benzeri olmayan ve sadece Osmanli Devleti`ni degil, bütün bir Sünnî ıslâm.âlemini kökünden sarsabilecek olan ve Siî`lik üzerine kurulmus bulunan Sah ısmail tehlikesini zamaninda ayrım etmisti. Bu kadar büyük bir tehlikeyi ortadan kaldirmak için içeriden ve disaridan vurdugu güçlü darbe ile bu nazik ve nazik oldugu kadar da tehlikeli olan durumu bertaraf etmisti. Bu hareketiyle o, bir zamanlar Siî Fâtimî Devleti`ini ortadan kaldirip ıslâmetredünyasindaki ikilige son vermeyi düsünen Selçuklu Sultani Alparslan`a benzemektedir. Gerçekten o dönemde de Sünnî Abbasî Hilâfeti`ni ortadan kaldirmayi düsünen ve bu sebeple oralara çesitli isimlerle daî (propagandaci) gönderen Fâtimî Devleti`ne karsi, Sultan Alparslan harekete geçmis, bunun için, Haleb`e kadar gelmis ve ama basgösteren Romen Diojen tehlikesi yüzünden buradan arka dönüp Malazgirt Savasi`na katilmak mecburiyetinde kalmisti.

Dogu Anadolu`yu idaresi altina sektör Yavuz Sultan Selim, bu taraflarda emniyeti temin etmisti. Onun asil hedefi Siî akide üzerine kurulmus bulunan Safevî Devleti`ni ortadan kaldirmak ve Orta Asya`ya kadar gidip oralardaki Sünnîleri nüfuzu altina almakti. Böyle bir düsünceye sahip oldugu için, Sah ısmail`in, baris için gönderdigi elçilerle hiç bir sekilde anlasmayip isi askida birakiyordu. ama bu arzusunun gerçeklesmesine ömrü vefa etmemisti.

Dogu Anadolu`dan baska, cenup Anadolu`da da devletine ilhak ettigi yerler ve Ramazanogullarina ait Adana, Tarsus ve havalisi , Memlûk Devleti`nden aldigi el-Cezire, Suriye, Filistin , Misir ve Hicaz ile Osmanli ülkesine bir misli daha ilavelerde bulunmustur. Bundan baska, o asirlara göre en büyük ıslâmt.Devleti olmasi hasebiyle halifeligi de almis olmasi, gerek kendisinin, gerekse kendisinden sonra gelecek olan tüm Osmanli hükümdarlarinin mevki ve nüfuzlarini yükseltmisti. Bu arada, ıslâm.in zuhûr ettigi Hicaz Bölgesi`nin Osmanli idaresine girmesi ve Yavuz`un, bu bölgeye olan saygisini göstermesi bakimindan, mütevazi bir tabir olarak kullandigi “Hâdimu`l-Haremeyn es-Serifeyn” ünvani, tüm bir ıslâmt.dünyasinda bu devlete karsi bir saygi ve itibarin dogmasina neden olmustu.

Yavuz Sultan Selim, Avrupa`daki durumu oldugu bu gibi muhafaza ederek asil tehlikenin Asya`dan gelecegini görmüstü. Bu sebeple, saltanati müddetince, tüm çaba ve enerjisini bu tehlikeyi ortadan kaldirmaya hasr etmisti. Böylece, kendisinden sonra istikbal olan oglunun, Avrupa ve Akdeniz`de daha emniyetli bir sekilde faaliyette bulunmasini saglamisti.

Yavuz Sultan Selim, bir bakima vatan ve iman borcu bildigi prensiplerinin tehlikeye düsmesine riza göstermezdi. Bunun için, bu prensipleri tehlikeye sokan kimselerin canlarina kiymayi yahut onlari aninda cezalandirmaktan çekinmezdi. Hükümdar olarak verdigi ölüm kararlari için, insan olarak da gözyasi döküp kahirlanmaktan geri kalmamistir. Gerçekten o, devlet ve milletin kendilerini tehlikeye sokmayan konularda çok fazla daha rahat ve insanî kararlar veren bir hükümdardir. Nitekim Misir`in zaptindan sonra, muazzam bir servet terk ederek ölen bir tâcirin metrûkâtindan bir kismina el konulmasi, defterdarlikça uygun görülmüstü. Pâdisah`a gönderilen takrire Yavuz, kendi kalemiyle sunlari yazmisti: ” Müteveffaya rahmet, malina bereket, evlâdina afiyet, gammaza lanet.” Defterdarlik teklifinin, bu sekilde katı bir cevapla redd edilmis olmasi, onun muhtesem adaletini anlamayan, anlamadigi için de gerek prensipte, gerek tatbikatta sürçüp onun hakkinda su yada bu sekilde konusanlara çok siddetli bir ihtar idi. Ayverdi, onun verdigi kararlara güzel bir yorum getirerek söyle der:

“Dikkat edecek olursak, vazife ve mes`uliyet sinirlarini tayin etmis olmasina ragmen, verdigi idam kararlari onda bir ölüm soku yaratarak bâzan hüzün, bâzan gözyasi, bâzan siir ve çok defa da derin bir izdirap olarak ömrü boyunca arkasini kovalamistir. ama kütle selâmeti için kabullenilmis bu sahsî elemleri de gene ayni cemiyet adina metânetle sineye çekmesini bilmistir.”

YAVUZ SULTAN SELıM VE OSMANLıLARDA HıLÂFET

ıslâm.dünyasinda, Hz. Peygamberin vefatindan derhal sonra ortaya çikan halifelik, asirlarca ıslâm.cemaatinin dinî, fikrî, idarî, sosyal ve siyasî gelismesinde rol oynayan önemli bir kurum olmustur. ıslâm.tarihinde, siyasî bazi mezheblerin dogmasina neden olan bu kurum, ayni zamanda Müslümanlarin bir bayrak altinda toplanmalarina ve daha isin basinda siyasî bir birlik kurmalarina da sebep olmustu. Bu bakimdan hilâfet, üç Mart l924 tarihinde ülkemiz Büyük ulus Meclisi (TBMM) tarafindan ilga edilinceye kadar devamli olarak tüm bir ıslâmetretoplumunun gündeminde kalmaya devam etmistir.

Anlasildigi kadari ile hilâfet, ıslâmiyete has bir idare seklidir. Bu, hem dünya, hem de ahiret (din) islerinin kamu tarafindan uygulanip bir düzene sokulmasini saglayan bir idaredir. Halife ise bu idarenin basinda bulunan kimsedir. O, Hiristiyan dünyasinda oldugu bunun gibi dinî bir reis olmamakla beraber her türlü hareket ve davranisinin kaynagini dinden alir. Binaenaleyh onun idaresi, dinî komut ve yasaklarla sinirlandirilmistir. Bu bakimdan o, dünyanin diger hükümdar, sultan, sah, padisah, kral ve imparatorlarina benzemez. O, bütün bunlardan daha farkli bir özellik tasir. Bunun için, hilâfetle diger hükümdarliklar arasinda büyük bir ayrım vardir. Gerçekten hilâfet, ne kralliklara, ne sultanliklara, ne imparatorluklara, ne de tam anlamiyle cumhuriyetlere aynı. O, nev`-i sahsina münhasir bir özellige sahiptir. Bu bakimdan halifeleri de yukarida belirtilen müesseselerin basinda bulunan birer idareci olarak kabul etmek olası degildir.

Uzun tarihî geçmisi arasında, degisik merhaleler geçiren hilâfetin tüm bu merhalelerinden bahs etmek mümkün degildir. Bunun için biz, müessesenin Osmanlilara geçisi ve Osmanlilarin bu müesseseyi nasil kullandiklarina kisaca ilişki etmek istiyoruz.

Daha öncelikle münasebet edildigi benzeri degisik siyasî sebepler yüzünden, süre zaman pek dostça olmayan iliskileri de bulunan Osmanlilar ile Memlûk-lerin bu münasebetleri, Osmanli Pâdisahi Yavuz Sultan Selim ile Memlûk Sultani Kansu Gavri dönemlerinde büyük bir savaş ile sonuçlanir. 25 Receb 922 (24 Agustos l5l6) günü Mercidabik denen yerde baslayan Meydan Muharebesi, Osmanlilarin kati zaferi ile sonuslanmisti. ölü şekilde savaş meydaninda bulunan Kansu Gavri`nin ordusu perisan olmustu.

Kansu Gavri`nin ölümünden sonra Kahire`de Memlûk Devleti`nin basina, Sultan Tomanbay getirilmisti. Memlûk idarecileri, Mercidabik Muharebesi`nden sonra Osmanli Pâdisahi Yavuz Sultan Selim`in yaninda bulunan Abbasî Halifesi el-Mütevekkil yerine de el-Müstemsik`i halife şekilde tayin ederler. Bu durumdan haberdar olan Osmanli hükümdari, Tomanbay`a iki elçi gönderir. Bunlar, Tomanbay`in, Sultan Selim`in hâkimiyetini tanimak sartiyle baris teklifinde bulunacaklardi. fakat her iki elçi de Tomanbay`in arzusu hilâfina diger yöneticilerin baskisi ile öldürülür. Elçilerin öldürülmesi, harbi kaçinilmaz bir hâle getirmisti. Böylece, Osmanlilarin zaferi ile sonuçlanacak olan Ridâniye Savasi olmustu. Bu savastan sonra Misir da Suriye benzeri bir Osmanli eyâleti biçimine getirildi. Yavuz Sultan Selim, burada kaldigi müddet arasında ıslâmt.dünyasindan pek çok hükümdar ve idareci, hey`etler göndermek şekli ile bagliligini arzeder. Bunlar arasında en önemli olani Haremeyn Serifi Ebu`l-Berekât b. Muhammed`in, Sultan Selim`i kutlama için oglu Ebû Nümey`i göndermesidir.O, oglu vâsitasiyle Ka`be`nin anahtarlari ile kutsal emânetlerden bazisini göndermisti. Böylece, Osmanli Memlûk savaslari neticesinde Arabistan, Haremeyn-i Serifeyn, Zebid, Aden, Yemen, Habesistan, Said, Nübye`den Magrib`e kadar, Umman Sahili`nden Firat ve Bagdad`a kadar olan memleketlerin buyruk ve sultanlari Sultan Selim`in emrine girmis oluyorlardi.

Hilâfetin, Misir`daki son durumu karisik bir durum almisti. Abbasî Halifesi el-Müstemsik billah 905 (l509) da bu makamdan çekilerek yerine oglu el – Mütevekkil getirilmisti. Kansu Gavri ile Mercidabik Savasi`na katilan halife, Sultan Selim`e teslim olmustu. Yavuz`la birlikte Kahire`ye gelen el-Mütevekkil, tekrar makamina getirildi. Daha sonra Sultan Selim ile beraber ıstanbul`a gelen el-Mütevekkil, Yavuz`un ölümünden sonra 927 (l52l)`de yine Kahire`ye dönecek ve orada vefat edecektir.

Osmanli sultanlarina hangi tarihte ve ne suretle halife denildigi kati şekilde bilinememektedir. bununla birlikte, “kesinlikle olan bir nokta mevcut ki o da Yavuz`un Misir fethi üzerine hilâfet makamini deruhte etmis olmasidir” ıslâmt.dünyasi, Yavuz Sultan Selim`in, Siî ıran`i dize getirmesi, Memlûk Devleti`ni ortadan kaldirmasi, Hiristian Avrupa`ya karsi basari kazanmasi ve o zamanlarda Memlûk idaresinde olmakla birlikte Kizil Deniz`deki Portekiz donanmasinin tehdidi altinda bulunan Haremeyn`i bu tehlikeden kurtarmasi nedeniyle Osmanlilarin gücünün farkina varmisti. Burada suna da isaret etmek gerekir ki, ıslâm.dünyasi, Haremeyn ile hilâfet arasinda büyük bir bagin bulundugunu kabul ediyordu. Binaenaleyh, gerçek mt.�nada halife olabilmek için, Haremeyn bölgesine hakim olmak gerekiyordu. Bu bölgeye hakim olamayana halife denilemezdi. Bu sebepledir ki, Yezid b. Muaviye ile Abdülmelik b. Mervan zamanlarinda Abdullah b. Zübeyr`in Mekke`de hilâfetini duyuru etmesi, Abbasîler zamaninda da 3l8, 338 (m. 930, 950) yillarinda Haremeyn`in Karamita`nin eline düsmesi esnasinda meydana gelen olaylar, bu anlayisin o devre müslümanlarinca da kabul edildigini göstermektedir.

Osmanlilarin, “halife” sifati üstünde pek fazla durmadiklari anlasilmaktadir. Zira tarihî kayitlar, hem Misir`in ilhakindan öncelikle, hem de sonra zaman süre Osmanli hükümdarlarina halife ünvani ile hitab edildigini göstermektedirler. ayrıca, Misir`in ilhakindan sonra dahi Yavuz Sultan Selim için “Hadimu`l-Haremeyn”, “Sultan” ve “Hakan” bu gibi ünvanlar kullanildigi halde “Halife” tabiri pek kullanilmamistir. öyle anlasiliyor ki, buna pek fazla gerek te bulunmuyordu. Zira Osmanli Padisahi, artik tek basina ıslâmetreâleminin en kuvvetli hükümdari şekilde idareyi eline almisti. çagdas bir arastirici da hilâfetin Osmanlilara geçisi ile ilgili teferruatları verdikten sonra söyle der: ” Yavuz Sultan Selim`in, Misir`a yaptigi seferi sirasinda dinî ve siyasî ehemmiyeti haiz büyük bir hadise, Hilâfetin Osmanli hânedanina intikali cereyan etti. Yavuz Sultan Selim zamaninda ımparatorlugun kazandigi büyük söhret ve seref itibarıyla, Osmanlilar hilâfetin asil ve hakli iddiacilari oldugunu isbat etmislerdi. Ayrica el-Mütevekkil`in vefatindan sonra halefleri halifelikten feragat ettiler. Böylece, bu boslugu doldurmak Osmanlilara düsmüstü. ama ne var ki, hilâfet ünvani o zamana kadar tüm özelliklerini kaybetmis ve yalnızca sözde kalmis bir ünvandan ibaretti. Osmanlilarin kudreti, böyle bos bir ünvana muhtac degildi. Bu nedenden dolayı onlarin, o sürede bu sorun ile pek ugrasmadigi anlasiliyor. lakin her seye ragmen hilâfet ıslâm.âleminde gene saygi ve hürmete deger bir mevkii idi. Osmanli Pâdisahlari da arada sirada bu durumdan istifade etmeye çalismislardir.” Gerçekten, Hiristiyan Dünyaya karsi tek basina koyabilen, ıslâmt.âlemini düsmanlarindan koruyup ona karsi bir kalkan vazifesi gören bu devletin, böyle bir sifat ve ünvani kullanmaya ihtiyaci yoktu. Zira o, zaten fiilen bu ünvana hak kazanmisti. Binaenaleyh, Osmanlilardan baska bu sifatla ıslâmetredünyasinin bayraktarligini yapabilecek güçte kimse mevcud degildi. Bu sebepledir ki Yavuz`a halife diyenler sadece Osmanlilar degildi. sebebi ise Ehl-i Sünnet akidesine bagli Sünnî Müslümanlar ve bilhassa ıran ile Orta Asya`dakiler, Selim`in sahsinda ıran`da gerçek Müslümanligi ihya etmekle mükellef bir ıslâm.Halifeligi görüyorlardi. Bundan dolayidir ki, çaldiran zaferinden sonra Tebriz`e girmis olan Yavuz Sultan Selim`e, mt.�veraünnehr ulemasinin ayni fikirleri tasidigi haberi gelir. l5l6`da Muhammed ısfahanî ona “Hilâfet tahtnin Sultani” demekle de yetinmiyor ve “simdiki durumda sen kendine has asil vasiflarla Allah`in ve Muhammed (s.a.v.)`in halifesisin” diyordu. Arablar ise, Halife Mütevekkil`in, kendi yetkilerini ve bu yetkilerden dogan hukukunu Yavuz`a terk edip etmedigini arastirmak lüzûmunu bile duymadan Yavuz`a “Halife” demeye basladilar. Gerçekten, ıbn Sünbül, Yavuz Sultan Selim için, dünyada Allah`in Halifesi, Mekke`li Kutbeddin ise “Halifeturrahmanlarin en fazla Halifesi” diyordu. tüm bunlar, Yavuz`un, Misir`i almasiyle hilâfetin Osmanlilara geçtigini göstermektedirler. Osmanli hükümdarlarinin, halife ünvanini resmî bir kayit şekilde ilk kez Silistre`nin güneyinde bulunan Küçük Kaynarca`da 8 Cemaziyelevvel ll88 (l7 Temmuz l774) tarihinde Ruslarla yapilan antlasmada kullandiklari görülmektedir. ıı. Katerina, Osmanli ülkesindeki Ortodoks Hiristiyanlarin himâye hakkini istedigi zaman, Osmanli murahhasi da muahedeye (antlasmaya) Halife ünvanina istinaden Sultanin tabiiyetinden çikan Türk ve Müslümanlar üzerinde, dinî hüküm ve nüfuzuna dair bir bend koydurdu. Antlasmanin, üçüncü maddesindeki fikra söyledir:

“Ve Cenâb-i Bârîden gayri kimesneye tabi olmamak üzere tâife-i merkume itiraf ve kabul velakin mezhebleri ehl-i ıslâmetredan olup zât-i mt.`delet simât-i sehriyaranem imâmetre`l-mü`minîn ve halifetu`l-muvahhidîn olduguna binaen…”

Sultan ıı. Abdülhamid ( 1876 -1909 ), 31 Agustos 1876`da, V. Murad`in yerine Osmanli tahtina geçtigi zaman, Osmanli Devleti, kuzey komsusu Rusya, Balkan ülkeleri ve diger Hiristiyan devletlerle iç açici bir münasebette degildi. Zira tahta geçisten bir sene sonra Rusya savas açmis, Sirbistan ve Karabag bagimsizliklarini kazanmis, Bulgaristan, Osmanlilara bagli görünmekle birlikte bagimsiz bir devlet özelliğine gelmisti. Balkanlarda birkaç eyâlet, kan, ates, isyan ve huzursuzluk içindeydi. Tabir caizse bu devre, azginlasmis Avrupa emperyalizminin Osmanli Devleti için fena ve büyük emellerinin bulundugu bir dönemdir. ıste bu sebepledir ki Sultan ıı. Abdülhamid, Halife sifati ile haiz bulundugu mevkie ehemmiyet vermis ve saltanatinin baslangicinda ilan edilen “yasa-i Esasî”de bu yön açikça ortaya konularak: “Zât-i Hazret-i Padisahî hasbe`l-hilâfe din-i ıslâm.in hâmisi” kaydi konulmustur. Sultan Abdülhamid, halife sifati ile ıslâmt.birligini saglamak için ıslâmetredünyasinin muhtelif bölgelerine adamlar göndermisti. Avrupa devletlerinin, ıslâmetreâlemine olan hücumlari, oralarda bulunan Müslümanlarin durumlari ve yegane müstakil ıslâmt.devletinin Osmanli Devleti olmasi benzeri sebeplerden Sultan Abdülhamid`in bu siyaseti, basarili olmus görünmektedir. sebebiyse akli basinda olan bütün Müslümanlar, Avrupa emperyalizminin eline geçirdigi bölgelerde, yerli halka nasil muamele ettiklerini görüyorlardi. Bu da, onlarin, ıslâmetrehalifesi etrafinda toplanip kenetlenmelerine neden oluyordu.

Sultan ıı. Abdülhamid`den sonra Osmanli Devleti`ndeki siyasî kriz, bunun arkasindan gelen Birinci Dünya Harbi ve nihayet ıstiklâl Savasi`ndan sonraki olaylar, son Osmanli Sultani Vahdeddin (Vı. Mehemd )`in vazifeden alinmasina ve saltanata son verilmesine sebep olmustu. Osmanli saltanatinin 1922 yilindaki ilgasindan sonra, türkiye Büyük millet Meclisi, Sultan Abdülaziz`in ogullarindan Veliahd Abdülmecid Efendi`yi halife duyuru eder. ama bir müddet sonra, Meclis`teki bazi münakasalar (bk. ülkemiz Büyük ulus Meclisi zabit Ceridesi, Vıı, 44 – 70.) ve özellikle ısmet Pasa (ınönü)`nin, hilâfetin kaldirilmasi, türkiye Cumhuriyeti Hükümeti`nin dahilî ve haricî siyaseti üzerine kötü hiç bir tesiri görülmez demesi ve bu konuda çektigi nutuktan sonra kabul edilen yasa geregi, 3 Mart 1924 tarihinden itibaren hilâfet, tarihe mal olan bir müessese durumuna geldi. konu için kanun maddesi: “Halife durum` edilmistir. Hilâfet, hükümet ve cumuriyet mt.�na ve mefhumunda esasen mündemic oldugundan makam-i hilâfet mülgadir” demektedir. Böylece, ıslâm.dünyasinin l0l., Osmanlilarin 29. halifesi olan Abdülmecid Efendi`nin hilâfeti, 1 yil, 3 ay 14 gün sürdükten sonra nihayete erdi.

3 Mart l924 tarihinde hilâfetin ortadan kaldirilmasindan sonra, ıslâmetredünyasinda bir bosluk dogmustu. Bu boslugun doldurulmasi ve imkân dahilinde ise yeni bir halifenin seçilme çalismalari yapilmisti. Bu sebeple kongreler tertiplenmisti. ama tüm bunlar, bir neticeye ulasamamisti. Zira kongrelerde ileri sürülen görüsler, herkes tarafindan ittifakla kabul edilemiyordu.

Www.Muhabbett.Org


Bir önceki yazımda « makalem var.

Benzer Yazılar

ıV. MURÂD HAN ve Dönemi Osmanlı pâdişâhlarının on ...

DURAKLAMA DöNEMı VE SON BASARıLAR ııı. Mehmet zamaninda Avusturya`ya ...

Osmanlilarda Atesli Silahlar Sanayii Osmanlilar XıV. asirda Avrupa`da ...

Yorumlar



Bir Yorum Yazmak İstermisiniz ?

Bedava Sohbet - Yetişkin Sohbet